Son Şeyler

Showing posts with label feminizm. Show all posts
Showing posts with label feminizm. Show all posts
Dün akşam Sabri'nin Real Madrid'e attığı golü ararken, kendimi kendimin eleştirildiği bir sayfada buldum. Şaka tabi. Sabri kim ondan bile emin değildim, ne aradığımı da tam hatırlamıyorum. Ama kendimle ilgili, daha doğrusu çok da başarılı olmadığım komedyenliğimle ilgili bir yazı bulmuştum. Ekşi Sözlük eşrafından birileri kaleme almıştı yazıyı ve dahası aynı yazıda, sahne arkadaşlarım Alnıtemiz ve Sezyum doyasıya övülüyor, Kısmet Şov’u ikisinin kurduğundan bahsediliyor, ben de Sezyum'un gariban manitası sıfatıyla, ortama kaynamış, orada piç gibi dalgalanıyordum.

Alındım tabi. Ekşi Sözlük'ten yazar arkadaşıma mesaj atıp, Kısmet'i kuranların Alnıtemiz ve bendeniz olduğundan, Sezyum beyin ise sadece birkaç kez sahne alarak bize destek olduğundan bahsettim. Bunun üzerine şaşırtmayan bir cevap geldi. İzleyicimiz, gayet donanımlı bir standup izleyicisiydi ve beni 3 kez izleyip o kadar beğenmemişti ki, bahsettiği adamların arasına nasıl kaynadığıma anlam veremiyordu. Yoksa sahneye çıkma işine, o cesarete saygı duyuyordu. Kendisi çıksa sahnede 3 kelime edemezdi ve işte bu "kişisel farkındalığı" nedeniyle de sahneye çıkmıyordu zaten.

Yine üzüldüm. Keşke ilk mesajı öyle hırçın atmasaydım dedim. Ve sözlükçü arkadaşıma şöyle yazdım: "Benim mazeretim basit. İyi olabilmek için, kötü olduğum zamanlara ihtiyacım vardı. Canınız sağ olsun, beğenmemişsiniz. Ben çalışmaya devam edicem lakin. Ve dikkat edin, sizin kişisel farkındalığınız kişisel sınırınız olmasın."

Bunun üzerine tabi sabah, neden hırçınlaştığımı sorgulayan, bana yetişkin insanların birbirine tahammül etmesi gerektiğini hatırlatan bir cevap geldi. Ben de cevap verdim. İkna odamız hala açık, yazışmalar sürüyor. Büyük ihtimalle beyefendi şu an benim olduğumdan çok çok daha beter bir mizahçı olduğuma dair inancına oyuncak ayı misali sarılmış, onunla yek yürek olmuş durumda. Ben ise açıkçası önümüzdeki eleştirilere bakmanın peşindeyim. Çünkü eleştiri yapmak kadar, eleştiriyi kabul etmenin de bir yolu, bir yöntemi olmalı.

***

Şimdi bu yazıyı şu noktaya kadar okuyup, şunları diyecek olanlar da vardır.

1- İlgi çekmeye çalışan kötü mizahçı, eşinden dostundan "Yaa Deniz, biz sana çok gülüyoruz bi kere, o adam bok yesin taam mıaa!!" duymak istiyor. (Belki öyledir, bilinç altım "yar bana bir övgü" diye kıvranıyordur. Lakin öncelikle bence, 200 kere sahneye çıktıysam bunun 190 tanesinde çok kötü, rezil, suratına tükürülesi bir performans verdiğimi kabul edelim. Bu konuyu hiç tartışmayalım bile.)
2- Ünlü arkadaşlarından bahsediyor çünkü kendisi tam bir denyo. (Daha da bahsedeceğim, onların arasına kaynamaktaki çabam gerek karınlarını doyurarak, gerek kendilerini goygoylayarak devam edecek.)

***

Eleştiri yapmak günümüzde her zamankinden daha kolay. Eskiden, yani internet ve sosyal medya öncesi zamanlarda sanat sepet işleriyle uğraşan insanlar, genelde kendi dar sanat çevrelerinin eleştirilerini duyabiliyorlar, şayet birileri, bazı eleştiriciler kapılarına dayanıp suratlarına bağırmazsa, geri kalanından bir haber yaşayıp gidiyorlardı.

Şimdi sevseniz de, sevmeseniz de Ekşi Sözlük var, Twitter var.  İsteyen kitabına uydurup, hakkınızda canı ne çekiyorsa söyleyebilir. Misal dün yine başka bir arkadaşım, sözlükte başlığı altında rezalet şöleni düzenlenen Gaye Su Akyol hakkında yazılanların bir kısmını da okudum. Gaye bir röportajında Queen'i beğenmediğini söylemiş sanırım. Zaten itici, iğrenç resimler yapan, aileden zengin, ayrıca şımarık, ayrıca Kadıköylü, ayrıca hipster özentisi olan Gaye'ye, gayet eleştirel (!) şekilde (bkz: attention whore) yazan vardı misal. Hadi bunu geçtim, birileri, kızın ressam babasına da yardırmış, 60 küsür yaşında, bütün hayatı boyunca resim yapmış bir adamın, bir etkinlikte tanınmıyor oluşuna, buna bozulmasına, gülücükler eşliğinde SEVİNMİŞLERDİ..

Bir saniye durun, tatlı, biricik babanızın üzülmesine, sırf siz Kadıköylü rezil bir hipster olduğunuz için sevinildiğini düşünün. Bunun neresinin eleştiriye girdiğini, neresinin g.tünüze girebileceğini düşünün. 

***

Bana yapılan ilk eleştiriye dönersek, onun zaten haklı bir söylem olduğunu, benim zerrece komik olmayan, komik adamların arasına kaynamaya çalışan eblek bir kadın olduğumu kabul etmiştik. Çünkü ben, zaten kendi farkındalığım düşük olduğu (kendi kapasitemi bilmediğim) için, bunu bilmezden gelerek sahneye çıktığım için, bu sözleri dibine kadar hakketmiştim. Yanı sıra beni eleştiren kişi hırçın olmamı anlayamıyordu, zira bunlar da normal şeylerdi. Misal kendisi 2-3 saat uğraşıp bir rapor yazsa, müdürü ise "Bu ne, bok gibi olmuş!" dese, canı hiç sıkılmayacaktı. Atıyorum aynı kişi, bir iş kursa, bu iş ile ilgili başka bir adam gelip "Kız arkadaşınızın kurduğu iş harika, yalnız siz çok kötüsünüz, o işin başında ne arıyorsunuz?" sorsa, "Emeğime saygı duymadılar ulan!!" diye ağlamayacaktı.

Oysa bizler sanatçı olma hevesinde, yazar olma adayı, komedyen olma sevdalısı, ünlü olmaya kasan, denyolarız. Kendimizi ortalara şöyle ya da böyle atmışız. Elbette eleştirileceğiz. Denediğimiz, denerken başarısız olduğumuz zamanlar yüzümüze tekrar tekrar vurulacak. Yılmazsak, üzülüp, sinip, tırsıp köşemize sinmezsek, "Sen hala orda mısın? Sen hala ne yüzle deniyorsun?" diyecekler bize. Ve yine de dişimizi sıkıp, adabımızı bozmadan hayatımıza, sanatımıza, inandıklarımıza devam edeceğiz. Bu mu?

Evet. Baya bu.

***

Henüz ilkokuldaydım ve annemle oturmuş buz pateni müsabakası izliyorduk. Ben çocukluğumdan beri bu yarışmalara bayılırım ve yine çocukluğumdan beri, bir iki kez buzda düşmüşlüğüm olduğundan, sporcuların düşmesinden çok korkarım. Neyse, çocuktum, dünya şampiyonası izliyorduk, kızın biri çok da güzel bir seri yaparken, çok fena düştü buza. Baya eli, dizi, haşat oldu, gördük, içimiz gitti. Ama sporcu kız saniyesinde kalktı adet olunduğu üzere ve kaymaya devam etti. Ben de anneme döndüm, şunu dedim: "Ben düşseydim, kalkamazdım. Çok pis oturup ağlardım."

Annemin o gün verdiği cevabı, yüzündeki o boka bakar ifadeyi hiç unutmuyorum. "Sen her şeye otur ağla zaten!" dedi annem bana. Yıllarca bu anıyı, annemin zalımlığının nişanesi olarak sinemde sakladım.

Şimdi düşünüyorum da, ben o zalım ananın kurbanı olayım...
İyi ki vazgeçmeye her heveslendiğimde, boka bakar gibi baktı yüzüme. Her ağlayıp isyan ettiğimde, "Hıı çok!" çekti bana. Evet, annemin okuyacağı bir gazetede yazmaya cesaret edebilmem için 10 küsür yıl metin yazarlığı yapmam, yine her beni beğenmeyişinde ağlamaklı olmam, 35 yaşına kadar yazmaktan, becerememekten, beğenilmemekten yılmadan biraz daha yazmam gerekti.

Şimdi, yine bok gibi bir mizahçı ve rezil bir yazar ve iğrenç Kadıköylü bir hipster ve kendini sanatçı sanan, farklı olmaya avane bir ebleh olsam da, bana bunları diyebilecek, fakat "kendi farkındalığı" olduğundan hiç bir işe başlamayacak, hayatında tek bir amaç uğruna bile yenilmeyi, hor görülmeyi kaldıramayacak herhangi birinden çok daha yakınım başarılı olmaya.

Götümde buzdan dikenler, ellerim, dizlerim haşat.
Yine de buradayım. Daha çok çalışacağım.
Olana kadar olunmayacağını, olanla ölünmeyeceğini ve "olduğu kadar"ın bana yetmeyeceğini, hep bileceğim.

Siz de bilin canım benim,
Öpüyorum düşüp acıttığınız, her bir yerinizden.

d.

İnanın bu yazıyı yazmamak için kendimle birkaç haftadır mücadele içindeyim. Ne zaman evde işgüzar bir kedi gibi olmayan bir şeye doğru baksam ve hani bakakalsam öyle, aynı şeyleri mırıldanırken buluyorum kendimi.

- Mal Sylvia Plath. Mal beyanı, malkoç Sylvia, malın önde giden, bayrak sallayanı Sylvia...

Biliyorum, dünya şiirine imzasını döşemeiş bir kadının ardından bunları söylemek gerçekten rezilce, ayrıca çok ayıp. Ama elimde değil, sinirden hücrelerimin titrediğini, "Biz nerelere gidek, başımızı hangi duvarlara vurak?" inildediklerini duyabiliyorum. Neden mi? Anlatıcam efendim.

Bundan yaklaşık dört sene evvel, bu blogun en çok okunan yazısı olan "Yaratıcı Kadının Hayatta Kalma Kılavuzu"nu yazmışım ve şunu itiraf etmem gerek sevgili mümtaz okurlarım; Kılavuzu karga olanın burnu hakikatten boktan kurtulmuyor.

Aslında yazının başlığını "Okuduklarım 2" olarak atacaktım ama velakin kimse okumadığı için, benim okuduklarımın çok bi önemi yok gibi görünüyor nereden bakarsan. Öte yandan, ilk "Hayatta kalma kılavuzu"nda yaptığım bazı tarihi yanlışlardan da dönmem gerekiyordu. Hülasa-ı mehal, bu yazının sebebi şu sıra hem Sylvia Plath'ın günlüklerini, hem de Virgina Woolf'un "Kendine Ait Bir Oda"sını okuyor olmam. Ve yazının girişinden de anladığınız üzere, malkoç Sylvia'ya çok kızgınım.

Peki niye kızgınım?

Hatırlarsanız ilk yazıda (hatırlamayanlar tıklayıp önce onu okuyabilirler) Sylvia hanım'ın başına gelen tüm felaketlerin tek adresi olarak hasta ruhlu şair eşi Ted Hudges'ı göstermiş, adamı yerin dibine sokmuş ve hatta suratına yağmur misali tükürük yağdırmıştım. Slvia'nın günlüğünü okumaya başladığımda, ilk fark ettiğimse, ikilinin yıldırım hızlı evlilikleri oldu.

O gün 26 Şubat'ı yaşıyorduk ve ben de açıkçası bir yazarın günlüklerini en doğru okuma tekniğinin bu olduğuna inandığım için, Sylvia'nın 26 Şubat 1956'da yazmış olduğu sayfaları açtım. O gün Sylvia, son derece rezil bir akşamdan kalmalıkla, gri bir sabaha uyanmış. Kendisi henüz 23 yaşında, üniversitede bi partiye katılmış, güzelce dağıtmış, tam daha fazla dağıtılamaz ve sıkılanamaz derken ortama şiirlerine hasta olduğu Ted beyler girmiş. İkisi hemen bir odaya kapanıp konyak şatladıktan sonra ateşli bi şekilde öpüşmeye başlamışlar. Hatta Sylvia kanatana kadar adamın yanağını ısırmış filan.

Lakin bunun akabinde Sylvia sırf okulun en çapkın şairi Ted ile adı çıkmasın diye, başka bi çocukla geceyi geçirmeyi tercih etmiş. Hatta ona kendisini aşağılaması için yalvarmış da çocukcağız sadece, şevkatle, Sylvia'ya aptal olduğunu bildirmiş. Sylvia yine depresyona girse de, Şubat'ın 27'sinde bir şiir yazıp Ted beylere itaf etmeyi ihmal etmemiş.

Sonra 6 Mart'ta gelen bir mektup, Richard adlı Sylvia'nın aşkına bir türlü karşılık veremeyen o adamdan gelen mektup, hanım kızımıza dünyayı tersten gösteriyor. "Ben sadece yazmak için varım, okumadığım da 17. -18. yy şairi kalmadı" diye takılan kız sayfalarca "Oh Richard, Paris'e gelip aşkımla ve kararlılığımla buzlarını eriticem. Tüm benliğimle seninim, oh sana bi oğlan doğrusam..." diyerek az değil, 7 sayfa doldurmuş.

Sylvia mektupla alevlen Richard aşkıyla bi hafta kadar orta ateşte pişerken, Mart tüm hızıyla devam ediyor ve baharın da etkisiyle tam bir Kötü Kedi Şerafettin kimliğine bürünen Ted'in, yanında bi şair arkadaşını da katarak, geceleri kızın camına taş attığını öğreniyoruz. Ama taş bi türlü yerine ulaşmıyor. Sylvia uyanıp bunlarla bağıra çağıra Yeats okumalı gece buluşmasını yapamıyor. Onun yerine günlüğüne umutsuzluk içinde "Demek beni gündüz gözüne görecek cesaretleri yok" notunu düşüyor. Tarihler 18 Nisan'ı gösterdiğinde, biz hala Ted ile Sylvia'nın "camına taş attım - ben de sana şiir itaf ettim"den öte bir samimiyetleri olmadığını okuyoruz ve günlük 2 aylık ufak bir kesintiye uğruyor.

Çok değil, 68 gün sonra, 16 Haziran 1956'da Londra St. George the Martyr kilisesinde evleniyor Sylvia ve Ted. Sylvia salağı 15 Temmuz'da bize İspanya Benidorm'dan, o vakitler küçük bir sahil kasabası olup, şimdi Avrupa'nın en yüksek gökdelenlerini barındıran en iğrenç yerinden bildiriyor. Bir şairle evli olmanın haklı gururunu dibine dek yaşayan, balayındaki genç bir kadın olarak... Mutluluktan beyninin yarısı yanık. Diğer yarısıyla pek çok düz yazı ve öyküsüne şekil veriyor o dönemde. Aferim ona.

Sylvia'nın mallık tuzağının başlangıcı, sırf birbirlerine şiir yazıp bundan çılgınca bir yaratıcı sevinç duyuyorlar diye tanımadığı bir adamla evlenmesi ama sene 1950'ler olduğu için bunu hoş görüyoruz, el mecbur. Ted'in başarılarını kendi başarısı bilip sevinçten çıldırdığı 1957 yılı Şubat'ında ikilinin aşklarının iyi gittiğini anlıyoruz. Sylvia'nın günlükleri ağzına dek, tıka basa edebiyatla dolu. Ben ki okumayı söktüğümden beri tüm asosyalliğimi okuma işine yatırıyorum, çok açık söyliyeyim o yaştaki Sylvia'nın ayak parmağı bile değilim. Neyse özetle, gerçek bir yazarın olması gerektiği gibi, "Şöyle bi öykü yazdım, bu yazdığımdan sonradan okuyunca tiksindim, şu eleştirmen, bu şiirime bok attı, içim karardı ölmek istedim" lerle dolu 2 yıl daha geçiriyoruz.

Lakin evliliklerinin üçüncü yılına gelindiğinde, 26 yaşındaki Sylvia bedeninin "üre" çağrısına adamakıllı kapılmış olmalı ki, bebek fikri dışında hiçbir şeye çok yükselemeiyor. Yazın Ted ile beraber Yaddo'ya (N.Y'nin kuzeyinde bir sanatçı komunü) kabul almışlar; kızın tek yapması gereken daha çok yazmak ve çalışmak. Bunu da biliyor ama yapamıyor. Onun yerine "Ay acaba kısır mıyım?" paniklerine kapılıp, koşup mutfakta kısır yapıyor. "Virgina Woolf da çok bunalınca ev temizlermiş" kendini avutup, kalkıp cam siliyor. siftiniyor, kendine acıyor ve oyalanıyor.

Hele bi 20 Haziran güncesi var, kendini kesersin. Yok kendi kısırlığı ile (kısır filan da değil, 2 çocuğu olacak malkoçun) dünya da kısırlaşmış da... Aşkını erkeğine bir bebek vererek kutsayamaz, nihayete erdiremezse Allahım nasıl da yarım kalırmış da... Yok efendim, Ted'i, o muhteşem kocacığını, nasıl kısır bi kadınla evli tutarmış?!! (Bu arada muhteşem kocacığın bebek isteyip istemediğine dair bi fikrimiz yok elbette. Ama ne önemi var? Sylvia aşkını şeyedicek, taçlandıracak hah, evet...)

Bu noktada hemen kendimi tokatlayıp, gittim "Bu karının hiç mi, birazcık da mı feminist düşünceden haberi yoktu?" diye, Simone de Bevoir'ın doğum tarihine baktım. Simon 1908'li, Sylvia ise 1923. "Malkoç, Simone ablasından illa ki bişeyler öğrenmiş olmalıydı ama nerdee?" dedim ve günlüğü ısırmak suretiyle okumaya devam ettim.

Hala da bitirebilmiş değilim. Belki sinirden hiç bitiremem.

Çünkü devam eden günlerde, Syliva daha o çok arzuladığı bebeklere kavuşacak ve "Hassikkttiiiiir laaan, bu ne biçim hayatmış?" diyecek. "Ben kariyeri, para sahibi olmayı önemsemiyorum, erkeğime bebek versem yeter.." yazan Syliva ayacak, "Benimle aynı yollardan geçmiş, benimle aynı dönemde yazan ve adı benim önümde olan herkese öfke duyuyorum!!" açıklayacak. Yazmak istediği dergi kendinden başka kadınları kabul edince bunu kendine hakaret sayacak, artık daha da o dergiye düşmek istemeyecek. Arkadaşı Anne Sexton'un bile arkasından kıskanç gıybetler edecek....

Ah Sylvia, ah benim yetenekli malım. Ah benim dahi kaz kafalım.

***

Ted Huges'a ettiğim haksızlık, her ne kadar türdeşlerinden farksız bir biçimde bencillik saçan bir bünye olsa da, bu zevzek psikolojideki Sylvia'yı kurtaramayacağının ortada olmasından kaynaklanıyor. Sonra da Sylvia intihar ettikten sonra, kızın günlüklerinin son üç yazısını ortadan kaldırmış. Yani Sylvia kafasını fırına sokmadan önceki o netametli Şubat ayında, Sylvia'nın bir yandan en prestijli şiirlerini yazdığı, İngiltere'nin yüz yılın en soğuk kışını yaşadığı ve su boruların donduğu, Ted ile Syliva'nın beş aydır ayrı olduğu ve Sylvia'nın sürekli hasta ve bebek iki çocuğa baktığı dönemin 3 günlüğünü. Ted bu yaptığı günlük yok etme işini açıklarken "Hayatta kalmak -çocuklarım ve kendim için- o zaman bana edebiyattan önemli göründü" demiş. İnsan ister istemez Ted'e acıyor ve Sylvia'nın o üç güncede neler karalamış olabileceğini hayal etmeye çalışıyor.

Büyük ihtimalle onu bir türlü istediği yere taşımayan edebiyat dünyasından başlayıp, sevip sevmediğinden emin olamadığı çocuklarının varlığına kadar her şeyden lanet ettiği yazılardı. Ve işin acısı, bu yazıların yokedilmesi bile, annesini 8 aylıkken kaybetmiş küçük oğlan kardeşin 21 yaşında Alaska'da kendini asmasına, sonradan şair olan kız kardeşin ise hayatı boyunca annesiyle ilgili konuşulan, yapılan ne varsa öfke duymasına engel olamamış.
Trajedi "geliyorum" yazmış yazmış ve sonunda gelmiş.

***

Sonuç şu kızlar.
Erkekler evet, size yardımcı olmazlar sanat yolunda. Hatta normal bi yolda, arabalarıyla yol verdilerse, bu bilin ki ardınızdan götünüze bakmak içindir.
Öte yandan siz kendinize yardımcı olmazsanız, size Allahı gelse yardımcı olamaz.
Bu konuda şu an yerim kalmadığı için değinemeyeceğim, Virgina Woolf'un "Kendine Ait Bir Oda"da yazdıklarını (mutlaka ve ivediyetle) okuyup, onun sözünü dinlemenizi istiyorum. Gerçi o sadece kurmaca yazmak isteyen kadınlara vermişti bu tavsiyeyi ama ben hepinize söylüyorum. (Gelinler, siz de anlayın.)

"Sanat yapmak isteyen kadının parası ve kendine ait bir odası olmalı."

O parayı anlınızın akıyla (kendinize harcamak üzere) kazanın.
Ve o odanın kapısından içeri bebekleri, kedileri, aşkından öleyazdığınız adamları, su faturalarını, pişirilmesi gereken tavukları, ovulması gereken lavaboları, kimin hakkınızda nasıl düşündünü, yeni sezon kıyafetleri, pedükürü gelmiş ayaklar ve ağdası gelmiş kasıkları, sokmayın!

Ha bi de, adı sizden önde olanların arkasında öfkeyle titremek yerine, bambaşka bir yerde, size hayatı ve sanatınızı sevdirecek, yaşam enerjisi verecek bişey yapın. Misal dağda gezin, misal Peru'da ayuvaska ayinine katılın, misal yoga yapın, paraşütle atlayın....
Çünkü o önünüze şu veya bu şekil geçmiş adlar bitmez. Ama hayatınız, en azından gençliğiniz, çok çok hızlı bitecek.
AYIQ OLUN...

lav yu.

d.

biterken, 
tarihlerimiz 11 mart, bu gece bkm mutfak'ta, türk mizah tarihinde ilk defa, 8 standupçı kadın sahne alacağız. yani benim bu yazıyı örtüp, biraz çalışmam lazım. ayna önünde mimik filan yapıcam. ne acaip işler peşindeyim aq. neyse. isteyen gelsin. bedava galiba. bi de bu yazıdan sonra sylvia bana mezarından bi laneth yolluyomuş... şu anda tırstım lan. neyse. yollama malkoçum, yollama... sen hala tek şiirinle hepimizi döversin. öne geçen adın batsın, keşke 5 sene daha yaşayıp bari bi jim morrison, bi jimi hendrix konserine gideydin. en olmadı bi beatles lan... yine neyse... seni seviyorum malkoç kız.

Hayır, size bu yazıda uğradığım tacizleri, 35 yıllık hayatımda erkek cinsinin zulmüyle, egosuyla ve libidosuyla nasıl imtihan edildiğimi anlatmayacağım. Çünkü daha önce yazdım, çünkü daha önce anlattım.

Sahnelere çıktıp seyirciye; "Hiç tacize uğramamış kadın var mı aramızda? Yok... Peki hiç tacizci adam var mı? O da mı yok? Hay Allah, bu kadar kadını demek ben taciz ediyorum." da dedim. Yavşayan adam türlerini, bir barda nasıl da yoktan, bir anda, lambada yaparak var olup, kalçanız eksenine yerleşmekte beis görmediklerini anlattım. O adamların yan yan ardımıza doğru gelişlerine "lantino yengeci" adını taktım.

Sonra kadınların evini arayıp "am sik göt" kelimelerini söyleyerek rahatlayan sapıklara sahnelerden tavsiyeler verdim. "Bari azıcık kaliteli Türkçe kullanın, bize ne yapmak istiyorsunuz düzgün cümlelerle anlatın" diye dalga geçtim. Bir dolmuşta dolmuş şöförünün benimle beraber öksürük krizine yakalanmasını, bir süre sonra senkronize boğaz temizler hale geldiğimizi ve nihayet dolmuş şöförünün dikiz aynasından bana göz kırptığını, büyük ihtimalle " Beraber bi balgam atar mıyız?" demeye getirdiğini anlattım.

Lakin anlatmadıklarım, anlatamadıklarım da oldu.
En yakınım olmuş adamlardan yediğim sözlü, elli kollu şiddetleri, tehditleri, hakaretleri pek anlatamadım mesela. Daha dalga geçilebilecek yanlarını bulamadığım içindir. Misal bir erkek arkadaşım pek çok kez beni eşşek ve diğer çeşitli hayvanlar sudan gelene dek dövmüştür. Bu konuda henüz üretebildiğim tek espri bu, lütfen anneme söylemeyin.

Demem o ki, #sendeanlat'a bakarken, hep biliyordum ama hiç de yalnız olmadığımı, hatta ne kadar ipin ucunda yaşadığımız herkesin malumu olduğu halde, bu konuda yine de bişey yapamadığımızı anladım.

Biz isyan ettikçe, sıra kendi tacizlerine gelecek diye tırsıp, ortamı sulandırmaya çalışanları, yahut çok duyarlı hallerde havaya bakıp ıslık çalanları gördüm. Ah o havaya bakan arkadaş, sen bi gözümün içine baksana! Sen kaç senedir kanka olduğumuz halde bi konserde çaktırmadan g.tümü ellemedin mi? Sen müdürüm olup arada sözünü, gözünü, ahlaksız teklifini esirgemeyen, olmadı bana sadece kadın olduğum için işimi yeterince (bir erkek kadar) iyi yapamayacağımı bildiren değil misin? Sen kimbilir nereden bulduğun az ya da çok dekolte fotoğraflarımı watzapp testesteron gruplarında paylaşmadın mı? Gerçekten mi? İnanayım mı?

Biz, sizi biliyoruz ama siz ne istediğimizi bi türlü bilemediniz. Hem erkeklere, hem de erkek egemen sisteme zeval gelmesin diye çırpınan dişi çığırtganlara, doktorlarından 9 yaşında taciz görmeye başladığını anlatan kadınlara "Yaşadığınız tacizi sosyal medyaya yazmayın, doktora anlatın!" diye akıl veren terbiyesiz çok bilmişlere, bir akıl hastalığını toplumsal bakış açısı olarak, bir lüks olarak yaşıyan milyonlara gelsin bu istekler.

NE İSTİYORUZ?

- Koşulsuz, ne giydiğimiz, nasıl göründüğümüz, yılın hangi ayında olduğumuzdan bağımsız olarak, GÜVENLE DOLAŞILABİLECEK SOKAKLAR, KAMUSAL ALANLAR istiyoruz.
- Pembe otobüsler, haremlik selamlık uygulamaları, kız erkek ayrı eğitim değil, TECRİTSİZ GÜVENDE OLMAK, TOPLUMUN DOĞAL BİR PARÇASI OLARAK KABUL EDİLMEK istiyoruz.
- Okulda, sokakta, işte, evlilikte, ilişkide şiddet ve taciz yaşadığımızda başvurabileceğimiz, bizi koruyabilecek SOSYAL KURUMLAR istiyoruz.
- İdam cezanının geri gelmesini değil, yargı sisteminin düzeltilmesini, hakimlerin tacizcilere, kadın katillerine, töre, iyi hal, tahrik indirimleri verememesini istiyoruz.
- İnsanları doğru düzgün yetiştirecek, kadın erkek, sünni alevi, hırıstiyan, gay, ermeni, kürt, müslüman olarak ayırmayacak SEKÜLER VE BİLİMSEL EĞİTİM istiyoruz.
- SİYASETÇİLERİN SADECE ŞOV OLSUN, GÜNDEM OLSUN DİYE KADINLARIN BEDENİ, GÖRÜNÜŞÜ, YAŞANTISI, SEÇİMLERİ VE ÖZGÜRLÜKLERİ ÜZERİNE AHKAM KESMEMESİNİ, BU ÖZGÜRLÜKLERİMİZİ ELİMİZDEN ALMAKLA BİZİ TEHDİT ETMEYİ BIRAKMALARINI İSTİYORUZ.
- Türbanlı, türbansız, minili, maksili, namuslu, namussuz, Türk, gavur ayrımı olmaksızın CAN GÜVENLİĞİ hakkımızı istiyoruz. Bizi korumak için vergisini yaldır yaldır alan devlet, biz öldükçe, tecavüze uğradıkça, dayak yedikçe "Ama sen de kadın olmasaydın..." demeye gelen cümleler kuramasın istiyoruz.
- Bize yaranmak ve günün sonunda samimi ilişkilere girmek amaçlı sevimli görünmek için değil, gerçekten feminizmin bu toplum için ne kadar ivedi olduğunu fark eden, çözümün en kalın anahtarının türk kadının elinde olduğuna nihayet ayan ERKEKLER istiyoruz.
- Dolmuşta bizi yalnız bırakmayan değil, bizi arkadaşları tarafından yapılan tacizde de yalnız bırakmayan, kendine ilişkilerinde de mazeret üretmeyen, ayrıldığı kadınlara orospu, elde edemediği kadına sürtük, geri kalan tüm kadınlara da gözümüzün süsü olarak bakmayan İNSANLAR istiyoruz.
- EŞİT İŞE EŞİT MAAŞ VE STATÜ İSTİYORUZ. Yıllarca sektöründe çılgınlar gibi çalışıp, yine de müdürlükleri, direktörlükleri, sanat yönetmenliklerini, övgüleri hep başka adamlara kaptırmamak, mesleğimizin sefasını biraz da biz sürmek istiyoruz.
- Bi susun istiyoruz. "Kadın dediğin vidi bidi olmalı" cümlesini bir daha ASLA kullanmayın. Çünkü kullananın AĞZINA VURMAK İSTİYORUZ.
- Erkekler kadar özgür olabilmek, sabah koşumuzu yapmaya çıktığımızda, bisiklete binip bi yere gitmeye kalkıştığımızda, dağda kırda bayırda, ülkemin gezilebilecek herhangi bir mecrasında var olmamızın abes kaçmamasını istiyoruz.
- Ağız dolusu istediğimiz yerde gülmek, bunun için ayıplanmamak, "aranıyor besbelli" şeklinde algılanmamak istiyoruz.
- Anne, bacı ve kız olarak herhangi bir erkeğin himayesine girmeden de, tüm sosyal haklarımızdan faydalanabilmek istiyoruz.



Kısacası biz de bu toplumda insan gibi, birey olarak VAR OLMAK istiyoruz.

Hakkımız olandan fazlasını değil, bizzat hakkımızı istiyoruz.
Ve almadan da susmayacağız.
Şimdi onlar düşünsün.

d.

biterken,
bu yazıyı yazarken tepeden tırnağa siyah giyindim, sadece Özgecan için değil, dün hikayelerini okuduğum binlerce kız için, onların içine edilmiş çocuklukları, korkutulmuş, sindirilmiş genç kızlıkları, hala acıyan yaraları, hakketmedikleri utançları için. yazının başındaki çiçekleriyse bi tek senin için bıraktım Özgecan. çok üzgünüm.




Bu ülkede çok değil bir iki ay önce 27 yaşında bir anne, üşüyen çocukları için saç kurutma makinesini açık bırakıp, yan odada kendini astı. Aylardır yokluk çekiyor, çocuklarını besleyemiyordu.

Çok değil bir iki ay önce, bu ülkenin doğu sınırında kaçakçılıktan başka yaşam şansları olmayan bir grup insanın üzerine devlet, "terörist olabilirler" endişesiyle bomba yağdırdı. 34 vatandaş öldü. Çoğu çocuktu.

Bundan birkaç yıl önce, Türkiye'de sokakta yaşayan çocuk sayısı 72 bin civarındaydı. Tinerci çocuklar adam öldürdükçe, suça karıştıkça, toplum onları it eniği gibi adalara bırakmaktan, toplayıp çöplüklere atmaktan bahsetti. Devlet soruna çözüm önerisi getirmedi. Sokakta yaşayan çocukların sayısının 80binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

Milyonlarca çocuk gelin, binlerce ölüm, aile içi felaket, fakirlik, eğitimsizlik, çocuk işçi, eziyet ve eşitsizliğin kol gezdiği bu ülkede, bir gün başbakanın vecize üreteceği tuttu ve dedi ki: "Her kürtaj bir Uludere'dir." Sonra onun sağlık bakanı, yanaklarından pembiş sağlık huzmeleri yayılan o bakan da arka çıktı kendisine "Annenin başına kötü bi'şey gelmişse, devlet gerekirse o çocuğa sahip çıkar." buyurdu.

Tövbe de. Tövbe deyin. Çabuk.

Canım devlet yaa, sosyal devlet diye geçinen bu acayip devlet, bir grup faşistin elinde demek isterdim. Lakin gidip araştırmamızı yaptığımızda, maalesef hükümetimizin faşist bile olamadığını, o sistemin her türlü düşünsel ve yaptırımsal özelliğini tek tek ve topyekün taşırken, olumlu bir iki yanını dahi bünyesinde barındıramadığını görüyoruz.

Misal ki Alman Nazizmi, (övmek için demiyorum, yanlış olmasın), halkına epey refah sağlıyor. İşçi ve işverenin ortaklaşa bulunduğu sendikalar kuruyor mesela. Bizim hükümet daha dün, biz kürtajı can havliyle tartışırken, hava memurlarının grev hakkını elinden aldı.

Alman Nazileri şehirlerini baştan başa modern, kültür ve sanatla iç içe büyüyecek şekilde yatırımlar yapıyorlar. Bizim cumhurreisimiz daha dün, kentsel rant yasasını onayladı. Yetmedi, İstanbul'un doğal kaynaklarını tamamen yok edecek, trafiği azaltmadığı gibi göçü tetikleyecek, tek faydası hükümet ve ümmetine yeni rant alanları açmak olan 3. köprü ihalesi sonuçlandı. 10 yıl sonra daha skik bir istanbul için avuçlar ovuşturuldu.

***

Lisede evli olabilen kızlar, tecavüzü her gün hak eden başka kızlar, öldürülmeyi, şiddet görmeyi, taciz edilmeyi her an belli ki "aranan" başka başka kadınlar, hiç dert olmuyor bu hükümete. Ama çocukların doğum hakkını önemse önemse helak oluyorlar (mış). Sokaktaki çocuklar, başına bomba yağan çocuklar, biber gazı sıkıp öldürdükleri çocuklar, gözaltında kaybettikleri çocuklar, poşu taktığı için 10 yıl hapis verdikleri çocuklar, depremzede çadırında yanarak ölen çocuklar, kesmiyor hükümeti.

Demek ki, hükümetimize harcayacak daha çok çocuk lazım.

Hele bi doğsunlar da, sonra nasıl olsa büyük bir kısmı ölecekmiş. Ölmeyenler hayat boyu sefalet çekecekmiş. Olsunmuş yaa, hele doğsunlar da, Allah rızkını verirmiş. Zaten imanlı nesiller yetiştirmek istiyorduk, imandan başka sığınacak hiç bir şeyi olmayan çocuklar doldurmalıymış ülkeyi.

Eğitimsiz, işsiz, umutsuz kalabalıklar. Nereye çeksen oraya gelebilecek, ister savaşta, ister devlet eliyle terörde harcanabilecek, ucuz iş gücü yapılabilecek, imanı, vicdanı ve hatta üreme organları bile devlet tarafından yönetilen, basbayağı köle çocuklar...

***

Demem o ki, nur topu gibi post modern faşizmimiz oldu artık. Kitlesel hak ihlallerinden, bedenin üzerinde söz sahibi, yaptırım uygulayan devletlenmeye dahi geçildi. Hayırlı olsun.
Siyaset tarihi bunun örneklerini görmüştür, insan ırkı var olduğu sürece de görecektir.

Lakin adını koyalım bazı şeylerin amk.
"İleri köle demokrasisi" gibi mesela.


biterken,
asabımız çok bozuk. kendimize dünya haritasından kaçacak ülke arıyoruz. kaçmak istediğimiz için utanıyor, utandıkça kızıyor, kızdıkça kaderimize küfrediyor, it gibi ulanıyoruz.
şafak pavey'in konuşmasının linkini koyucam şuraya, o daha iyi anlatmış.

Sosyal medyada en son trendimiz kezban linci. Kızlı erkekli, Allah ne verdiyse kezbanlarla kafa buluyoruz, Türk kızına iki laf sokup, tek sayıyoruz. Ne güzel, ne verimli, ne hoş. Çünkü hepimizin validesi ecnebi, bizleri kontesler doğurdu, arşidükler büyüttü.
Peki.

Hadi diyelim ki, standartları çok da model olmayan bi kadının, ünlü diye fotoğraf çekitirmesi ve bunlara fotoşok uygulatması kezbanlık. Pekiii, yıllarca Şahin K ile kendi küçük piplerini unutmuş bir neslin, bunu yerden yere vurması kezbanlık değil mi?

Diyelim ki fakir olduğu halde seksi takılmaya azmetmek, ilgi odağı olmaya heveslenmek, büyyük varoşluk. Aynı şeyi son kerte stilli, nebleyim luibütonlu ama avant garde'lı, Avrupalı gibi de biraz böyle, yapınca okey mi?

Velev ki ofislerimiz, işyerlerimiz, kezban, üstelik kıl ve şirret, kariyer karılarıyla dolu. Sanki ofisindeki erkeklerin her biri çok doğru, çok etik, çok bi haltmış gibi, sadece "kariyer kadını"na yardırmak, onun topuklusundan ses tonuna, her parçasından tiksinmek, kezbanlığa girmez mi?

Lan yoksa... (iç ses: Hepimiz mi kezbanız?)
Bi süredir kendimden çok sıkılıyorum; çünkü kıskancım, çünkü kompleksliyim. Yanıma yaklaşan meşhur radyasyonumdan tadıyor. Kimse dost değil, kimse dengim değil, kimse halimi anlamıyor.

Ona kıl ol, buna şirretlen felan derken, anaaa baktım baya baya kezbana bağlamışım. Blogun başlığına "Dudaktan öpüp her şeyimsin diyeni değil, alnından öpüp helalimsin diyeni sev." ya da "Erkek olmak kolay, erkeğim olmak zordur" bassam yeri.

Zeki Demirkubuz çekse, içimdeki kötülük tohumlarıyla Nur Bilge Ceylan'a çaktığı film yapar. O derece bir ikircik, o fenalıkta bir yamak cinlik. Adeta sevgili hüzünlü ve zevksiz ülkemin, irili ufaklı mozağiyi gibiyim.

Siz nasılsınız, açıkçası merak ettim. iş bu sebeple, KLBHE ekibi olarak, Doğu Avrupa şehirlerinden birinde, bir bodrum katında, 2. dünya savaşından kalma labarotuarlarda, sizler için testler hazırladık. Buyrun aşağıda.

Her bir "evet" cevabınız, 2 puan değerinde.

Kezbanlık oranınızı tespit edin!
- Herkes seni kıskanıyor, kimse senin dengin değil
- En yakın arkadaşından daha güzel, annenden daha kaderli, iş yaşamında en bi zeki hanım ünvanlarını almak için yapmayacağın yok.
- Beyinin hesabından FB'ye girip, kızlara laf yapıştırıp, sonra "ups erkeğimin bilgisayarından yazıyorum" açıklıyorsun.
- Bazı kendini beğenmiş karıların üzerine panzerle gidilmeli, tazyikli su sıkılmalı, nerede bu devlet?
- Sen etik timsali olduğundan, ortamda kimse sana yanaşamadı. Yanaşılanlar komple motor.
- Sen iyisin de, çevren kötü.
- İçine don giymedin.
- İçine don giymeyen hiç bir kadına güvenemezin. (pis karı)
- Her şey çok bayağı, senin çok önemli projelerin var
- Senin çok önemli projelerin para getirmezken, milletin kalitesiz işleri ne rağbet gördü arkadaş!
- Herkes kalitesiz, bay dı vey...
- İnstagram fakirlere açılmış, şimdi bizi takip de ederler.
- İnstagramı, fotoğrafı "filitre çakmak" zanneden zengin salaklar kullanıyor
- Çağdaş, güncel, kontemporen sanat kompile senin olayın, oo yeah.
- Çağdaş, güncel, kompili, skimporen sanatın her türünü zengin, çok bilmiş, yeteneksiz insanlar yapıyor, allah belalarını versin.
- Sen bir velihatsın, çünkü zaten bana da kraldı.
- Bu karıların hepsi kendini prenses sanıyor: kurbağa öpesiceler, Bizans prensesleri, kahpeler.
- Pipin var ama yukarıda yazdığım hisleri bir bir yaşadın. Hadi itiraf et, biz bizeyiz, yaşadın... (bütün puanları alır - dı altımıd kezban)

Görüyorsunuz, kezbanlık iman gibi bişiy sevgili okuyucu; kimde olduğu belli değil.
Neden? derseniz, bizi güzel beslemeyen, insanca yaşatmayan bu topraklara önce bi bok atarım. Sonra, bunun da "çıktığı yumurtanın kabuğunu beğenmezgillerden" bi kezbanlık olduğunu anlarım.
En nihayetinde, testimizden çıkan verileri değerlendirmek üzere, Orta Avrupa'da, Kral Leopld II'den kalma tesislerimize kaçarım. Çünkü işim var.

Çünkü, herkese ben yardımcı olamam.

biterken,
ukela bitişe aldanmayın; aylardır doğru dürüst yazı koymadım bloga, utanıyore. şimdi ben hagatten yine bizim çok gezenler kulübü'yle gidicem. ayıptır demesi bi brüksel, bi amsti yapıp gelicem. hakkınızı helal edin, gözünüzü seviyim.
dönüşte, kısmet - karga art- 25 Nisan.


Simone de Bualemgötünekurbanivoir- Şikago-1954

Şimdi aranızda şaşıranlarınız olabilir; Deniz sen anca dijital reklam, bi de "basılmamış" blog yazan bi kolpacısın. Üstüne üjbej kişinin geldiği bi de standup'a çıkıyosun diye, kendini yaratıcı mı zannettin? Haşa!

Bu gece sizlere bahsini açacağım, insanlık tarihi için pek önemli, 3 yaratıcı kadın. Üç acaip kafa ve üç çarpıcı kader. (Çarpıcı kaderler sadece Türk dizilerinde yaşanmıyor tabi.)

Ehem. Anlatıyım.

İlk kadınımız Camille Claudel, kendisi Fransız bir heykeltraş bildiğiniz üzre. Ya da bilmediğiniz. Zira tarih Camille'den, 17 yaşında bir sanat öğrencisiyken ağına düştüğü Rodin kadar sık bahsetmiyor. Taze Camille, Rodin ustanın ağında önce öğrenci, sonra manita ve en nihayetinde Alamancı oluyor. 10 yıl boyunca beyzadenin atölyesinde ırgat gibi taş yontup, herifin mastır piyslerine emek verdikten sonra, Rodin karnında bebeğiyle Camille'i tersliyor. Camille de, kendisiyle evlenmeyen, "1800lü yıllardayız, söz olur" düşünmeden metres hayatı yaşatan Rodin'den ayrılıyor.

Lakin kadıncağızın çilesi burada da bitmiyor tabi. Kendi heykel atölyesini açıyor Camille. Heykelleri şaheser ama kadın heykeltraşa o dönemde para veren yok. Öte yanda Paris'te "Rodin işlerini Camille'e yaptırıyomuş, rodin karı parası yiyomuş." söylentileri almış yürümüş. Rodin'in kıllığı da, Camille'in depresyonu da on numara.

Camille'in aile de biraz acaip doğrusu; bi yanaşma şair, aslen sefir abisi, kızını Rodin'le yaşadığı aşk yüzünden affedemeyen bi de annesi var. Sanat yolunda yalnız babası destekliyo Camille'i, onun da öldüğünü gizliyorlar kızdan. "Gel de delirme" derken, Camille deliriyor. Kendi eserlerini parçalamalar, "Bunu Rodin yaptı" demeler. Ki bence yapmıştır. Rodin'den beklerim.

Velhasıl, kadıncağızı el birliğiyle tımarhaneye kapatıyolar. Hayatının geri kalan 30 senesini, eline çamur bile almasına izin vermedikleri bi deli evinde geçirip, ölüyor Camille. Akıl almaz güzellikteki, sağ kalan 70 parça işinin çoğu da günümüzde, iblis Rodin'in müzesininin bodrum katında sergilenmektedir. (fak yu adalet, fak yuuuuuu)

***

Bir diğer kadınımız Sylvia Plath. Ebenin .mı Sylvia Plath. Sırça Fanus'un yazarı, şair, lady lazarus. Sylvia tarz olarak, genelde çok sıkılıyor. Ömrü boyunca. Zira, kadınların ev işi dışında bi varoluşları olmaması makul görülen yıllarda, bir dahi olarak dünyaya gelmiş. Büyük talihsizlik. Babası ne ayak, tam çözemedim ama, ilk o ayarını bozuyo kızın. Syliva evden ayrılıp felan az toparlıyor. Neyse ki, tam bir ayar bozumu için beklenen darbe gecikmiyor. Gerzek Sylvia kolleje gider iken, şair Teg Huges'a çılgınlarcasına aşık oluyor.

Ted Huges romantik-denyosu kıza nikahı basıp, iki de çocuk peydahlar peydahlamaz, Kafkaesk bir kafaya geliyor. "Tanrım bu çocuklar, bu ev... Dayanamıyorum! Ben bi sanatçıyım, bunalıyorum, anlıyor musun?" sayıklamaları başlıyor. Yok komşunun kızına halleneyim, yok eve giren çıkan bacıya yazayım derken, çok geçmeden ted başka manitaya kaçıyor. Sylvia da "Hazır depresif bi bünyeyim, niye çocukları içeride uyutup, mutfakta gazlı fırına kafamı sokmuyorum?" soruyor kendine. Soruş, o soruş.

Pekii, 31 yaşında toprağı bol olsunlara karışan Sylvia'nın ardından, Ted'in dayaklık yaşam tarzında bir değişiklik oluyor mu? Ah maalesef. Sylvia henüz hayattayken çocuğu koymuş bulunduğu, komşunun kızı Assia Wevil ile evleniyor hemen. Maalesef Assia da tam 4 yıl sonra, Sylvia ile aynı şekilde ve fakat bir farkla, babasının tanımadığı kızıyla birlikte öldürüyor kendini.

Çok üzülen Ted o ara, resmi kocası ve mirasçısı olarak, Sylvia'nın günlüklerini yakmayı, işlerini filan hiç etmeyi de ihmal etmiyor tabi. En son hemşiresiyle evleniyor. Hayatının son baharında Sylvia'ya yazdığı şiirlerden oluşan kitabıyla büyük ödül alıyor.

Ha bi de mezar taşı hikayesi var; Ted Huges Sylvia'nın mezar taşında soyadının yazması gerektiğinden emin. Kızın hayranları ise hiç de aynı fikirde değil. Velhasıl sayın Huges defalarca, hayranlar tarafından soyadı karalanan mezar taşını söktürüp, yenisini dikiyor. Hırslı biri herhal.

***

Son kadınımız, sevgili Simone de Beauvoir. Zilli Simone, Sartre'den evlenme teklifi aldığında henüz 20 yaşında. "Hıı olur. Ama hayali evlenelim." cevap veriyor berikine. "Hani zaten ikimiz de felsefeci olucaz, varoluşu falan sorgulıycaz. Öyle düğün, kına işine hiç girmeyelim Sartırım." İkili bu kafayla bi takılmaya başlıyor, 40 yıl gideri varmış meğer. Sartre ölene kadar, bazen beraber bazen ayrı, geziyor, yiyor, yaşıyor ve sevişiyorlar.

Simone'da afedersiniz 6 kilo taşak var; gezi yazıları ve felsefi kitaplar yazarak hayatını kazanıyor, başka kimseyle evlenmiyor, çocuk yapmıyor. "En büyük eserim hayatımdır" açıklıyor bir yerde, "Yazar bi kadın olarak ilk görevim, yazmaktır" ekliyor. Belli bi yaştan sonra zaten tezgahı nereye açması gerektiğini de anlamış, üniversitelerde ders verirken çıtır manitalar, oğlanlar ve kızlar ortaya karışık söyletiyor. Al gülüm ver gülüm yaşayıp gidiyor Simone.

Sartre'dan 6 sene sonra öldüğünde, onu hayali beyinin yanına gömüyorlar. Mirasçısı olan kız, yani evlat edindiği genç öğrenci-manitası, Sartre'ın evlatlığının aksine, Simone'un tüm aşk meşk mektuplarını çekinmeden basıyor. "Bizde yanlış yok!" hesabı.

Bu üç hikayeden ne öğrendik peki sevgili koçari okuyucu, ne süzdük?

1) Yaratıcı bir kadınsan, seninle aynı telden çalan manita yapma! Gerçi biliyoruz, bu uyarıyı dinlemeyeceksin. Çok büyük, çok üretken, çok sanatsal ve hatta kavramsal bi aşk yaşamak istiyeceksin. Çünkü manyaksın. O sebeple, senin için alttaki diğer maddeleri hazırladık.

2) Yaptığın bohem sevgiliyle asla evlenme, herifin çocuğunu doğruma, onunla aynı eve çıkma ve herifin gtüne yapışma.

3) Kendi işin, planın, çalışma şeklin ve kuralların, yerin, paran, arkadaşların, kısacası hayatın olsun.

4) Bohem manitan "Ben yaratıcı adamım, daralıyorum. Bak gördün mü, sivilce bastı. " çemkirdiğinde, sen x2 daral. Hemen atla git, bi 2 ay Avrupa gez. Yoldan da bohem piçine mektup yaz. Mektubun ana fikri: "Enriko ayak bileğimi dillerken aklıma sen geldin aşkitom, je t'adore, valla." olsun.

Hülasa, yetenekli bir kadının hayatında yapabileceği en büyük denyoluk, etrafındaki erkeklerin bu yeteneği destekleyeceğine inanmaktır.
Haaa faydaları dokunur, o ayrı.
Almayı bilirsen.
Unutma bacım; almak.


Biterken,
Bir Cuma akşamıydı. Çoğunuz sağa sola gezmeye çıktınız. Bazılarınız eve dvd aldı, arkadaş çağırdı, içki koydu. En olmadı televizyon seyrettiniz ulan. Bense bunu yazdım. Çünkü yazar bi kadın olarak ilk görevim, cumhuriyeti, ilelebet, muhafaza ve müdafa etmektir.
Yoruldum ben.
Kısmet Şov, 20 Kasım pazar-Kemancı (21:00)
(şovu ciddiye alan yok tabi, orda 1600 küsür kişisiniz, ateş istesek uzatan olmaz, neyse)

Canım hiç böyle şeyler anlatmak istemezken, sanırım 50'lili yıllarda hemoroid olarak dünyaya gelip, büyüyünce akademisyen olmayı başarmış bir şahıs "Dekolte giyeni pek tabii taciz ederler" açıklamasıyla gündemi dürttü. "Taciz hakkı" diye bir şey gerçekten vardı ve verilmiyor alınıyordu her hak gibi. Duygulandım.

Yıllardır maruz kaldığım tüm tacizleri masaya yatırıp, onları hak ederken ki kendinden emin, hevesli halimi düşündüm. Zor olmuştu ama 9 yaşımdan itibaren bu hakkımı kullanmayı bilmiştim. Hadisenin kaynağıydım, dünya etrafımda dönüyordu.

Hemen şahsi suç tarihimdeki rasyonel bulguları listelemeye başladım tabi;

Yaş: 9
Taciz türü: Pandik
Mevcut lokasyon: Pazar yolunda ananenin elinden tutar vaziyette
Tacize çanak tutan davranış: Mor bermuda şort

Yaş: 12
Taciz türü: Sözel - "Memelerini kıtır kıtır doğrıycaz" (şahsen unutulmazlarım arasında)
Mevcut lokasyon: Bayram ziyaretine gider halde
Çanak: Annenin 60larda gitdiği envelop eteğin 4 cm uzatılmış versiyonu. (Bahsi geçen meme henüz yok)

Yaş: 18
Taciz türü: Pipi gösterimi
Mevcut lokasyon: Otobüs yolculuğu
Çanak: Arap insanlarla iletişime geçmek

Yaş: 22
Taciz türü: Taksici kaçırması
Mevcut lokasyon: Taksi
Çanak: Gece dışarı çıkmaya çalışmak

Bu liste böylece uzayıp gidiyor, neredeyse sadece ellerim ve yüzüm açıktayken aldığım taciz istihkaklarıyla dallanıp budaklanıyor ve bize "sadece dekolte giymenin değil, daha pek çok aktivitenin tacize çanak tuttuğunu" net bir biçimde gösteriyor. Çünkü misal iki sonraki pipi gösterimimde, üstümde uyku tulumu kabilinden bir mont var ama hava karardıktan sonra, bir parkta ağlıyorum.

Kısacası araştırmalarımız gösteriyor ki, illa markette meme açmaya gerek yok, "Orada, o saatte bulunma", "yabancıların sorularına cevap verme", "şehirde tek başına hareket etme" hep çanak tutucu, aranıcı hareketler. Yani zaten arzu ettiğimiz tacizi bünyeye alabilmek için geliştirdiğimiz numaralar, cilveler.

Tüm memleket kadınları kendimizi sadece gözlerimiz açıkta kalacak şekilde plastik kaplatsak da, tacizin duracağını sanmıyorum. Çünkü içimiz kötü; çünkü 2. sınıf, edilgen, aptal, seks objesi, satılık, kiralık ve hatta şeytaniyiz. Boşuna demiyorlar "su, karı, para sesi baştan çıkarır" diye. Telefonda da tacize uğrayabiliriz, çünkü sesle aranırız, huyumuz kurusun.

Tacizin temelinde hayvanların çiftleşmek için gerçekleştirdiği kurlar olabilir. Bu kur işi misal sinek kuşlarında havada dans, ya da çok yüksekten yeryüzüne sesli bir dalış iken, şempanzelerde son derece çirkinleşebiliyor. "Kurbağanın zorla ağzına veren şempanze" videosunu gördükten sonra, "nerden geldin ki, nereye gidesin zaten ey insanoğlu" hayıflanıyorum. (hayır videoya link vermiycem, görmeseniz de olur, ben görmeseydim olurdu.)

Lafı şöyle bağlıyım; şimdi tabi sosyal hayattan kadın hadisesini tamamen kaldırarak, tacizin önüne geçmek bi mümkün gibi. Ama sonra, insanlık tarihindeki örnekleri incelersek, oğlancılığın arttığını görüyoruz. O tip toplumlarda oğlancılar gaylikten genelde tiksinirken, oğlanlar da güzelliğin ve eror-tizim yeni formları halinde salınıyorlar.

Demem o ki, haklısınız; kadını kapatmak şart ama işin ucunda ne olduğunu anlamadan ibneleşmek de var. İbneliğin kötü bi tarafı yok elbet, o sebeple hayırlı olsun diyor, kokulu öpücükler yolluyorum. Parfüm sürmek de bi çanak tutma yoludur tabi ki, tabi ki...

Biterken,
Kısa, kurak, istifra kudretinde. Kaldi ki o şu şekil istifra eder, ben şu şekil. Kimse herkesin istifrasına karışamaz.
Patti'nin günlüğü "çoluk çocuk" geçen sabaha karşı bitti, biterken beni de ruhen bitirdi. Nekahette gündelik abur cuburu tüketiyorum.
Bademler kraliçesine layık bir yazıyla tekrar karşılaşırız, umarım.