Son Şeyler

Showing posts with label featured. Show all posts
Showing posts with label featured. Show all posts
Kuğulu Park'ta in, cin ve bi takım öredekler top oynuyor
Tunalı Hilmi Caddesi’nde, gecenin bir buçuğunda, Duman şarkıları bağırarak koşmamın bi nedeni olmalı. Gören de bu şehrin yerlisiyim sanır. Gören, pek çok şey sanabilir aslında. Oysa ben otelin yerini bulmadım sadece. Otelin yerini bulamayınca kendimi Kuğulu Park'ta buldum. Ve (bunu itiraf etmek biraz canımı yakıyor ama) kuğular bu işten hiç hoşlanmadı.

Parkta in, cin ve bir takım ördekler top oynuyor. Parkın girişindeyse ekip aracı, nam-ı diğer amcalar… Kimlik sorsalar mesela, yahut niye bangır bangır “giderek dağı duvarı aştığımı” sorsalar, verecek cevabım yok. “Salya sümük ağlarım herhalde” diye düşünüyorum çünkü kadınım. Ağlamak bizim en kuvvetli silahımız değil miydi ayol? Sanki ağlayarak kendimizi sevdirebildiğimiz tek bir canlı olmuş gibi…

Ağlayan bir kadını annesi bile sevmez. Gelin bütün bu konuları açık ve net konuşalım. En fazla der ki; “Boş boş şeylere gözyaşı dökme, ayağına da terlik giy!” Anne olsam aynen, bilfiil, kelimesi kelimesine ben de bunları söylerim üstelik. Ama değilim. Olmaya da niyetim yok. Çünkü bilirsiniz; gecenin bir buçuğunda, Kuğulu Park’ta sarılmam gereken Akağaçlar var benim. Evet, ah, evet. Ben biraz serseriyim.

Kuğulu Park’tan günler önce başka bir parktaydım. Yaklaşık 450 km uzakta, Kadıköy Yoğurtçu’da… O gün canım sıkkındı. İnsanın canı tek kolunu kopartıp, o kolla kendini dövmek isteyecek kadar sıkılabilir bazen. Bişey ister mesela, onu kanı çekilerek, hücreleri büzüşerek ister de, olmaz o iş. Olamaz. Olmayacak şeyler istediğini kabullenmemek, insanın temel özelliklerinen biridir. O yüzden parklara gider, yağmurlarda mahsun gezer insan kişisi. O parkta yaşadığı hatıraları yad eder, ağlak ve kederli. Belki birini öpmüştür orada. Belki birini öpmeyi canı çekmiştir; en masum ve içten haliyle kanının. Ama akacak kan yerinde duramamıştır en nihayetinde. Masumiyet parkı terk etmiş, geriye sadece sağlıkları ve yaşam kaliteleri oldukça şaibeli evsiz amcalar kalmıştır.

Evsiz amcalar da insan. Bunu söylemem ne denli acımasız, çaresiz ve yalan. Hiç, bir evsiz amcayla, iş arkadaşın gibi, ne bileyim eltin gibi, kaynın gibi vakit geçirmişliğin var mı? Ancak öyle bön bön bakarsın amcalara ve dersin ki; “Ben deliyim herhalde. Şu sağlıklı, şu göreceli olarak varlıklı halimde, hala kendime acıyorum. Ama bak, ne hayatlar var! Hem de ne hayatlar var!”
İşte böyle arsız arsız geveleyerek, ibret alırsın. Yahut aldığını sanırsın. Halbuki evsiz amca hem aç, hem harman. Neyse… Harmanlık, hele de sevdaya harmanlık nedir, biliyorsun en azından.

Evrenin henüz keşfedemediğimiz gizemleri kadar tuhaftır; olacak şeyler, olması hayırlı şeyler arzulamaz her zaman insan. Hayırını şerrini, gireceğini çıkacağını, kendine ve etrafındakilere neler edeceğini zerrece umursamadan ister bazen. Kimi şeyleri... İşte bu mesnetsiz halet-i ruhiyeye ihtiras denir. Kirli, coşkun bir sudur bu his. Üstelik hangi yöne akarsa aksın, ister Japon, hatta Alman altyapılarıyla karşılaşsın, yine de taşar, sel olur, ortalığı berbat eder ihtiras. Tarzı budur, karışılmaz.
Ve parklar, ekseriyetle kış gecelerinde ıssız ve serin olur. Tehlikeleri çeşitlidir lakin benim karşılaştığım en büyük tehlike, yine kendim oldum o günün sonunda. Akağaça sarıldıktan hemen sonra, beş metre sağımda onu gördüm. Gençliğimi…

Bedbaht değildi, mutlu da sayılmazdı. İşin en tuhafı, beni gördüğüne hiç şaşırmadı. Dedim; “Kızım çıldırdın herhalde? Burada işin ne? Hava eksi beş derece, farkında mısın?”
“Ben pek üşümem yaa!” cevapladı beriki. Üstüne başına baktım; epey de inceydi. “Gençlik işte! Kafa yok ki kafa! Tek yumurtalığı eline alınca görürüm ben seni…” diye düşündüm ama üstelemedim.
Çok da uzatmadan karşılaşmamızın heycanını, eski bir dost gibi yanına oturdum gençliğimin. Sanki koca evrende bizi bizden çok sevip anlayacak, koruyup kollayacak, o gece bağrına basacak başka kimseler yoktu. Gerçi tüm bu şevkate dal vermiş Akağaçlar, tepemizde dikilmeyi sürdürüyordu. Onların suskunluğuna sığınıp, biz de ince ince susuştuk bir süre. Sonra sessizliği gençliğim bozdu.

“Kırk tane kediyle bir evin içinde ölüyorum ve cansız bedenimi kedilerim yiyor, di mi?” sordu ters ters.
“Yuh, amk. Yuh!” dedim. “Senin bana hiç mi itimadın yok?”
“Olsun mu?” terslendi, beni baştan aşağı tek kaş havada süzerek. Kendimi niye sevdiğimi bir kez daha hatırladım. Delirdiğime emin olduğum anda bile, hep bi şaka peşinde koşardım.
“Sadece” dedim, bunu dedikten sonra bi süre susup, hızlı hızlı bir sigara sardım. Arap kağıdı kurumuş damağıma yapıştı da, çaktırmadım bizimkine. Neden sonra lafa girdim, kendimi tüm zamanlarımda teskin etmek istercesine…

“Sadece tekrar, tekrar ve tekrar, üstelik her seferinde öncekilerden biraz daha derin, bi tutam daha  kanının orta yerinden aşık oluyorsun. Her seferinde kendini kaybedip, sonra gece yarısını az geçe, bütün prensesler evlerine döndüğünde ve tüm  iyi çocuklar uyuduğunda, yeniden buluyorsun. O yani… Kediyi de bırakıyorsun bi noktada. Buna sen bile inanamıyorsun üstelik.”

Dedim.

Güldü . Gülüşü sevdiğim her şeyle, o en çok kalbimi yaranla, ihtirasın adıyla, içimdeki tüm gölgeler ve aydınlıklarla aynıydı; korktum. Uzun süredir korkmuyordum.
“O zaman” dedi. “İntihar etmiyorsak yani, çünkü etmemişiz belli, bi çay mı içksek? Hava hayvan gibi soğuk.”


* Mart 2018 sayısında, Masa Dergi'de yayınlanmıştır.

biterken,
bu yazımda borges'e selam çaktım. borges dedi ki; beni bu menşından çıkarın.
çünkü selam çakmanın biraz da emizlemek olması, akuzlamak olması...
benim yazıyı yazıp yolladıktan sonra bunu fark etmem...
ama her sanat mercan resifi gibi, birbirinin üzerine yapışa yapışa kendini inşa etmiyor mu zaten?
gel yapış bana okuyucu; sensiz yapamam bilirsin.

Epeydir, ama epeydir, kadınlarla komik bi'şiyler yapmak istiyordum. Çünkü yıllar boyunca hep erkeklerle komiklik yaptım ve kusura bakmayın beyler ama bi noktada baydım.

Komik adamlar nefistir. Onlarla zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız. Aklınızı hep neşeli şekilde delirtirler. Yoksulluğun can sıkıcılığını, trafikte kalmışlığı, metrobüste konserve olmuşluğu, pek çok sıkıcı filmi ve kimi konserleri, aşırı yorgun günleri, evde kutlanan bilumum önemli hadiseyi, epey rahatlıkla, kurtarabilirler.

Komik adamlar korkunçtur. Bi kere susmak nedir pek bilmezler, her lafa atlar, yahut en kritik anlarda doğrudan ortaya doğru patlarlar. Sadece etrafı kritik edeceklerini sanırsanız, oy oy, elbette yanılırsınız. Komik adamlar sarkazm ile can yakar, cerrahi şakalarla oracıkta böbreğinizi elinize tutuşturuverirler. Uyumaz da bu sinsiler, yeminle. Su uyur, bunlar uyumaz. Böyle kunduz elleri çenelerinin altında, bi açık verin de, lafı 90'a ateşlesin diye bekler dururlar.

Yani özetle, benim komik adamlar ile olan aşk - nefret, haset - sidik yarıştırma halim ezele, ah rabbim çok ezele dayanır.

(Lisede sadece Cem Yılmaz şakaları anlatan saygıdeğer manitam Özgür. Burada hep beraber, bende açtığın "başkasının şakasını yapmak komik değildir." travmasının ekmeğini yerken, seni saygı ve pek de yoğun olmayan bir özlemle anıyoruz.)

Ehem.

Ne diyordum?

Evren sesimi neredeyse 10 yılda duydu ama duydu, şimdi, hakkını yemek istemem. Standup sayesinde bir takım komik kadınlarla tanıştım. En başta aralarından bazılarına hafiften kıl olduğumu itiraf etmek zorundayım. Ben ne Kadıköy yapımı Seinfeld'lerin elinde şişmiştim de, gelmiştim o noktalara... Senelerce 6- 7 erkekle, tam 6-7 adet sahneye çıkmaya hazırlanan komik adamın testosteronuyla, durduğum yerde top sakalım çıkmıştı.

Nihayet sahnedeki tek kız değildim ama rahat edemedim.

Aslında niyetim hepsini tek tek dışlamaktı. Olmadı. Bi şekilde kanıma girdi bu zilliler. Size onları biraz tanıtayım mı? Kesin bunu okuyunca böyle hem ağlamaklı, hem kızgın, tuhaf duygusal hallere girecekler. Ay allahım. Bakın bunu komik adamlarla yaşayamazsınız. Komik adamların duyguları 5-7 çeşit sivri şakanın altına ustaca gizlenmiştir.

Ma Görlz - Çok da Fifi 

Fakat Kim Bu "Çok da Fifi" affedersin?

Meltem Parlak: Kulis geyiğinin efendisi. Ben onun kadar zengin kelime dağarcığıyla nükte yapan kimseyi tanımadım. Ki neredeyse hepinizi tanıyorum saygıdeğer tipsiz komikler. Meltem bi de üstünüze afiyet -bir yorumcumuzun dediği gibi- bir nihai ürün; yani güzel. Gerçi sarışınlık onu yordu, hissediyoruz. Onun dışında, azarı meşhurdur. Meltem sizi bir azarlar, donunuzu filan unutur kaçarsınız. "Acınacak haldesin, yeter artık!" repliği ile ünlenmesini bekliyoruz. Bir de kitapları var, onları alın. Of daha Meltem üzerine destan yazarım. Üstü laik - ulusalcı teyze kaplanmış, New York'lu Yahudi bir komedyendir kendisi. Yaşını bi gösterir, aklınızı yersiniz.

Hande Yögen: Ben bu insana ne ara, nasıl oldu da kıl olmayı becerdim acaba? O günden beri içgüdülerime hiç güvenemiyorum. Dolu yağsa sokağa koşarım, fırtınaya balıklama dalarım. Çünkü belli ki bende öyle bi kafa yokmuş. Neyse. Bu kişi dünyanın en iyi insanı olmanın yanı sıra çılgın gibi Instagram'ımıza story eklemesiyle ünlüdür. Her gösteriden onlarca fotoğraf çekmese hasta oluyor. Çekince de hasta oluyor. Tam anlamadım. Ama sayesinde milyartirilyonlarca sahne fotoğrafım oldu. Bakın erkeklerle komiklik yaparken sevabına yaa, Allah için yaa, fotoğrafımızı çeken bir kişi yoktu. Hep karanlık dönemler onlar bu sebeple. Hande'ye dönersek hep diyorum, grubun ruhani lideri. Ekibi sanki bana yönettirip, beni o yönetiyor gibi, böyle mistik güçleri filan var.

Aslı Akbay: İngiliz. Aslıyla mahçup oluyoruz konseptinin Aslı'sı, çok acayip bir insan. "Beni lezbiyen sanıyorlar ama ben gay bi erkeğim" diyebilecek, sonra da üzerine bir porsiyon beyin söğüş yiyip, ağzını silip kalkacak, sonra da motoruna atlayıp gidecek denli delikanlı. Watsapp grubuna kalp filan atmayı yeni öğrendi. Bebişim yazarken geçende az daha inme geliyormuş, kaykayla acile taşımışlar. Ah, tam soğuk İngiliz bi espri oldu. Faak. Aslı'dan çok şey öğrendim; doğru tonda bloodyhell demeyi, bazı şakaların insanı ne kadar şaşırtabileceğini, deliliğin ekstrem sporla yenilebileceğini ve iyi kalbin hep baki kalacağını.... Ha bi de, ne yalan diyeyim, Aslı'dan sert vuran erkek komedyen bi Alicem Yurtseven'i bilirim. Manyak bunlar affedersin.

Şirincan Çakıroğlu: Sincap mı desem, kunduz mu desem, böyle bi kemirgen gibi, ama sürekli seksi, hep bi kedi gibi oyuncu... Bitmiyor efendim, bitmiyor... Bi enerji geliyor buna, gitmiyor. Bazen kanaryalara yaptıkları gibi, Şirincan'ın üzerine örtü atıp susturasım geliyor. O da kuliste benim iğrenç biri olduğumu düşüyor, haklı. Öyleyim. Hiç sevmem kuliste cıvıklığı... Bi tek sarılmaca-hug up yaparken memeleri tokuştursak, bana o kadarı yetiyor. Bakın buna o kadarı yetmez. Yakalarsa sizi doyasıya ovazlar. Hem sizi, hem seyirciyi. Muhteşem bi ovazlamacıdır kendisi. Pardon doğaçlamacıdır kendisi. Çişi sıçratan vajina taklidini görseniz, ki bi gösteriye gelirseniz görebilirsiniz, fenalaşırsınız, orası kesin. Ama gülmekten. Şirincan muhteşem bi ayrıntısın yaa... (Şirincan bunu okuyunca infilak edecek kesin. Keh keh keh!)

Buse Sinem İren: Alem onu Laz Kızı Buse diye tanıyor ama bizim için atarın, dansın, kopmaların şahı. Buse tıpkı bir kamikaze gibi eğlenir, sahnedeyken ve inişte, insana yüksekten çarpar, afallatır. Gülmekten katılan seyirciyi pek az komedyende görürsünüz ve Buse, bunlardan biridir. Bi yerde Buse varsa mesela, ses seviyeleri yeniden tanımlanır. Kahkahası gösteriye çıktığımız mekanın büyüklüğünden ve kalabalıklığından bağımsız olarak, 200 metrelik alanda rahatça tanınabilir. Çapkın, hınzır, sevimli... Özetle, hayat bi bilgisayar oyunu olsa, oynamak isteyeceğiniz karakterdir. Macera buna koşar, genç tabi, olacak o kadar. Gençliğini arada kafamıza vuruyor ama sonra gece 3'e doğru otel odasına sarhoş gelince, pek bi uysal, pek bi bebek gibi oluyor. Kıyamıyoruz. Nebleyim.

Çok mu övdüm, az mı dövdüm bilemem. Bizim standup ekibi bu şekil.
2 senedir beraber sahneye çıkıyoruz, 100 gösteriyi geçeli 1 ay oldu. Gelip izlemediyseniz hala, artık o sizin ayıbınız. Çok iyi bir okursanız (ve uslu da olursanız) kapıya adınızı yazarım bu arada. Neden olmasın? (Gösterileri takip için al bak bu Feys, bu da Insta. Tıkla git aşkım. aa Deniz'cim sadece seni takip edicem diyorsan, ona da ok. Böyle gel.)

Onun dışında, yazının başında Meltem Hanım'la videomuzu gördünüz. Kendi kafamıza göre komiklik yapmaya hevesli olduğumuz YouTube kanalımız açıldı. Bu video dışında, bir takım moda tavsiyeleri, Oyunculuk Teknikleri, Laz kızı Buse'nin assolist oluşları ve halaylar eşliğinde yakışıklı stalkladığımız Fifi Gurme gibi programlar var. Daha da kimbilir neler olacak, hayırlısı.

Ben bizzat birey birey hepinizi bekliyorum. Bunca yıllık hukukumuz var sonuçta... Şayet gelirseniz ses edin. Edebiyat severlerin katılımına göre "Merhaba Cahiller" diye sadece kitap anlattığım bi program filan yapmayı düşünüyorum. Ki taşlanayım. Ay lav linç.

Ay bloguma yazmayı nasıl özlemişim...
Ev arada çıkıp, sonra dönebildiğinde, her zamankinden daha güzel diil mi ya?

biterken,
editlerimle geldim. 
ev sahibi kirayı 3,5'a çıkarmak için tebligat göndermiş. hukuki bi şekilde tebligatla sigara yaptım, gömüyorum. 
kış nasıl geçti, anlamadık ama pembe manyolya tomurcuk vermiş. camdan ona bakıyorum. 
hayallerimde bi sorun var ama tam neresi ellen işaret edemiyor, sözlen tam diyemiyorum.
Bencil insanların aşkları da kendilerine benziyor. Sevmesine seviyorlar lakin o sevginin her gün içinde çapa yapılması, sulanması, ter dökülmesi gereken bir bahçe olduğunu fark edemiyorlar. Hep bir bireysellik tutturması, hep bir “Ben bahçeyi bazı bazı bırakıp gideyim. Yağmur yağar nasılsa!” sallaması... Yağmur yağar yağmaz, sen orasını karıştırma. Sen bahçede nelerden sorumlusun, ona bak. Etrafta yardımına ihtiyaç duyan bir çimen, aşılanacak bir fidan var mı? Onu düşün. “Hiçbir yere gitme, göbeğinden bağımlı ol sevdiğine.” demiyorum elbet. Ama gideceksen de, döndüğünde cebinde hep yeni tohumlar olsun.

Hem bir bahçenin gerçekte ne kadar büyük olduğunu, içinde çalışmadan asla bilemezsin.

**

Belki biliyorsunuz sevgili hükümütemiz şu sıralar evliliği destekleme kararı aldı. Taze sevdalı bir çiftseniz ve henüz 27 yaşını aşmadıysanız, devlet destekli çeyiz kredisi alarak derhal mutlu ve evli bir çifte dönüşebiliyorsunuz. Hanım kızımız devlet desteğiyle gelinlerin tatlı telaşesini doyasıya yaşarken, “Erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır” atasözümüzü usulca gerçeğe dökebiliyorsunuz. Sonra gelsin çok yapılan, zor bakılan, iyi eğitim alamayıp, hep gariban kalan, en zor işlere koşulan çocuklar... Velkam tu kalitesiz nesil!

Her şeyden önce, devletin bence daha ziyade yaşlıları evliliğe teşvik etmesi gerek. Genç dediğin zaten adı üstünde, aklı bir karış havada, gönlü yangınlı bir kişi. Hayat hep öyle mide kelebekleriyle akacak sanıyor yavrum; onu bıraksan zaten evlenir. Halbuki 35’ini geçmiş, insanlığa ve aşka kısmen inancını yitirmiş bir bireyi evliliğe ikna etmek öyle kolay mı? İşte asıl ona paranın ucunu göstermeli devlet. (devlet bizi de görsüncülük.com)

Bir de tabi, gençlerin gerçek ihtiyaçları meselesi var. Zannetmiyorum ki ülke nüfusunun yarısını oluşturan bu kitlenin tek derdi, oturma odasını aldığı kadar kırlentle doldurmak,yahut mutfağa ankastre fırın ve davlumbazla hava katmak olsun. Bu insanlar dünyayı tanımak ister, okumak, öğrenmek, kendini aşmak ister. Hülasa “devlet evlenmeye vereceği desteği sanata, bilime, spora yatırsa ya?!” diyeceğim ama zaten kime diyorum? Oralar hep boş küme.

**
Evrende çözemediğim sırlardan biri de sonsuza dek pahalanabilen ev aletleri. Özellikle yukarıda adını andığım ankastre fırın mesela, yemeğin tadına muazzam bir ankastrelik, bir mobilyaya gömülmüşlük katıyor olmalı. İnsan o fırında pişen ıspanaklı böreğe diş geçirdiğinde, “Hımmm, işte tam aradığım tat. Mutfak yüzeylerinde pürüzsüzlük…” şekli farkındalıklar yaşamalı. Şaka bir yana, blendır bir yana dostlar. Birkaç ufak işlevsel gerecin dışında, çoğu ev aletinin ziyadesiyle faydasız ve kolpacı olduğunu kabullenmek durumundayız.

Açıkçası benim şimdiye kadar yediğim en muazzam şeyler, akla gelebilecek en ilkel şekillerde üretildiler. Kuyu içinde tandıra kadar gitmeyeceğim. Herkezin çocukken evinde bulunan, o yuvarlak, o her fişe takıldığında evin kontağını attıracak denli dandik fırınları saygıyla hatırlasak yeter. Ne kekler, ne kıymalı poğaçalar pişti onlarda, hey gözünü sevdiğim… Maharet fırında değil, annedeymiş meğer.
Mutfaktaki dandik gereçleri en yaratıcı şekillerde kullandığına şahit olduğum kişiyse, şüphesiz anneanemdi. Tasarrufu DNA’ya işlemiş nesilden geldiğinden, öyle her gün büyük fırını yakamazdı, pastaneden bir şey zinhar alamazdı. Bu vesliyle, teflon tavanın üstünü önce cam kase, sonra havlu ile kapatıp, bilmediğim bir yerinde su kaynatarak  “ocak üstü fırın” icat etmişti kadın. Bir nevi mutfağın Mc Gyverı olmuştu. Belki gizli gizli Mc Gyver izleyip feyz de alıyordu, şimdi düşününce. Zira balkondaki çiçeklere yokluğunda su taşıyacak “bezden şeritler projesi”ni ve karıncaları güneşlenen reçellerden uzak tutacak “su bendi projesi”ni yine onda gördüm.

Şimdi eskileri övmek gibi olmasın ama torunuma aktarabileceğim en büyük el becerimin PS konsolunda karakter zıplatma (kimileri için çömme ve adam vurma) olması biraz tuhaf, bir tutam da acıklı sanki.

**

Herkese (mutlu olmak veya etmek için) daha azına ihtiyaç duyup, daha çoğunu üreteceği bir hafta dileğiyle, gittimdi.
(Bu yazı Ekim 2015'te Penguen'de basılmış olup, "Gözümü açtığımda" absürdlüğünün başlangıcına tekabül eder.)
GÖZÜMÜ AÇTIĞIMDA, Hint okyanusuna bakan camgöbeği bir kumsalda, tahta ve sazdan yapılma basit fakat zarif bir kulübenin içindeydim. Akşamdan kalmalığımı üstümden atmak için hizmetli kızın getirdiği meyve sumuthimi kafama diktim ve ağzımı elimin tersiyle vahşice silerken, hangi günde olduğumuzu düşündüm.

Adaya geldiğimden beri, gün, gündem, Tayyip sesi, dolar kuru gibi dertlerimden tamamen sıyrılmış olduğumu o an anlayarak, pişkin pişkin gülümsedim. Dünyada acı çekmenin yaşam biçimi olmadığı, her gün insanların sapır sapır ölmediği yerler de vardı ve ben onlardan birindeydim. O sevinçle denize atladım ve mercan resiflerine kadar yüzerek kendime gövde gösterisinde bulundum. Hatta dönüşte tıpkı Avrupalı hippi bir kız gibi kumlarda yoga da yapacak, bireysel huzurumu ince beyaz kumullarla perçinleyecektim.

Ne var ki, kader bana layık gördüğü acıların sonuna gelmemiş. Resiflere geldiğimde yorulmuştum. Normalde her sabah Twitter’a bakıp kahvaltı öncesi limonlu çay ile 3-5 sigara tüketen bedenim fazla oksijen ve serotonini ne yapacağını bilememiş olacak ki, kalçamdan topuğumua dek saplanan krampın esiri oldum. Kramp deyip geçmeyin, bir rahatsızlık değil adeta bir adamdı sanki giren kramp; maç çıkışı sustalı çeken bir Fikirtepe delikanlısı kadar zalimdi. Velhasıl olduğum yerde su yutarak debelenmeye, ıssız kumsala doğru çaresizce “Help Help” şekli bağırmaya başladım. Sonrası uzun mavi bir sessizlik…

Tekrar gözümü açtığımda içinde bulunduğum cennetin apgıreyd olduğunu görüp içimden ufak bir sevinç çığlığı attım. Zira hala aynı beyaz kumullu sahildeydim ve bu kez başımda batı Avrupalı kimliklerini inci dişleri, külllü sarı perçemleri, tüysüz uzun vücutlarıyla doyasıya yaşayan iki genç adam duruyordu. Resiflere dalmaya çıkmış, Norveç fiyordlarının lacivert gözlü delikanlısı Wotzic ve Büyük Britanya’nın büyüklüğünü tekrar gözler önüne seren, resmen fularıyla dalmaya gitmiş Adams, endişeyle yüzüme bakıyor, bana bir sonraki suni tenefüsü yapmak için adeta yarışıyorlardı. Kıyamazdım, ki kıyamadım. “Şimdiye  dek aldığım nefeslerin tadı yokmuş!!”, benzeri iltifatlarla ikisini de sakinleştirdim. Tatilim nihayet maceraya doyacak gibiydi.

Günler geçiyor, Adams ile Wotzic’in bana olan şevkat ve seksüel enerjiyle yoğrulmuş ilgileri katlanarak büyüyor, bense seçime giden kararsız vatandaş gibi bir türlü mührü kime vursam bilemiyordum. İnsan bu kibar delikanlılara baktıkça, 10 tane mührü olsun, beş beş aralarında paylaştırsın istiyordu. Buna rağmen seçim yapmam şarttı çünkü Avrupa standartlarındaki bu gençler birbirlerini kız yüzünden şişlemeyi reddediyor, gayet “bro bro” takılmalarını sürdüyorlardı. Bu duruma içten içe bozulduğumu, arada birbirlerine karşı oğlanları fişteklemeye çalıştığımı saklayacak değilim. Şükür rabbime, bu fiştek çalışmalarım meyvesini verdi ve yine hep beraber sürat teknesiyle gezip, sumuthi içip, vaka vaka dansları ettiğimiz bir günün sonunda geçler, beni paylaşmak amaçlı, çok sert bir tenis müsabakası yapmaya karar verdiler. Maçı alan beni de almış sayılacaktı. Diğeri ise hayatımızdan çıkıp gidecekti. Çaresizce bu moderniteye boyun eğdim ama tenis sevmediğim için maçı izlemedim açıkçası. Galibi büyük bir heyecanla tahta barakamda, bembeyaz cibinliğim içinde bekledim.

İngiliz rakibine azmiyle fark atan Wotzic, beni ve aşkımı kazanmıştı. Beraber ilk günlerimizde kaybettiği arkadaşı Adams için azıcık içlense de, benim deneyimli kollarımda bu mutsuzluğunu kısa zamanda unuttu. Varını yoğunu bana, ilişkimize ve yanıma taşındığı için, tahta kulübemize yatırmaya başladı. Elinden her iş gelen bir delikanlıydı Wotzic, sanki analar onu benim için doğurmuş, hamurunu her türlü ev işi, tamirat, dizayn ve dekorasyon ile yoğurmuştu. Kısa süre sonra içinde önceleri yatak ve cibinlikten başka bir şey olmayan kulübemiz, rustik bir kuzey evine benzemeye başladı. Akıllı tasarımlar etrafımızı sarmış, olmayan camlara canlı renklerde perdeler asılmış, kulübeye 46 parçalık antika yemek takımı, %100 bambu dokuma çarşaflar ve daha nice şeyler alınmıştı. Wotzic resmen yuva kurucu bir kuş misali çarşı pazardan sürekli ihtiyaç topluyor, evimizin hiçbir şeyini eksik etmiyordu.

Ben önceleri bu yuvalanma faliyetini memnuniyetle karşılasam ve Wotzic’e Türk erkeklerinin ne evden, ne işten zerrece anlamadığını, hepsinin zevksiz herifler olduğunu dedikodulasam da, işler giderek zorlaşmaya başladı. Wotzic beni kumlu terlikle kulübeye sokmuyor, seviştikten sonra yatakta zinhar sigara içtirtmiyor, zaten öncesinde de dişlerimi üç kez fırçalattırarak beni diş ve dişeti rahatsızlıklarına karşı korumayı görev biliyordu. Beslenme programımı ise ele geçirmişti. Önce pesketeryan, sonra vejeteryan, en son vegan olmuştuk. Wotzic’in elleriyle topladığı çiğ meyva, tohum, fındık fıstığı tüketmekten kulaklarımın üstü tüylenmeye, içimde kemirgenlik emrareleri oluşmaya başlamıştı. Gözüm her yerde domuz pastırmasına elli kollu girişen, cızbız köfteyi beşer beşer götüren Adams’ı arar olmuştu. Wotzic ile kuzeyli oda orkestraları, efendime söyliyeyim yok Wagner,  yok Schubert filan dinlemekten yüzümde renk kalmamıştı. Bazı sabahlar çok uzaklardan gelen bir Ankara havası melodisiyle uyanıyor, tüm sabahımı kumlara iri iri bıyıklar çizerek geçiriyordum.

Bir gün daha fazla dayanamayıp motorsikletime atladığım gibi kasaba merkezine doğru yola çıktım. Niyetim yeni yüzler görerek aklımı dağıtmak ve belki de Adams’a denk gelip, nasıl bir hata yaptığımı itiraf etmekti. Uzun uzun sokaklarda bir başıma dolandıktan sonra Adams’ı bir bilardocuda buldum. Elinde birası ve sigarası, gömleğinin önü bele kadar açık, tek gözünü duman gelmesin diye kısa kısa üç bant oynuyordu. Çekingence yanına yaklaştığım Adams bana yüksek sesile “Selamın aleyküm!” diye bağırmasın mı? Ne yapacağımı şaşırmıştım. Adams ise güvenle gülümsüyor ve beni kaybettikten sonra acısını dindirmek için Tayland’a ziyarete gelen tüm Türklerle ahbaplık ettiğini, onlara verdiği dalgıçlık dersleri karşılığında Türkçe ve Türk kültürünü öğrendiğini anlatıyordu. Küfürde, ölümcül araç kullanmada, Twitter trollüğü alanında uzmanlaşmıştı. Hatta kulübesini tuğla ve çimentoyla camsız, sadece kapısı olacak şekilde ördürtmüş, sonra sırf adada ses olsun, yaşadığımız ortaya çıksın diye matkapla cam açtırtmıştı.

Adams kulübesinin balkonunu iki kez eve katmak amaçlı kapattığını, belediyeye şikayet olunca yıktırıp bu kez komple pimapen yaptırdığını öğrendğimde artık kendimi durduracak takatim kalmamıştı. “Sus artık yalvarırım!” diyerek dudaklarına yapıştım Adams’ın.  O ise beni sertçe yere iterek “Arkadaşımın aşkısın sen, kahpe!” diye bağırdı. Sonra elbette yerden kaldırıp hastaneye götürmeyi teklif etti çünkü genlerinden gelen bazı sıkıntıları aşması o kadar da mümkün değildi. Yine de ilk kavgamızı bikinimin boyutu üzerine ettiğimizde, sonunda doğru seçimi yaptığımı anlamıştım.

Sevgi emek demekti… Sevgi, Batı’nın ahlaksızlığıyla handiyse tam  bir godoş gibi rahat takılacak adamı, kıskanç bir erkeğe dönüştürme çabasıydı… Ve biraz emekle Adams’tan tam ağzıma layık bir erkek üretebileceğime emindim.  Onun çipil gözlerine hülyalı hülyalı bakarken “Büyük bi tek taş isterim yannız. Ee beni alıyosun olm, kolay mıa?” diye fısıldadım.

**

biterken,
penguen'de çıkan diğer yazıları da ara ara bloga koyacağım ki, maksat neydi? ayağınız alışsındı.
maksat neydi? hareket olsundu. onun dışında, yarın, yani sanırım 1 aralık salı günü, tamamı hatun standupçılardan oluşan gecemiz vardır. kısır ve mizah konsepti olacağını sananlar yanılır. kısır yok. kısır döngü var. olayın linki: beni tıkla

ayrıca kış geldi. 
aman ha, birbirinize sokulmayı unutmayın. 
yoksa üşürsünüz...

lav,
d.




Bu yazıya başlamadan önce, oturup biraz ağladım. Göstere göstere ağlamadım ama.. Çünkü asıl acısı olandan utanırım.

Bu yazıya başlamadan önce, epey bi terledim. Irgat gibi işe vurdum kendimi yaz sıcağında. Çünkü ülkemde sapır sapır insanlar ölüyor, savaş çıkıyordu ve elimden gelen tek şey, yer silmekti. (feministler dövün beni)
Bu yazıya başlamadan önce kalbimi yokladım, ağrımayan tek tarafı yoktu. Sanki sırtımdan böğrümden onlarca yumruk yemişim gibi.
Bu yazının başına oturmamak için resmen kendimle savaştım. Çünkü bi kere başlasam hiç bitmeyecek sanki.
Bu yazı ve diğer yazılar da yerin dibine batsın bi yandan. Hiçbiri bu toprağın kan özlemini gidermiyor. Ne yazsak yetmiyor, belki kimse merak etmiyor.
Ve herkes zır deli.

***

Vapurdayım, yeni ama daha az sevimsiz olan vapurlardan birinde. Çok çişim var ve mal gibi tuvaletleri eski yerlerinde arıyorum. Henüz alışamadım; alışmak yaşlandıkça daha zor. Bana bir vapurun dışında niye tahta bank olmadığını anlatmaları çok uzun sürecek mesela. Ben daha yıllarca her seferinde, o aynı köhne ama püfür püfür vapura bineceğim. Neyse, tuvaleti bir sıkıntı çıkmadan bulmayı başardım. Fakat benim için sıkıntının büyüğü, tuvalet kapısı kapanınca başladı.

Tuvaletin kapısında koyu kiremit rengi rujla, iri iri "Jin, jiyan, azadi" yazıyor. Altında Türkçe'si de var: "Kadın, yaşam, özgürlük". Bir de az sağına #direngençliğim yazmış garibim. Kimbilir gençliği ne kadar dandik geçiyor. Zira belli ki Kürt, belli ki kadın, belli ki ötekinin dibinde. Hani ben İzmir kızı, seküler aileli halimle Türkiye'de yaşan bir kadın olmaya dayanamıyorum ya bazen... Ona kimbilir neler oluyor.

Yazının üst tarafında kurşun kalemle çizilmiş barış işareti var, üstü itinayla karalı. Birileri barışın üstünü iyice çizdikten sonra, okla kendi yorumlarını göstermişler. Okun gösterdiği yerdeki yorum ise bol küfürlü. Tam metni hatırlamıyorum ama işin içinde "apo,  .rospu,  o.. çocuğu, s.kmek" gibi kelimeler var. Büyük bir kinle yazılmış. Öyle ki, tuvalet kapısına hayatının anlamı gibi, üstelik hiç de anlaşılır olmayan bir Türkçe'yle yardırmış biri. Muhtemelen o da kadın. O da bu ülkede artık bahtına düşen sıkıntı, çile, dert neyse onu yaşıyor. Ve çok öfkeli.

En son, her ikisinin ortasına, siyah mürekkebi, okunaklı yazısıyla bir uzlaştırmacı not bırakmış. "Her iki fikri de dinledim, ikincinin olduğu yerde ilki daha mantıklı geliyor. Artık kimse ölmesin." manasına gelen bir iki kelam düşmüş. Kim yazmış bilmeme imkan yok. Ama ben Kadıköy'lü, dövmeli, saçlarının bir tutamı farklı renkte genç bir kız hayal ediyorum. Ya da belki sabah vapura yetişmek için çişini tutmuş, sonra tuvalete girince o günün toplantılarını, evrak yükünü filan unutmuş, ben yaşlarda bir abla. Vapurda mizah dergisi, kitap ya da gazete okuyan, iyi biri.

***

Bu bir tuvalet hikayesi olarak kalsın isterdim. Ama kalmadı, kalmıyor. Ülkenin tuvaletlerinden bile nefret akıyor; düşmanlık, üzüntü, kaygı, Allah ne verdiyse akıyor üstümüzden. Üstünden şu an F 16'lar geçmekte olan çocukları düşünüyorum sonra. Kimbilir ne sağır edilmiştir minik kulakları. Silah ve savaş uçağı sesleriyle büyüyen bu kaçıncı nesil, kendi de bilmiyor. Onlarda badan oğula, anasından kızına gelenek, şehit vermek.

Şehit ve devrim kelimelerini aynı oranda sevmediğimi, bugün keşfettim. Bence kimse şehit olmuyor, ölenlerin hepsi, baya baya ölüyorlar. Onlar için öte tarafta düşünülmüş bir ödül, plaket töreni filan da yok. Dünya onların ölümleriyle ne daha güvenli oluyor, ne daha güzel... "Katledilen çocuklardan birinin annesine bunu söyle" derseniz, kendimi keserim üzüntüden, orası ayrı. Kimsenin elinden, çocuğundan kalan tek gadigarı, bir umudun ışığını almaya kıyamam. Ama üzgünüm, bence şehitlik, bayrak gibi, ne bileyim o gaz marşlar gibi, insanları bir amaç uğruna ölmeye alıştıran, çok ince tasarlanmış ve çok düzmece bir kavram.

Devrim hele, solcu arkadaşlarım kusuruma bakmasın ama şimdiye kadar hiç şehitsiz yapılmadı. Şehit, zayiyat, ecnebinin deyişiyle casualty... Siyaset yalancı, insanı değil başlangıcından beri kendi varoluşunu düşünüyor. Hiçbir siyasi fikir de bu ilkeden muaf değil. İnsanoğlunun bildiği, ürettiği her bir siyasi sistem bir sürü çocuk öldürdü şimdiye kadar. Kadın ve erkek de öldürdü. Kimisi toplu, kimisi tek tek, her biri kitabına uydurarak, milyonlarca insanı çatır çatır öldürdüler. Birbirlerine düşman ettiler, yoksullaştırıp köle ettiler. Şimdi sorsak, işid bile devrim yapıyor. Ve evet, bunu da yiyenler var. Avrupa'nın tatlı sosyal devletlerini bırakan binlerce insan, boşuna işid'e katılıyor olamaz.

Beni sorarsanız devrim değil evrimciyim. Devimle özgür olacağımıza değil, evrilerek anlaşabileceğimize inanıyorum. Bugün reisin saltanatını devirsek bile, yarın yeni reisler çıkmaması için, hep beraber evrilmemiz gerektiğini biliyorum. Eminim devrim felsefesinin buna bir cevabı vardır. Ne yazık ki, şu an çok ilgilenemiyorum.

***

Bu yazıya başlamadan önce, "3. dünya savaşını görmesek bari" diye şakalaştım kendimle.
Bu yazıya başlamadan önce, inandığım tüm değerlere -annem hariç- tek tek küfür ettim.
Bu yazıya başlamadan önce dua da ettim; yogadan sonra ve gözyaşlarından evvel. Çünkü çelişkili bir yapım var.
Ve Tanrı'dan iyilik yapabilecek güç diledim. İyi kalabilecek, nefret etmemeyi, çıldırmamayı, umut etmeyi başarabilecek güç. Sabır. Metanet. Adı her neyse...

Şimdi diyeceksiniz, Deniz biz bu yazıdan ne anlayalım? Devrim de olmasın, barışın üstünü karalasınlar, biz de öylece bakalım mı? Yoksa sokaklara çıkıp kendimizi mi yakalım? Lanet etmekle, telekineziyle, saltanatı için göz göre göre bir halkı savaşa ve ölüme sürükleyen reise zarar da verilmiyor... Biz ne yapalım?

Gerçekten bilmiyorum...
Bir insanı sevmekle başlayamadı her şey.
Belki şimdilik, sadece nefret etmemeyi  ve umutsuz olmamayı becersek yeter.

biterken,
yazın başında annem hastalandı. (şimdi iyi) ona bakmaya çalıştığım 15 günde, 35 yıldır yaşamalara doyamadığım ergenliğim bitiverdi. hep "intihar etmiyorum çünkü annem çok üzülür:(" yapardım, evet yapardım bunu. o 15 gün "bana bişey olursa anneme kim bakar!" cı oldum. içimdeki orta yaşlı memureyi keşfettim. her yıl doğum günümde bi durum değerlendirmesi yazısı patlatırdım. bu doğumgümünde sadece, kabak'ta sabah ilk iş ve gece yatmadan önce yüzdüm. özetle, hayata dair süzülmüş fikir olarak sadece bunu bırakabilirim size bu sene: 
gece denize girmek, olağanüstü bir hadise.
lav,

d.
Hayır, size bu yazıda uğradığım tacizleri, 35 yıllık hayatımda erkek cinsinin zulmüyle, egosuyla ve libidosuyla nasıl imtihan edildiğimi anlatmayacağım. Çünkü daha önce yazdım, çünkü daha önce anlattım.

Sahnelere çıktıp seyirciye; "Hiç tacize uğramamış kadın var mı aramızda? Yok... Peki hiç tacizci adam var mı? O da mı yok? Hay Allah, bu kadar kadını demek ben taciz ediyorum." da dedim. Yavşayan adam türlerini, bir barda nasıl da yoktan, bir anda, lambada yaparak var olup, kalçanız eksenine yerleşmekte beis görmediklerini anlattım. O adamların yan yan ardımıza doğru gelişlerine "lantino yengeci" adını taktım.

Sonra kadınların evini arayıp "am sik göt" kelimelerini söyleyerek rahatlayan sapıklara sahnelerden tavsiyeler verdim. "Bari azıcık kaliteli Türkçe kullanın, bize ne yapmak istiyorsunuz düzgün cümlelerle anlatın" diye dalga geçtim. Bir dolmuşta dolmuş şöförünün benimle beraber öksürük krizine yakalanmasını, bir süre sonra senkronize boğaz temizler hale geldiğimizi ve nihayet dolmuş şöförünün dikiz aynasından bana göz kırptığını, büyük ihtimalle " Beraber bi balgam atar mıyız?" demeye getirdiğini anlattım.

Lakin anlatmadıklarım, anlatamadıklarım da oldu.
En yakınım olmuş adamlardan yediğim sözlü, elli kollu şiddetleri, tehditleri, hakaretleri pek anlatamadım mesela. Daha dalga geçilebilecek yanlarını bulamadığım içindir. Misal bir erkek arkadaşım pek çok kez beni eşşek ve diğer çeşitli hayvanlar sudan gelene dek dövmüştür. Bu konuda henüz üretebildiğim tek espri bu, lütfen anneme söylemeyin.

Demem o ki, #sendeanlat'a bakarken, hep biliyordum ama hiç de yalnız olmadığımı, hatta ne kadar ipin ucunda yaşadığımız herkesin malumu olduğu halde, bu konuda yine de bişey yapamadığımızı anladım.

Biz isyan ettikçe, sıra kendi tacizlerine gelecek diye tırsıp, ortamı sulandırmaya çalışanları, yahut çok duyarlı hallerde havaya bakıp ıslık çalanları gördüm. Ah o havaya bakan arkadaş, sen bi gözümün içine baksana! Sen kaç senedir kanka olduğumuz halde bi konserde çaktırmadan g.tümü ellemedin mi? Sen müdürüm olup arada sözünü, gözünü, ahlaksız teklifini esirgemeyen, olmadı bana sadece kadın olduğum için işimi yeterince (bir erkek kadar) iyi yapamayacağımı bildiren değil misin? Sen kimbilir nereden bulduğun az ya da çok dekolte fotoğraflarımı watzapp testesteron gruplarında paylaşmadın mı? Gerçekten mi? İnanayım mı?

Biz, sizi biliyoruz ama siz ne istediğimizi bi türlü bilemediniz. Hem erkeklere, hem de erkek egemen sisteme zeval gelmesin diye çırpınan dişi çığırtganlara, doktorlarından 9 yaşında taciz görmeye başladığını anlatan kadınlara "Yaşadığınız tacizi sosyal medyaya yazmayın, doktora anlatın!" diye akıl veren terbiyesiz çok bilmişlere, bir akıl hastalığını toplumsal bakış açısı olarak, bir lüks olarak yaşıyan milyonlara gelsin bu istekler.

NE İSTİYORUZ?

- Koşulsuz, ne giydiğimiz, nasıl göründüğümüz, yılın hangi ayında olduğumuzdan bağımsız olarak, GÜVENLE DOLAŞILABİLECEK SOKAKLAR, KAMUSAL ALANLAR istiyoruz.
- Pembe otobüsler, haremlik selamlık uygulamaları, kız erkek ayrı eğitim değil, TECRİTSİZ GÜVENDE OLMAK, TOPLUMUN DOĞAL BİR PARÇASI OLARAK KABUL EDİLMEK istiyoruz.
- Okulda, sokakta, işte, evlilikte, ilişkide şiddet ve taciz yaşadığımızda başvurabileceğimiz, bizi koruyabilecek SOSYAL KURUMLAR istiyoruz.
- İdam cezanının geri gelmesini değil, yargı sisteminin düzeltilmesini, hakimlerin tacizcilere, kadın katillerine, töre, iyi hal, tahrik indirimleri verememesini istiyoruz.
- İnsanları doğru düzgün yetiştirecek, kadın erkek, sünni alevi, hırıstiyan, gay, ermeni, kürt, müslüman olarak ayırmayacak SEKÜLER VE BİLİMSEL EĞİTİM istiyoruz.
- SİYASETÇİLERİN SADECE ŞOV OLSUN, GÜNDEM OLSUN DİYE KADINLARIN BEDENİ, GÖRÜNÜŞÜ, YAŞANTISI, SEÇİMLERİ VE ÖZGÜRLÜKLERİ ÜZERİNE AHKAM KESMEMESİNİ, BU ÖZGÜRLÜKLERİMİZİ ELİMİZDEN ALMAKLA BİZİ TEHDİT ETMEYİ BIRAKMALARINI İSTİYORUZ.
- Türbanlı, türbansız, minili, maksili, namuslu, namussuz, Türk, gavur ayrımı olmaksızın CAN GÜVENLİĞİ hakkımızı istiyoruz. Bizi korumak için vergisini yaldır yaldır alan devlet, biz öldükçe, tecavüze uğradıkça, dayak yedikçe "Ama sen de kadın olmasaydın..." demeye gelen cümleler kuramasın istiyoruz.
- Bize yaranmak ve günün sonunda samimi ilişkilere girmek amaçlı sevimli görünmek için değil, gerçekten feminizmin bu toplum için ne kadar ivedi olduğunu fark eden, çözümün en kalın anahtarının türk kadının elinde olduğuna nihayet ayan ERKEKLER istiyoruz.
- Dolmuşta bizi yalnız bırakmayan değil, bizi arkadaşları tarafından yapılan tacizde de yalnız bırakmayan, kendine ilişkilerinde de mazeret üretmeyen, ayrıldığı kadınlara orospu, elde edemediği kadına sürtük, geri kalan tüm kadınlara da gözümüzün süsü olarak bakmayan İNSANLAR istiyoruz.
- EŞİT İŞE EŞİT MAAŞ VE STATÜ İSTİYORUZ. Yıllarca sektöründe çılgınlar gibi çalışıp, yine de müdürlükleri, direktörlükleri, sanat yönetmenliklerini, övgüleri hep başka adamlara kaptırmamak, mesleğimizin sefasını biraz da biz sürmek istiyoruz.
- Bi susun istiyoruz. "Kadın dediğin vidi bidi olmalı" cümlesini bir daha ASLA kullanmayın. Çünkü kullananın AĞZINA VURMAK İSTİYORUZ.
- Erkekler kadar özgür olabilmek, sabah koşumuzu yapmaya çıktığımızda, bisiklete binip bi yere gitmeye kalkıştığımızda, dağda kırda bayırda, ülkemin gezilebilecek herhangi bir mecrasında var olmamızın abes kaçmamasını istiyoruz.
- Ağız dolusu istediğimiz yerde gülmek, bunun için ayıplanmamak, "aranıyor besbelli" şeklinde algılanmamak istiyoruz.
- Anne, bacı ve kız olarak herhangi bir erkeğin himayesine girmeden de, tüm sosyal haklarımızdan faydalanabilmek istiyoruz.



Kısacası biz de bu toplumda insan gibi, birey olarak VAR OLMAK istiyoruz.

Hakkımız olandan fazlasını değil, bizzat hakkımızı istiyoruz.
Ve almadan da susmayacağız.
Şimdi onlar düşünsün.

d.

biterken,
bu yazıyı yazarken tepeden tırnağa siyah giyindim, sadece Özgecan için değil, dün hikayelerini okuduğum binlerce kız için, onların içine edilmiş çocuklukları, korkutulmuş, sindirilmiş genç kızlıkları, hala acıyan yaraları, hakketmedikleri utançları için. yazının başındaki çiçekleriyse bi tek senin için bıraktım Özgecan. çok üzgünüm.