Son Şeyler

Hepimiz anlamlı bir şeyin yörüngesine girebilmek için evrende başıboş dolanıp duruyoruz...

Tanrısal düzensizliğe öykündüğümüz sıradan bir bahar gecesiydi. Ona daha o gün, uzun bir mektup yazıp, dünya üstünde önceden yazılmamış hiçbir şey olmadığını anlatmıştım. Bana cevap vermek yerine, akşamüstü buluşmayı önermişti ama gün iyice batana, kızıllık yerini katmanlı mavilere bırakana kadar da ortada görünmedi.

“Olsun” diye düşündüm onu beklerken. “Olsun”, bir teselli değil de daha ziyade bir temenniydi o an için; yeter ki olsun. “Hele bir olsun da, nasıl olursa olsun” diye için için yanan ufak, kırmızı bir temenni… Cennet yeter ki var olsun. Bizler, yani aşıklar, müptezeller, hayalperestler, o imgenin huzuruyla, cehennemde güle oynaya yanarız, dert değil.

Buluştuğumuzda, hala verecek bir cevabı olmadığından, bir deniz kıyısında elimi tutup, korkunç derecede akla yatkın yalanlar sıralamaya başladı. Şayet bu denli akla yatkın olmasalar, yalan olduklarını asla anlayamazdım. Ev kirası ve beyaz eşya, araba ve kasko, banka kredisi ve maaş bordrosu kelime öbekleri, dudaklarından küfür değilse de, kokusu nahoş tükürükler gibi saçılıyordu gecenin baharlı berraklığına. Kafamı sağa yatırıp, boynumun açıkta kaldığı için tek ısırılışta koparılmayı bekleyen narinliğiyle dinliyordum onu. O hala elimi hafif hafif, varla yok arası sıkıyordu.

Bizim el ele tutuşmaklığımızdan birkaç metre ötede, gece gibi denize yahut deniz gibi geceye durmaksızın olta savuran üç adam vardı. Biri o esnada türkü söylüyor, biri durmaksızın ağzının kenarındaki cigarayı körüklüyor, sonuncusu ise gençliğinde oltasına takılan bir deniz kızının, vaktiyle çağıl çağıl kucağında kıpırdayan saçlarından bahsediyordu. Hiç deniz kızı görmüşlüğümüz olmadığından, mecburen türküye ve cigaraya eklendik. Ama kulağımız hala deniz kızının saçlarından bahseden balıkçıdaydı. Deliliğin bulaşıcı olma ihtimaliyle kabarmış kulağımızdan başka bir şey düşünemiyor, ne yapıp edip, o delilikten, bir soğuk algınlığı gibi, kapmak istiyorduk. En azından ben o anda, sevgilimin de benimle aynı tonda ve anda delirmek istediğini düşünüyor, hayır düşünmek de değil bu, düpedüz arzuluyordum.

Balıkçının lafına inanılacak olursa deniz kızı hiçbir zaman bir çift bacak arzulamamıştı. Balıkçı bu isteksizliği hatırlarken gözleri doluyor, boğazındaki tesellisiz ızdırap yumağı yutkunulmaz oluyordu; bakınca anladık. Bu bacak istememe hadisesini, yeterince sevilmediğine yormaktaydı balıkçı. Öyle ya, yeterince sevilseydi şayet, denize ait de olsa, o deniz kızı balık kısmını kestirip atmaz, erkeğiyle bir olmak için kendine şöyle bir çift işe yarayan bacak edinmez miydi? Ayağa kalkıp, eteğini beline toplayıp, pazara çarşıya, sevdiğine börekler açmak için pazı, ıspanak ve lor peyniri bulmaya gitmez miydi?

Öyle miydi? Değil miydi? Türkü ve cigara giderek zor geçmeye başlamıştı. Deniz kızıyla teması olan balıkçının yüzme bile bilmediği, öğrenmeyi hele hiç düşünmediği ortaya çıkınca, ortam biraz karıştı. Işıkları sıra sıra yanan, şiir gibi bir vapur geçti uzaktan. O bile bir aralık durup, kıyıdaki sorumsuz balıkçıyı ayıpladı.

Neden sonra balıkçıların zamanda ve uzayda bir simetri yaratma hevesiyle yan yana dizildiklerini anladık. Gerçi sevgilim bunu, SGK borçları ve taşeron işçilerin tembelliği konularına çok yakın bulmuştu. Konuyu hep oralara bağlamaya çalışıyor sonra da bir yuvanın olmazsa olmazının dış cephe yalıtımı olduğu konusunda ufak bir nutuk atmak istiyordu. Ben ise kimi konuları anlamakta geç kaldığımı düşünüyordum.

Zaman benimle aynı fikirde değildi hiç. Zaman, anın şaşmaz doğruluğundan başka bir meşruiyet aramıyordu. Çünkü sinsi bir çakaldı ve ay neredeyse batıyordu.

Anladığım kadarıyla, balıkçılardan türkü söyleyen, kozmosda umudu ve hasreti temsil etmekteydi o gece. Türkü söyleyen balıkçının eskiden marangoz olduğunu iki parmağının artık yerinde bulunmayan uçlarından anlamıştım. Çok yontmuş, kesmiş, aşındırmış, en nihayetinde sözlerini kan güllerine, geçmiş ve geleceğin buluşmazlığına, bir mahpusluk, bir içinde kapalı kalmışlık haline bağlamıştı. Geçmiş idi, türkü söyleyen balıkçı. Artık orada olmamanın acısını, biz fanileri durduk yere hüzünlendirerek çıkartıyordu.

Sigara tüketen, henüz 22 yaşında var ya da yok; en genç balıkçıydı gördüğüm. Kozmosun şimdisiydi; sürekli, an be an, sıkıla sıkıla tükenen, tüketilen şimdi... Kaka kana sonu gelen, sonun içinde kendini var eden, suskun, göz ardı edilen, sadece hırsla sömürmeyi bildiğimiz şimdi... Biz ise birbirimizi tüketiyorduk; sözlerimiz ve yalanlarımız, deja vu ile unutkanlık arasında boş bir satır gibiydi, şimdi. Biz nefesle köklemesek o sigarayı, rüzgar gelip içecekti, şimdi. Yine habersiz geçecekti, ah hep o şimdi... Düpedüz çaresizdi şimdinin bağımlılığı; neresinden tutsak, elimizde kalamıyordu.

Sonuncu balıkçı, yani deli olduğundan hiç şüphe duymadığımız deniz kızı sevdalısı, geleceğimizdi. Her şey sona erdiğinde, başkalarının gözünde, hayali, imkansız, atmasyon, iptidai, müşkülpesent, manidar, hanidiyse masal ve boş – ama kıyasıya boş- bir gölge olacağımızı muştuluyordu. Deniz kızının saçlarının o kucakta kıvıldanışı hiç gerçek olmamıştı; diplerde dalgalanan yosunları saça benzetmişti sadece balıkçı. Gittim diye anlattığı denizlere hiç ulaşmamıştı; en fazla Heybeliada’ya kadar kürek çekmiş, o esnada başına güneş geçmiş olacaktı.

Gecenin sonlarına doğru, türkü söyleyen balıkçı denizdeki tüm tuzu burundan tek seferde çekip, derin bir sessizliğe gömüldü. Onun suskunluğunun gölgesinde bu kez sigara içen bir takım türküler söylemeye başladı ama neyin ne olduğu, hangi yöreden söylediği hiç anlaşılmıyor, sürekli potpuri yapıyordu. Onu ne dinlemek, ne anlamak, ne de eşlik etmek istiyordunuz böylece. Çünkü hepsini yapabilmek için yegane bir tek şeyi, onu kabullenmeyi öğrenmek gerekiyordu. Canımız çekmiyordu bunu.

Velhasıl hepimiz, anlamlı bir şeyin yörüngesine girebilmek için uzayda başıboş dolanıp duruyorduk o gece. Yörüngeye girmek yahut sokmak için gerekli olan güç; kütle çekimi, gerçekliğin süslenmiş tatlı bir hali yahut gereğinden uzun sürmüş bir ayrılık olabilirdi. Ben bunları dert etmiyordum zira, bana sorarsanız, hakkında daha önce defalarca yazıldığı halde tekrar yazmaya değer yegane iki şeyin aşk ve mevsiminde Kırkağaç kavunu olduğunu, anlayanlar anlamıştı. Sevgilim hariç. O bir mühlet daha, mutfak ve banyo tadilatı, ev sahibinin kira gecikmesinde gönderdiği tebligatı, Merkez Bankası faiz indirimi ve tuvalet kağıdının evde azalan varlığı konularına değindi. Bense kavunları düşündüm. Sarı, olgun, tatlı, kavunları…

Nihayet, benden gelen öneriyle, deniz kızından bahseden balıkçıyı, altı okka yapıp, denize attık. Küçük, plansız bir cinayet gibiydi bu. Kimse ölmedi gerçi. Ama öyle bir boşluk oldu ki o gidince, hepimiz hükmen ölmüş sayıldık.

* Masa Dergi Haziran 2018'de yayınlanmıştır.

biterken,
kalbimde dövmesi olan bi yazıydı. dövme kaldı, kalp geçti.
hep şaşırıyor olacağım buna.
Egon Schiele, ağlat beni
Bi keresinde gençtim.

Ne kadar gençtim? DJ’inden hoşlandığım barın yüksek taburelerine tüneyip, peçetelere şiir yazmak havalı bir şey sanıyordum; tam olarak o kadar gençtim işte.

Beyoğlu’ndaydık; henüz saç ekimi çizgisini gizleyen havlu bantların, İstiklal’i ele geçirmediği yıllardı. Ne kadar güzellerdi, şimdi nostaljinin ışığında net bir şey söylemem zor. Fakat her çeşit insanı gördüğümüz bir yerdi o zaman Beyoğlu. Şimdi o multikültürel ruhuna el-fatiha…

Yanımda oturan adam, ağız kenarlarında beyaz tükürük topakları, uzun süre susup birasına baktı. Ben de elimde olmadan adamın, vaktiyle olgun narlar gibi kemiğe dek açılmış, kol façalarına baktım. Yara izleriyle bir süre bakıştıktan sonra, adını bile söylemeden konuya girdi façalı abi. Dosdoğru bana beyaz tükürükler sıçratarak, “Sana bir hikaye anlatayım mı?” dedi.

Şimdi af buyurunuz. Bir barda tek başına peçetelere şiir yazdığını sanacak kadar naif bir kız, bu teklifi geri çeviremez. Belki korkar, belki bir şeylerin yolunda gitmeyebileceğini sezer ama kalkamaz yerinden. Çünkü onun o ısrarla tuhaf görünmelerinin hepsi, diğer tuhaflıklar, yani benzerleri, gelip de kendisini bulsun diyedir.

“Sevdiğim bir kız vardı…” anlatmaya başladı bizim façalı. Hiç şaşırmadık, hikayenin başında neme lazım, mutlaka sevilen bir kız bulunmalıydı. “Ben kokainmandım, bu kız da işte çalışıyordu. Sonra param kokaine yetmeyince itirafçı, ihbarcı oldum. Karakola da girip çıkmışlığımız vardı hani. Bir nevi ahbaplık oluştu, annadın? Ben giriyorum, çıkıyorum, birilerini söylüyorum filan… Gel zaman, git zaman…”

Zaman böyle durumlarda pek hayırlı yönlere akmaz. Bu hikayede nereye akmış, gelin dilerseniz façalıdan dinleyelim.

“Bizim kızın bi olayı vardı. Erkeklere gidiyor bu, bazen parasına. Ama para için değil, ablaları var hep çalışıyorlar. Annesi var, dört kız kardeş aynı evde... Bu bazen bi dönercide yemeğine gidiyor adama, annadın? Ben kapısında bekliyorum otelin. Çıkışta tutup diyorum, neden yaptın? Bişey demiyo, bakıyo öyle yüzüme. Ağlıyo filan… Böyle bir, iki… Ben bunu bi gün otelden aldım eve götürdüm. Çıkartmazsam evden diye düşündüm, vazgeçer. O arada tabi kardeşleri polise gitmiş. Alıkoyma var, kaçırma var. Darp da etmişiz, böbreği zarar görmüş, sonra o da ortaya çıktı. Aldılar götürdüler hastaneye ablaları. Ben kaldım evde. Sonra mahkeme oldu, avukatlar falan, hep para annadın? Bunlarda para var, sen bakma. Para var bunlarda, ama niye öyle yapıyorsun o zaman değil mi? Gitme adama. Yapma. Ama yapıyor, gitmiş kafa, annadın?”

Hikayeyi dinlediğim vakit, ne yaşandığını tam olarak bir türlü anlayamadığımı hatırlıyorum. Bir adamın façalara, bir dudaklarının iki kenarında topaklanan tükürüğün giderek büyüyüşüne, bir de beni aslında hiç görmeyen gözlerine bakıyorum. Hiçbir şeyi aklım tam almadığı için de, kafam o an rahat. Ne duyduğumu, kimden duyduğumu daha sonra düşüneceğim. Bunun için yıllarım olacak.

“Mahkeme ne oldu?” sordum bir bira yudumlamalık suskunlukta. “10 yıl verdiler, Perşembe gireceğim.” dedi façalı. Bu cümle o gece aramızda akan son cümle olarak, DJ’in çaldığı şarkıların etrafında bir süre dolandı. O esnada “Burda ne yapıyorum lan ben?” sormuş olmalıyım kendime. Çünkü çok gençlikte bile, sorulur böyle şeyler. Şayet yeterli derecede sert bir yüzeye çarpıldıysa… Bir Beyoğlu, bodrum katı barının tuvalet fayansları kadar sert, soğuk ve tiksinti uyandıran ıslaklıkta bir yüzeye mesela...

O gece nasıl bitti hiç hatırlamasam da, ne façalıyı ne de DJ’i bir daha görmediğimi biliyorum. Peçeteleri de bir taşınma esnasında atmış olmalıyım, zira yıllardır evde karşılaşmıyorum. Şimdi, yani o geceden aşağı yukarı yirmi yıl kadar sonra, iki şeyi daha biliyorum. Bir; şiir öyle yazılmaz. İki; insan öyle sevilmez.

Peki ama nasıl sevilir insan? Doğru bir ölçüsü ve optimum bir şekli, şemali var mı? Senden doğmamış bambaşka bir canlıyı gerçekten sevmenin en etkin yöntemi nedir? Yoksa sevda dediğimiz eve davetsiz gelip, uzun süre dışarı çıkartamadığın için, sana aklını oynattıran bir kara sinek midir? Ve en nihayetinde, sineği gazete kağıdıyla yere sermeden, bu azap geçirilemez midir?

İşte bunları düşünmek için, o peçete kağıtlarına şiir yazan ponçik kızın epey vakti oldu. Birilerini sevdi, sevilmedi, yahut verilen miktarı kendine yeterli göremedi. Bunlar için arada kollarını havaya kaldırıp, isyan da etti. Sonra o haliyle boş bulunup, gövdeye ve çeneye esaslı darbeler aldı. Ama bir şekil, bir yol, bir racon misali üstelik, o nazik ölçüyü tutturmayı sanki hiç öğrenemedi. O -sözde- aşk uğruna çürütülen böbreğin sızısı kaldı hep bir tarafında. Ve kimi sabık aşklarına sabahın sekizinde telefon açıp; “Böbreğini versen yetmeyecek!” diye de inledi.

Halbuki kimse böbreğini, dalağını, kalbini, ciğerini, yani ivedi organlarından hiç birini, feda etmemeli aşk için. Aman sakın! En fazla belki bir serçe parmağı verebiliriz; şayet çok sevdiysek… Yahut sağ diz kapağı feda edilebilir; aşkımızdan öle yazdıysak filan… Latife ediyorum. Aşk bedensel bütünlüğü de, zihinsel huzur kadar zedeler, ammena. Yine de konu feda etmek olunca, en başarısız ilişkiler, birinin sürekli kurbanı oynadıkları oluyor. Biri saçını süpürge etmeye görsün, sanki diğer herkes oracıkta kel kalıyor.

İşte bu sebep, hayra yorun bitişleri, o son konuşmaları, vedaları… O bir türlü unutulamayan, ah ne acılar ve badirelere mal olan sevdicek karşınıza çıktığında, alttan almayın. Ve şöyle diyiverin, o zamansız gidene, kıymet bilmeyene, aldatana, hak yiyene, artık size ne ettiyse hergele…


“Bilirsin tatlım, Kadıköy’ü çepeçevre ve bir kalemde, yakardım senin için. Şimdi sadece sigaranı yakarım. O da imkanım olduğundan.”

Sonra şayet eğer varsa, masadaki peçeteleri de yakın; kimse üzerlerine kötü bir şiir yazmadan.
Bakın, o harbiden havalı olur.


* Aksi Dergi Nisan 2018 sayısında yayınlanmıştır.

biterken,
pazar sabahı, radyo eksen'de kendi programımızı dinliyorum.
bu sabah çok ağladım, niye hiç bilmiyorum.
"üzgün insan kötü, neşeli insan iyidir" diyor osho. sakalından utan osho. ya da ben osho okuduğum için sizden mi utansam. boşverin lan ne utanıcaz. 
beni okuyorsunuz ya ,sizi çok seviyorum.
Kuğulu Park'ta in, cin ve bi takım öredekler top oynuyor
Tunalı Hilmi Caddesi’nde, gecenin bir buçuğunda, Duman şarkıları bağırarak koşmamın bi nedeni olmalı. Gören de bu şehrin yerlisiyim sanır. Gören, pek çok şey sanabilir aslında. Oysa ben otelin yerini bulmadım sadece. Otelin yerini bulamayınca kendimi Kuğulu Park'ta buldum. Ve (bunu itiraf etmek biraz canımı yakıyor ama) kuğular bu işten hiç hoşlanmadı.

Parkta in, cin ve bir takım ördekler top oynuyor. Parkın girişindeyse ekip aracı, nam-ı diğer amcalar… Kimlik sorsalar mesela, yahut niye bangır bangır “giderek dağı duvarı aştığımı” sorsalar, verecek cevabım yok. “Salya sümük ağlarım herhalde” diye düşünüyorum çünkü kadınım. Ağlamak bizim en kuvvetli silahımız değil miydi ayol? Sanki ağlayarak kendimizi sevdirebildiğimiz tek bir canlı olmuş gibi…

Ağlayan bir kadını annesi bile sevmez. Gelin bütün bu konuları açık ve net konuşalım. En fazla der ki; “Boş boş şeylere gözyaşı dökme, ayağına da terlik giy!” Anne olsam aynen, bilfiil, kelimesi kelimesine ben de bunları söylerim üstelik. Ama değilim. Olmaya da niyetim yok. Çünkü bilirsiniz; gecenin bir buçuğunda, Kuğulu Park’ta sarılmam gereken Akağaçlar var benim. Evet, ah, evet. Ben biraz serseriyim.

Kuğulu Park’tan günler önce başka bir parktaydım. Yaklaşık 450 km uzakta, Kadıköy Yoğurtçu’da… O gün canım sıkkındı. İnsanın canı tek kolunu kopartıp, o kolla kendini dövmek isteyecek kadar sıkılabilir bazen. Bişey ister mesela, onu kanı çekilerek, hücreleri büzüşerek ister de, olmaz o iş. Olamaz. Olmayacak şeyler istediğini kabullenmemek, insanın temel özelliklerinen biridir. O yüzden parklara gider, yağmurlarda mahsun gezer insan kişisi. O parkta yaşadığı hatıraları yad eder, ağlak ve kederli. Belki birini öpmüştür orada. Belki birini öpmeyi canı çekmiştir; en masum ve içten haliyle kanının. Ama akacak kan yerinde duramamıştır en nihayetinde. Masumiyet parkı terk etmiş, geriye sadece sağlıkları ve yaşam kaliteleri oldukça şaibeli evsiz amcalar kalmıştır.

Evsiz amcalar da insan. Bunu söylemem ne denli acımasız, çaresiz ve yalan. Hiç, bir evsiz amcayla, iş arkadaşın gibi, ne bileyim eltin gibi, kaynın gibi vakit geçirmişliğin var mı? Ancak öyle bön bön bakarsın amcalara ve dersin ki; “Ben deliyim herhalde. Şu sağlıklı, şu göreceli olarak varlıklı halimde, hala kendime acıyorum. Ama bak, ne hayatlar var! Hem de ne hayatlar var!”
İşte böyle arsız arsız geveleyerek, ibret alırsın. Yahut aldığını sanırsın. Halbuki evsiz amca hem aç, hem harman. Neyse… Harmanlık, hele de sevdaya harmanlık nedir, biliyorsun en azından.

Evrenin henüz keşfedemediğimiz gizemleri kadar tuhaftır; olacak şeyler, olması hayırlı şeyler arzulamaz her zaman insan. Hayırını şerrini, gireceğini çıkacağını, kendine ve etrafındakilere neler edeceğini zerrece umursamadan ister bazen. Kimi şeyleri... İşte bu mesnetsiz halet-i ruhiyeye ihtiras denir. Kirli, coşkun bir sudur bu his. Üstelik hangi yöne akarsa aksın, ister Japon, hatta Alman altyapılarıyla karşılaşsın, yine de taşar, sel olur, ortalığı berbat eder ihtiras. Tarzı budur, karışılmaz.
Ve parklar, ekseriyetle kış gecelerinde ıssız ve serin olur. Tehlikeleri çeşitlidir lakin benim karşılaştığım en büyük tehlike, yine kendim oldum o günün sonunda. Akağaça sarıldıktan hemen sonra, beş metre sağımda onu gördüm. Gençliğimi…

Bedbaht değildi, mutlu da sayılmazdı. İşin en tuhafı, beni gördüğüne hiç şaşırmadı. Dedim; “Kızım çıldırdın herhalde? Burada işin ne? Hava eksi beş derece, farkında mısın?”
“Ben pek üşümem yaa!” cevapladı beriki. Üstüne başına baktım; epey de inceydi. “Gençlik işte! Kafa yok ki kafa! Tek yumurtalığı eline alınca görürüm ben seni…” diye düşündüm ama üstelemedim.
Çok da uzatmadan karşılaşmamızın heycanını, eski bir dost gibi yanına oturdum gençliğimin. Sanki koca evrende bizi bizden çok sevip anlayacak, koruyup kollayacak, o gece bağrına basacak başka kimseler yoktu. Gerçi tüm bu şevkate dal vermiş Akağaçlar, tepemizde dikilmeyi sürdürüyordu. Onların suskunluğuna sığınıp, biz de ince ince susuştuk bir süre. Sonra sessizliği gençliğim bozdu.

“Kırk tane kediyle bir evin içinde ölüyorum ve cansız bedenimi kedilerim yiyor, di mi?” sordu ters ters.
“Yuh, amk. Yuh!” dedim. “Senin bana hiç mi itimadın yok?”
“Olsun mu?” terslendi, beni baştan aşağı tek kaş havada süzerek. Kendimi niye sevdiğimi bir kez daha hatırladım. Delirdiğime emin olduğum anda bile, hep bi şaka peşinde koşardım.
“Sadece” dedim, bunu dedikten sonra bi süre susup, hızlı hızlı bir sigara sardım. Arap kağıdı kurumuş damağıma yapıştı da, çaktırmadım bizimkine. Neden sonra lafa girdim, kendimi tüm zamanlarımda teskin etmek istercesine…

“Sadece tekrar, tekrar ve tekrar, üstelik her seferinde öncekilerden biraz daha derin, bi tutam daha  kanının orta yerinden aşık oluyorsun. Her seferinde kendini kaybedip, sonra gece yarısını az geçe, bütün prensesler evlerine döndüğünde ve tüm  iyi çocuklar uyuduğunda, yeniden buluyorsun. O yani… Kediyi de bırakıyorsun bi noktada. Buna sen bile inanamıyorsun üstelik.”

Dedim.

Güldü . Gülüşü sevdiğim her şeyle, o en çok kalbimi yaranla, ihtirasın adıyla, içimdeki tüm gölgeler ve aydınlıklarla aynıydı; korktum. Uzun süredir korkmuyordum.
“O zaman” dedi. “İntihar etmiyorsak yani, çünkü etmemişiz belli, bi çay mı içksek? Hava hayvan gibi soğuk.”


* Mart 2018 sayısında, Masa Dergi'de yayınlanmıştır.

biterken,
bu yazımda borges'e selam çaktım. borges dedi ki; beni bu menşından çıkarın.
çünkü selam çakmanın biraz da emizlemek olması, akuzlamak olması...
benim yazıyı yazıp yolladıktan sonra bunu fark etmem...
ama her sanat mercan resifi gibi, birbirinin üzerine yapışa yapışa kendini inşa etmiyor mu zaten?
gel yapış bana okuyucu; sensiz yapamam bilirsin.

Epeydir, ama epeydir, kadınlarla komik bi'şiyler yapmak istiyordum. Çünkü yıllar boyunca hep erkeklerle komiklik yaptım ve kusura bakmayın beyler ama bi noktada baydım.

Komik adamlar nefistir. Onlarla zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız. Aklınızı hep neşeli şekilde delirtirler. Yoksulluğun can sıkıcılığını, trafikte kalmışlığı, metrobüste konserve olmuşluğu, pek çok sıkıcı filmi ve kimi konserleri, aşırı yorgun günleri, evde kutlanan bilumum önemli hadiseyi, epey rahatlıkla, kurtarabilirler.

Komik adamlar korkunçtur. Bi kere susmak nedir pek bilmezler, her lafa atlar, yahut en kritik anlarda doğrudan ortaya doğru patlarlar. Sadece etrafı kritik edeceklerini sanırsanız, oy oy, elbette yanılırsınız. Komik adamlar sarkazm ile can yakar, cerrahi şakalarla oracıkta böbreğinizi elinize tutuşturuverirler. Uyumaz da bu sinsiler, yeminle. Su uyur, bunlar uyumaz. Böyle kunduz elleri çenelerinin altında, bi açık verin de, lafı 90'a ateşlesin diye bekler dururlar.

Yani özetle, benim komik adamlar ile olan aşk - nefret, haset - sidik yarıştırma halim ezele, ah rabbim çok ezele dayanır.

(Lisede sadece Cem Yılmaz şakaları anlatan saygıdeğer manitam Özgür. Burada hep beraber, bende açtığın "başkasının şakasını yapmak komik değildir." travmasının ekmeğini yerken, seni saygı ve pek de yoğun olmayan bir özlemle anıyoruz.)

Ehem.

Ne diyordum?

Evren sesimi neredeyse 10 yılda duydu ama duydu, şimdi, hakkını yemek istemem. Standup sayesinde bir takım komik kadınlarla tanıştım. En başta aralarından bazılarına hafiften kıl olduğumu itiraf etmek zorundayım. Ben ne Kadıköy yapımı Seinfeld'lerin elinde şişmiştim de, gelmiştim o noktalara... Senelerce 6- 7 erkekle, tam 6-7 adet sahneye çıkmaya hazırlanan komik adamın testosteronuyla, durduğum yerde top sakalım çıkmıştı.

Nihayet sahnedeki tek kız değildim ama rahat edemedim.

Aslında niyetim hepsini tek tek dışlamaktı. Olmadı. Bi şekilde kanıma girdi bu zilliler. Size onları biraz tanıtayım mı? Kesin bunu okuyunca böyle hem ağlamaklı, hem kızgın, tuhaf duygusal hallere girecekler. Ay allahım. Bakın bunu komik adamlarla yaşayamazsınız. Komik adamların duyguları 5-7 çeşit sivri şakanın altına ustaca gizlenmiştir.

Ma Görlz - Çok da Fifi 

Fakat Kim Bu "Çok da Fifi" affedersin?

Meltem Parlak: Kulis geyiğinin efendisi. Ben onun kadar zengin kelime dağarcığıyla nükte yapan kimseyi tanımadım. Ki neredeyse hepinizi tanıyorum saygıdeğer tipsiz komikler. Meltem bi de üstünüze afiyet -bir yorumcumuzun dediği gibi- bir nihai ürün; yani güzel. Gerçi sarışınlık onu yordu, hissediyoruz. Onun dışında, azarı meşhurdur. Meltem sizi bir azarlar, donunuzu filan unutur kaçarsınız. "Acınacak haldesin, yeter artık!" repliği ile ünlenmesini bekliyoruz. Bir de kitapları var, onları alın. Of daha Meltem üzerine destan yazarım. Üstü laik - ulusalcı teyze kaplanmış, New York'lu Yahudi bir komedyendir kendisi. Yaşını bi gösterir, aklınızı yersiniz.

Hande Yögen: Ben bu insana ne ara, nasıl oldu da kıl olmayı becerdim acaba? O günden beri içgüdülerime hiç güvenemiyorum. Dolu yağsa sokağa koşarım, fırtınaya balıklama dalarım. Çünkü belli ki bende öyle bi kafa yokmuş. Neyse. Bu kişi dünyanın en iyi insanı olmanın yanı sıra çılgın gibi Instagram'ımıza story eklemesiyle ünlüdür. Her gösteriden onlarca fotoğraf çekmese hasta oluyor. Çekince de hasta oluyor. Tam anlamadım. Ama sayesinde milyartirilyonlarca sahne fotoğrafım oldu. Bakın erkeklerle komiklik yaparken sevabına yaa, Allah için yaa, fotoğrafımızı çeken bir kişi yoktu. Hep karanlık dönemler onlar bu sebeple. Hande'ye dönersek hep diyorum, grubun ruhani lideri. Ekibi sanki bana yönettirip, beni o yönetiyor gibi, böyle mistik güçleri filan var.

Aslı Akbay: İngiliz. Aslıyla mahçup oluyoruz konseptinin Aslı'sı, çok acayip bir insan. "Beni lezbiyen sanıyorlar ama ben gay bi erkeğim" diyebilecek, sonra da üzerine bir porsiyon beyin söğüş yiyip, ağzını silip kalkacak, sonra da motoruna atlayıp gidecek denli delikanlı. Watsapp grubuna kalp filan atmayı yeni öğrendi. Bebişim yazarken geçende az daha inme geliyormuş, kaykayla acile taşımışlar. Ah, tam soğuk İngiliz bi espri oldu. Faak. Aslı'dan çok şey öğrendim; doğru tonda bloodyhell demeyi, bazı şakaların insanı ne kadar şaşırtabileceğini, deliliğin ekstrem sporla yenilebileceğini ve iyi kalbin hep baki kalacağını.... Ha bi de, ne yalan diyeyim, Aslı'dan sert vuran erkek komedyen bi Alicem Yurtseven'i bilirim. Manyak bunlar affedersin.

Şirincan Çakıroğlu: Sincap mı desem, kunduz mu desem, böyle bi kemirgen gibi, ama sürekli seksi, hep bi kedi gibi oyuncu... Bitmiyor efendim, bitmiyor... Bi enerji geliyor buna, gitmiyor. Bazen kanaryalara yaptıkları gibi, Şirincan'ın üzerine örtü atıp susturasım geliyor. O da kuliste benim iğrenç biri olduğumu düşüyor, haklı. Öyleyim. Hiç sevmem kuliste cıvıklığı... Bi tek sarılmaca-hug up yaparken memeleri tokuştursak, bana o kadarı yetiyor. Bakın buna o kadarı yetmez. Yakalarsa sizi doyasıya ovazlar. Hem sizi, hem seyirciyi. Muhteşem bi ovazlamacıdır kendisi. Pardon doğaçlamacıdır kendisi. Çişi sıçratan vajina taklidini görseniz, ki bi gösteriye gelirseniz görebilirsiniz, fenalaşırsınız, orası kesin. Ama gülmekten. Şirincan muhteşem bi ayrıntısın yaa... (Şirincan bunu okuyunca infilak edecek kesin. Keh keh keh!)

Buse Sinem İren: Alem onu Laz Kızı Buse diye tanıyor ama bizim için atarın, dansın, kopmaların şahı. Buse tıpkı bir kamikaze gibi eğlenir, sahnedeyken ve inişte, insana yüksekten çarpar, afallatır. Gülmekten katılan seyirciyi pek az komedyende görürsünüz ve Buse, bunlardan biridir. Bi yerde Buse varsa mesela, ses seviyeleri yeniden tanımlanır. Kahkahası gösteriye çıktığımız mekanın büyüklüğünden ve kalabalıklığından bağımsız olarak, 200 metrelik alanda rahatça tanınabilir. Çapkın, hınzır, sevimli... Özetle, hayat bi bilgisayar oyunu olsa, oynamak isteyeceğiniz karakterdir. Macera buna koşar, genç tabi, olacak o kadar. Gençliğini arada kafamıza vuruyor ama sonra gece 3'e doğru otel odasına sarhoş gelince, pek bi uysal, pek bi bebek gibi oluyor. Kıyamıyoruz. Nebleyim.

Çok mu övdüm, az mı dövdüm bilemem. Bizim standup ekibi bu şekil.
2 senedir beraber sahneye çıkıyoruz, 100 gösteriyi geçeli 1 ay oldu. Gelip izlemediyseniz hala, artık o sizin ayıbınız. Çok iyi bir okursanız (ve uslu da olursanız) kapıya adınızı yazarım bu arada. Neden olmasın? (Gösterileri takip için al bak bu Feys, bu da Insta. Tıkla git aşkım. aa Deniz'cim sadece seni takip edicem diyorsan, ona da ok. Böyle gel.)

Onun dışında, yazının başında Meltem Hanım'la videomuzu gördünüz. Kendi kafamıza göre komiklik yapmaya hevesli olduğumuz YouTube kanalımız açıldı. Bu video dışında, bir takım moda tavsiyeleri, Oyunculuk Teknikleri, Laz kızı Buse'nin assolist oluşları ve halaylar eşliğinde yakışıklı stalkladığımız Fifi Gurme gibi programlar var. Daha da kimbilir neler olacak, hayırlısı.

Ben bizzat birey birey hepinizi bekliyorum. Bunca yıllık hukukumuz var sonuçta... Şayet gelirseniz ses edin. Edebiyat severlerin katılımına göre "Merhaba Cahiller" diye sadece kitap anlattığım bi program filan yapmayı düşünüyorum. Ki taşlanayım. Ay lav linç.

Ay bloguma yazmayı nasıl özlemişim...
Ev arada çıkıp, sonra dönebildiğinde, her zamankinden daha güzel diil mi ya?

biterken,
editlerimle geldim. 
ev sahibi kirayı 3,5'a çıkarmak için tebligat göndermiş. hukuki bi şekilde tebligatla sigara yaptım, gömüyorum. 
kış nasıl geçti, anlamadık ama pembe manyolya tomurcuk vermiş. camdan ona bakıyorum. 
hayallerimde bi sorun var ama tam neresi ellen işaret edemiyor, sözlen tam diyemiyorum.
burdayız...
Bi barda, tek tabanca, yabancı ve pahalı içki şişelerinin dizili olduğu raflarla bakışıyorum. Raflarla değil, şişelerle bakışıyorum aslında. Pahalı içkiler bakışlarımı üzerlerinde hissediyorlar mı, pek emin değilim gerçi. Yine de yaptığımın bakışmak olduğunu iddia etmek istedim.

Çok değil, iki Jameson shot içip kalkıcam. Çünkü müzik o kadar iyi değil, ayrıca bu gece içmesem de olurdu, ayrıca işim var, ayrıca...

Şişelerle bakışırken, kendimi eğlendirmek için, "Bunların hangilerinden içtim?" diye düşünmeye başlıyorum. Neredeyse hepsinden... Arada tanışmadıklarım da oluyor tabi. Her şeyi de ben deneyemem neticede. Ama denediklerim, tanış olduklarım, durdukları yerden bi hikayeler fısıldıyorlar sanki. Benlen bakışabildiklerine inanan, fısıldadıklarına da inanır, şüphesiz.

Tombul Safari şişesi. Yıllardan 97, liseden yeni mezunuz. Bizim kız tayfasıyla Pınar'ın yazlığı Sarımsaklı'dayız. Annem, tüm kızların anneleri arayıp örgütlediği için, disko iznimiz gece yarısına kadar. Sonrası bal kabağı, eve dönüş ve terasta gündüzden kalan yemekleri siniler halinde gömme keyfi. Zira Pınar'ların yazlığında 2 buzdolabı var. Biri yemekler, diğeri tatlılar ve meyvalar için. Tam bir sefahat alemi... Ve biz bu alemin taze kumruları, ağzı kokutmuyor diye Safari portakal içiyoruz diskoda. Muhtemelen Cheri Cheri Lady çalıyor fonda.

Rafta üstü Rusça yazan bi vokta var. Üfff diyorum, hatırlasam da anlatamam o geceyi. İçinde bir Kanuni motorsiklet, bir cüce ve uzun bir yol vardı. Düşük bütçeli Yüzüklerin Efendisi'ydi mübarek. Şişe Kazakistan'dan gelmişti. Fonda ise kesin Bob Dylan çalıyordu ama ben dinledim desen yalan. Ben de benden iyi bilenlere, isyandaydım zira bi zaman.

En tepede Patron tekillalar var. Ah iğrenç tekillalar. 19 yaşındayız, 24 ayardayız, gündüzleri hala girilebilir Aya Yorgi beachinde yüzüp, - Evet, inanamazsınız ben bu punk halimle ben beahclub'larda büyüdüm. Çoğunu üstüme yaptılar hatta- akşam üstü Çeşme'nin meşhur kumrucusu Şevki'ye düşüyoruz iki araba. Bizi çok seven Şevki, o zamanlar böyle rahat bulunmayan bi şişe tekilla yolluyor bizim site gençliğine. Kız ekibi evlerden çıkarken sweatshirtlerin belinde tuzluk, limon, bıçak, bardak... Fonda en leyminden Sezen Aksu; Bir Kırık Gençlik Hikayesi... (Yarası Saklım imiş adı şarkının. peh) Gecenin sonunda  plajın duşuna sokmak zorunda kaldılar beni. Akabinde odama çıkan merdivenlerde sürünüp, yatağa kustum. Velhasıl Meksika'ya gitmediğim sürece, bi daha tekilla içeceğimi hiç zannetmiyorum.

Şeridıns, hiç sevmem. Amarillo, hem delirtir, hem kusturur. Absinth'ler ise evde çaresiz kalınan vakitlerin, harmanlığın dostu. Çünkü yani ya muşamba, yahut Marilyn Manson olmak lazım tüketmek için onu. Ki biz ara ara olmuşuz demek. Canım, ay em yor pörsınıl cisıs.

Smirnoff'u bi kez bile para verip almadım. Bi takım partilerde beleşe içirdiyse içirdi kendini. Kusuruma bakmasın gerçekten. Adını vermeyeceğim havuzda bi parti, partinin sahibinden ötürü katılımcıların yarısı model. Siz bir grup modeli hiç havuz başında, üstelik üstünüzde bikiniyle gözlemlediniz mi, bilmiyorum. Sümükümsü bi hissi var. Ve sümük şahsınız oluyor. Tuhaf, her neyse... Müstakbel eşimin izniyle, Brezilyalı model bir süt oğlana yazıyorum. "Du yu samba?" filan dedim herhalde çocuğa, Allah canını almasın Smirnoff. Ve haliyle zerrece siklenmeyip, bıyık altından gülüşler eşliğinde, ekibimin yanına dönüyorum. Fonda kesin Violent Femmes çalıyordu. (Ehehehe tabi ki yalan) Add It Up. (Çalsa münasip olurdu en azından)

Cinler bana dokunuye. Ne zaman cin içtiysem yapmamam gereken bir halta imza attım. Sonra artık bi noktada, akıllandım sayarak cin içmeyi bıraktım. Bıraktım dediğim de dün. Ahahahaha. Şaka. Bi keresinde, bi arabanın ön koltuğundaydım. Aracı kullanan yasak elma, prens kabilinden bi gencimizdi. Kendisini öptükten sonra yarı belime kadar camdan çıkıp, bildiğin dosta düşmana karşı uluduydum. Gerçi bunu bana hatırlatırsanız sizinle bozuşurum. O yaz fonda hep Athena - Pis çaldı. Tüm albüm. Öyle de bi yazdı, canı sağ olsun.

Rom tayfasının Allah canını almasın. Sarılyılan dj, ortam Kiki. Kiki dediğinse gece bi saattten sonra interneyşınıl bi metrobüs... Nefes almak isterken etrafındaki en az üç kişiyle cinsi temaslar yaşıyorsun. Ya da dj'in yanında kabinde mahsur kalıyor, dj'ye yağan peçeteleri, lafları, kendisi zerre s.klemediği için güler yüzle karşılıyorsun. Fakat o esnada sabahın 4'ü olmuş ve barmen size aralıksız olarak karaciğerinize toynak gibi saplanan bir takım Mohitolar fişeklemiş. Mohito denizinde Castro'ya selam çakmış, on saniyeliğine saygıdan Kominist olmuşuz. Dj funk, Türkçe rap, Ajda, Let's Dance ve son olarak Master of Puppets diyor. Ah, Allahım neden? İşte bunun ertesi sabahında, düzeltiyorum akşamüstünde, kör uyanmıştık. Ve körlük muazzamdı.

Konyakları tek içmeyi severim. Eskiden böylesi değildim.(Bu blogun büyük bi kısmı sıkı konyaklar eşliğinde, bi elektrik sobası başında yazıldı.) Eskiden, -çok eskiden- Tekel cep konyağı vardı ve onu adi deri postallarımızın içinde taşırdık. Ceplerimiz Antep fıstığı dolu olurdu. Nursel'le postalları attığımız gün, bi daha asla moda olmayacaklarını ummuştuk. Fakat oldular -tipini sktiklerim-. Ben konyağı en çok karlı, elektriklerin kesik olduğu ve evde bir tek pilli radyonun çalıştığı, radyoda da The Black Heart Procession'dan Diamonds in Your Eyes çaldığı bi günde sevdim. Bi de Ermenistan'da iyi konyak vardı. Ama dilerseniz onu başka bi zaman anlatayım.

Gelelim Martini'ye... Bu, bu gece anlatabileceğim son hikaye. Archers ve Martini gibi içkilerin hastası elbette, evdeki şirinliklerin ustası Nursel ablamızdı. Kahkülünü düşürür ve tatlı bir içkiyle, yanakları kızartırdı. Komaya girmeden tam bir hafta önce, gece 2'de, telefon açtı bana. Belki de bana açmadı o telefonu çünkü sesi binlerce kadehin dibinde... "Ay lav yu!" diye bağırdı bi kaç kez, ben de cevap verdim ama sanki pek duymadı. İşte onun ertesi günü bi şişe Martini, bi paket cins sigara ve güzel de bi çikolata alıp, çalıştığı plakçıya gittim. Martini'yi bitirip, gözümüze farlar sürüp, Kimyon'da kebap yedik. Gece rakıyla devam etti. Rakının verdiği yetkiye dayanarak o gece, bana yıllardır söylemediği bi takım şeyler söyledi. Sonra, o kadar sarhoş olduk ki, birbirimizi kaybettik Dunia'da. Hiç vedalaşmadık böylece, çok değil bir hafta sonra artık aramızda olmayacak biricik arkadaşımla.

Velhasıl size sağlam bi içki, yanına iyi bi arkadaş, fona güzel bi müzik, dilinize de koyu bi muhabbet dilerim.

Bazen, çoğu zaman, hayatta bundan fazlası yok.

lav.

d.

biterken,
biraz moral bozmuş olabilirdim niyetim hiç bu değilken.
bi de yazar olduğumu hatırlıyorum galiba yeniden.
fonda çalan parçaların linklerini yerleştirim. bi tıkla dinlemeye git diye. resmen amme hizmeti. sev beni.
viskilerden bahsetmedim, bi gün edicem.

Yüzün Yarısı Saçla Kaplı Selfie
Selfie: (TDK kifayetsiz çabaları) Kendiçekim, çekimim, çekimleme, şahsi çekimleme, çekimleyiş, bireysel çekimleyiş. (Attım elbette hepsini, TDK'ya meraklısı baksın.)

Bizim zamanımızda şahsını sürekli fotoğraflamak diye bişey yoktu. Çünkü biz dediğim, son analog doğan nesiliz. Fotoğraf makinelerinin içinden çıkan filmleri tab etmeye götüren ve hatta tab edilmiş fotoğrafların üzerine parmak izi çıkartmaktan imtina eden, fotoğrafa maddesel bir değer veren son nesil.

Dijital makinelerin doğuşu ilk başlarda, 180 adet torun yahut bayram sofrası fotoğrafını arka arkaya gözünüze sokan annelerin çabası dışında çok ses getirmediydi. Zira o dönemde gençleri fotoğraf sanatına çeken ya da umarsızca iten, sadece bir takım sanatçı siteleri vardı. Ancak selfiesine sanatsal dokunuşlar katabilenlerin kendi suretleriyle sürekli uğraşabildiği yerlerdi oralar. Sanat ayağına dize kadar çoraplı, ağlayıp akmış makyajlı fotoğraflarınızı paylaşabiliyordunuz bu erken dönem selfie çabalarında.

Sonra Facebook geldi. Dünyanın en sıkıcı ve en önemsiz pozlarının albüm albüm internete yüklenişinin, dahası bu çabayı tek layklayanın dayınız olmasının çaresizliği, işte bu günlere dayanır.

Ama işlerin iyice zıvanadan çıkması için, Instagram belasının doğmasını beklememiz gerekti. Ne zaman ki Instagram doğdu, hepimiz aniden sanat fotoğrafçısına evrildik. Etrafta belgelenmemiş kedi, çocuk sümüğü, kahve, kitap, yağmur, medeni Avrupa şehri bırakmadık. Fakat oh beybi, fakat… Nice çabayla çektiğimiz tüm o stillayf hatta haylayf görseller, tüm o seçkinliğimizin belgeleri, Burcu’nun çok güzel çıktığı bi fotoğrafın yerini tutmuyordu işte! Burcu layka boğulurken, bizim manzaramız boynu bükük kalıyordu.

İşte o gün hepimiz acıyı, unutuluşu ve selfie’yi keşfettik.
O manzaranın, o kitaplığın, o kafenin, o şamdanın bi yerine suretimiz, kıyafetimiz, saçımızın o gün aldığı muazzam şekil girmeliydi.

2018 yılının ortalarında bir gün, gelecek nesillere hepimizi kopyalatacak kadar şahsi fotoğrafımızı bırakmış olacağız. Let it be. Let it be. (Liasez faire, laisez passe de denilebilir buraya. Mmmff frankofonluk)

Şimdi dilerseniz yoğun, ama civa kadar, yahut Metin Hara felsefesi kadar yoğun ve bilimsel çabalarla hazırladığımız, “selfie çeşitleri” dosyasını açalım. Doyasıya içselleştirdiğimiz selfie kavramını, bir de anlamlandıralım.

Şimdiden söyliyeyim, benim altta bahis açacağım tüm bu şekillerde/şukullarda selifie'lerim var. Sonra “Bağa mı didin?” şekli, aramızda manasız husumetler çıkmasın. Çünkü "Sağa dimedim." Yani. Şahsi olarak.

Selfie'ler ve Anlamları

Omuz Üstünden Selfie: Selam. İnanmazsınız, benim içime bu sabah kahvaltıda şeytan girdi. Az beklersen kafayı tam tur bile döndüreceğim. İşte asıl o vakit selifie’yi tersten göreceksin. Belki de dine döneceksin.

Çok Yakından Selfie: Burnum düzgün (muhtemelen gözlerim de renkli) lakin g.tüm kamyon kasası gibi. Tombulluğumun tamamı kadraja sığdıramıyorsam suç benim mi?

Sporda Selfie, Göbek Açık Selfie, Hatta Bikinili Selfie: Yüzümü bi kenara koyalım, vücudum daş gibidir. Bu konuda herhangi bi şüphesi olanı, yakın çekim kas selfie'm ile tokatlarım.
Dağılabilirsiniz. (Ya da spor hocam hepinizi döver. Çünkü dövebilir bence.)

Tanga Bikinili Selfie: Rus'um ben. Bazen de Brezilyalı. Ve sana gelmem.

Ünlüyle Selfie: Beybim benim ortamım belli. N’aapcaktım, senlen mi selfie çekilecektim? Ka’moon. (Bu selfie türünün en şifalısı elbette, rükuya varmış bir top modeli, belinden kavrayıp uyluğundan öptüğünüz selfie'dir. Ama zordur. İnce iştir. Bilimseldir.)

Lüks Mekanda Selfie: Eee, benim ortamım belli demiş miydim? Demiştim. Peki arkamdaki kristal avizeyi gördün mü? Hee. İşte o sana girsin. Çünkü hesap da bana girdi.

Deniz Kenarı Selfie: Birazdan bir şiir yazacağım ve sen beni terk ettiğine çok pişman olacaksın. Ayrıca şiir sokakta. Martı ve hüzün. Yağmur ve nem. Hı hı. Nemlilik; aşkın olmazsa olmazı bence.

Dekolteli Selife: Çaresizim. Şaka şaka o kadar da çaresiz değilim. Çünkü destekli sütyen diye bişey var.

Manitalı Selfie: İlişkimiz çok fotojeniktir. Ayrıca bu bay/hanım benimdir. Herkes ayağını denk alacak ulen!

Sandalyede Ters Selfie: Beni 20 yıl önce Candan Erçetin’e benzettiklerinden beri kendime gelemedim. Ayrıca tuhaf bi kalça rahatsızlığım var, Allah kimseye vermesin.

Hayvanla Selfie: Şirinim. Sıcak, sımsıcak, tatlış biriyim. Sen de bana böyle sarılmak istemez misin?

Yüzün Yarısı Saçla Kaplı Selfie: Selam, ben kısaca D. Ö. Yüzümün işe yarar kısmı hizmetinizde. Daha ne istiyorsunuz bilmiyorum. Hayır, özenle örttüğüm kısımda bi sivilce var, sanırsın üçüncü bi göz. Sanırsın Total Recall'da adamın karnından çıkan diğer adam. Uyyy. Sen de fenalaştın di mi?

Bereli ve Kapişonlu Selfie: Bu sezon mutlaka bi adet çekmeniz, altına da Ezhel’e gönderme yapmanız gereken selfie. Lütfen bu konularda duyarlılığımızı kaybetmeyelim.

Partilemeli Selfie: Gencim ben. Henüz sarhoş, ağzımın burnumun kayık çıktığı fotoğrafları önemsemiyorum. Ciddi bi ilişkim ya da işim olduğunda hepsini silicem tabi.

Çalışırken Selfie: Bugün "hayaller - hayatlar" konseptinden ekmek yemeği düşünüyorum. Çünkü bu şaka daha bitmez, bitirtmem. Niye? Çünkü hayallerimizin hiç biri olmuyor. Çünkü çok acı var ve ben bir ofisteyim. Çünkü şu sıralar depresyon aşırı moda. Pardon ya... Fotoğrafın altındaki açıklamamı buraya yazmışım. Hızımı alamadıysam demek.

Kocişle Kahvaltıda Selfie: Akşam yaşadığımız cinsellikten sonra sabahına yumurta kıracak halimiz kalmadı. Biz de kalktık buraya geldik. Serpme kazık en sevdiğimiz menü. Moda'ya da bayılıyoruz.

Burning Man Selfie: Dünyanın en kopuk festivalindeki tek ayık insan benim. Yanında fotoğrafçı taşıyan tek manyak da benim. Manyağın harman olduğu yerde bu kafaya geldiğim için kutlayacaksınız beni! Ahahayt! Dağılın lan fakirler.

Ay yoruldum.
Ben bu gözlemi yapmak için kaç selfie incelemek zorunda kaldım biliyor musunuz? HA! Kaç genç ve güzel ve fit insanın profilinde, hücrelerimden genetiğime her konuda varlığımı sorguladım...
Ömrümü yedi amk Instagramı, ömrümü!
Onun story'si bunun yan bakışı derken ciğerlerim söndü. Ama tüm bu çabalar hep sizin için, eğer hala kaldıysa sevgili KLBHE okurları.

Şayet bahis açılmasını istediğiniz başka selfie'ler, ya da sosyal medya eyyorlamaları varsa, yoruma yazın. Pucca gibi ben de bloga döndüm bu yıl. Tabi o, zengin ve ünlü ve anne. Bense "epey bi meehhh" ama olsun. Herkesin hayatı kendine.

Hadi, öperim ve severim. Bilirsiniz.

biterken,
okumayan nesil için bunun videosunu da yapıcam. onun dışında, beni tanıyan için, çok enteresan bişey yok. bazen ergenliğim geçiyo sokaktan. lan, diyorum sen hala mı serserisin? fiti fiti kaçıyo ben bunu sorunca. ardından miyavlıyorum. 
Evin içi zamanla doldu.
Zaman dokunulabilir oldu, hatta ısırdı. Zaman şakaya dönüştü, yetmedi birileri buna güldü. Zaman kendini 4. boyut, 2. Süleyman ve eski bir sevgili olarak atadı. Zaman küfür kıyamet kapıya dayandı, üstüne bi de sigara yaktı. Zaman kumara, tarihe, marihuanaya ve su kayağına alıştırdı. Gözleri kör edip, on çift göz, bir o kadar da kulak verdi. Yine de kimsenin ruhu duymadı. 

Zaman nekahete dönüştü; yara bandı ve antibiyotikli pomat... Zaman yaramıza sıvandı. Zaman elindeki anlamları sündürdü, sersemletti ve sonra dönüp güzel bir kızın adını İlyada koydu. Kız destana, destan zamana direndi. Zaman zamansa anlayamadığımız kuşaklar üretti, sari gibi en az 6 ve 7 metre. Sarındık renklere, zaman renkler, kokular, billur sular, kirli de sular, karanlık leş sular, hepsini birden içti. Zaman şişti ve kendinden memnun kaldı.

Zaman telefona baktı kendini geçirmek için. Anlarmış gibi yaptı ve yavru bir kedi gibi merak etti olan biteni. Sonra saniyesinde ilgisi dağıldı. Zaman aptallığa güldü, çok güldü ve bunu yaparken IQ’su 5 çıktı. Zamanın kokusu sindi nihayet, nihayet kalbin gerisinde bir kuytuya yerleşti, gerindi, salak bir kumru gibi, çünkü kabul edelim kumrular da biraz salaklar, evet o kumru gibi kafasını ileri geri sallayarak kur yaptı. Etrafta kur yapılacak kimse olmamasına ise, yine en çok kendi şaştı.

Zaman kaşıntıya dönüştü. Su çiçeğinde basan, iç kıyan kaşıntıya... Güldü yine, bereket güleçti. Ama çok kaşındığı için bi temiz sopa da yedi. Zaman tüm kıtalarda kendiyle oynadı sırf meşruiyetine, ikna etmek için insanlığı. Zaman kimi geceleri ve sıkıntılı öğle üstlerini terörist gibi bastı. Sabahları kurşuna dizdi, sorgusuz ve sualsiz. Mahkemesi, muhakemesi ve öğrendiği yeni kelimelerle boncuk boncuk dertlenmesi, anlına düştü ter gibi. Nem gibi. Bir çocuğun top teptikten sonra vücudundan sızan buğu gibi nefis ve sade. Zaman bize iyilikler ve fenalıklar etti; gerçek bir dost olduğu anlaşıldı böylelikle.

Zaman yaz yağmuru gibi, oh dedirterek başladı, şaşırtarak bitti. Bir kamera önünde durdu, “Bu senin için iyi mu?” diye sordu seyircisine. Şaşırmak istedi, şaşırtmak istedi ve bunun için yüzlerce, binlerce, milyonlarca aynı güne kendini kilitledi. Bu yavşaklığıyla üstelik, pek sağlam alkışı hak etti. Çünkü aynı günler, illa ki aynı günler, insanın delirmemek için damarlarında bulduğu yegane kudretti.

Zaman uyandı ama eve gidemedi. Sokak onu sevmedi, ağaçlar burun kıvırdı ve pek de hareket etmeye muhtaç olmayan, diğerleri izledi onu. Zaman hareketsizlerin yanında ezik, gençlerin yanında lüzumsuzca entel kaldı. Ve klasik caz dinlettiği, bir de beklentileri bir türlü karşılayamadığı için, büyümeyi bekleyenlerin içini sıktı.

Zaman nemden öleyazdı yağmurlu bir Ağustos gününde. Şemsiyeyi büyük oğlunun eline tutuşturup, kendi ıslandı; şefkatten değil, başka türlüsünü bilmediği için. Ve başka türlüsünü bilmediği için yaptığı diğer her şeyler, hesabına manyaklık olarak yazıldı. Halbuki en çok o zaman, öleyazdıktan ve donuna dek ıslandıktan sonra hala sevmeyi becerebildiği o yegane anda sadece, aklı başındaydı. Bereket bunun hiç farkına varılmadı.

Zaman kendini sevdi sonunda; bahtına nakşettiği tükürükte buldu huzuru. Tuz ruhu, Arap sabunu, amonyak, zefiranlı su… Zaman ne ettiyse temizleyemedi, kötü bir müzisyenin kalbini kıran kirli ruhunu. 

Nihayet ambulans yetiştiğinde, kendiyle yorarak kaç nesli perişan ettiğini hatırladı zaman, ah kör olmayasıca zaman. Gerçi unutmuş da değildi. Yorgundu sadece, sedyeyle taşındı. Teyze sandılar amca çıktı. Bir kez daha ölmeyişi üstelik, herkeste büyük kafa açtı.


biterken,
yemek yemedim, uyumadım, inattan da değil valla. serserilik geldi çünkü zamandan hemen sonra. evde bana oturacak bi götlük yer kalmadı. kalktım ben de size geldim. yani maniniz yoksa... çünkü sevgili okur, evdesin gibi, ışığın yanık.

dediim gibi
Size erken gelmiş bir orta yaş krizinden bildiriyorum bu sene. En son geçen sene bildirmiştim buralardan. Bu kriz fırsata dönüşür mü, yoksa bizi 50 sente muhtaç mı eder, onu yazının ilerleyen aşamalarında beraber görelim dilerseniz.

Bu bir doğum günü yazısıdır ve bu terkedilmiş kasaba görüntüsündeki bloğun en eski adetlerindendir. Ayrıca rica edicem unutturmayın. Tekrar yazıcam buralara...

**

Hayattan bi'şey öğreniyor muyum, yoksa renkli, değişik vagonlu bir trenin bitmek bilmeyen geçişi gibi kendisine seyirci mi kalıyorum, emin değilim aslında. Çok saçma vagonlar da oluyor. İnsanın üstüne atlayıp sağını solunu kurcalayası geleyor. Sonra o vagon nasıl ediyor da seni sırtından pat diye atıyor? Hep muamma buralar.

Her şeye vakit yok. Tüm vagonları gezemezsin. İstediğin tüm kitapları okuyamaz, içinde erimeye teşne olduğun tüm denizlerde yüzemezsin. Büyüdükçe, öncelikler giriyor hayatına. Öncelikler, kimden doğma, kime dayatma, nasıl da basıyorlar "önce ben" diye boğazına? İşte oraları dilersen çok karıştırma.

Ama işte kendini sevmeden ne sevsen, o sana yabancı, kendine hayran... Kendini bilmeden kimi öğrensen, o senden bi haber, sen ona doyamayan... Bi genç kız vardı bu sene, bana bi barda "Tatmin nerede?" diye sorduydu. Masadaki yakışıklıya yanıktı galiba, beni de rakip mi sayıyordu?

Dedim "Tatmin na burada." Gözümle elimi işaret ettim; koca bi nah. Öyle sahnede, öyle laykta, öyle şakşakla gelmez o hal. Sevildim sanırsın, hayran bile kalınırsın, elini öptürür, gözünü süzdürür, yine de herkes gidince kalırsın, tıpkı bi mal. Çok sevdim sanırsın, ayılıp bayılırsın, duvarlara yazarsın sloganlar falanlar. Sonunda sis dağılır, dağılır gece ve ne kazandın otur bi bak lan?

**

Zaman bi paravan, açılır her gün. Ardından çıkanı beğenmedin. Yaşama o günü istersen. İptal et, salla gitsin. Peki güzel denyom sen bu reddi, daha kaç kere kullanabilirsin?
Zamana tütünü yapıştır, kanıyo bak. Yarana gogoyu yapıştır, başın kabak. Gökyüzü üstünde açılır ama sana vaatleri kuşlardan uzak... Yem koy balkona, tek çaren bu. Kandır zamanı, besle karganı ve sıçsın... yazgına.

Yazgın diye bi dalga, yok bu arada. Kim kandırdı seni bilmem. Hangi vaadi aratırken, denk geldin bu ucuz frikiğe? Elini kaçırdın, elin yanar diye. Kaykıldın tembel bi hiçliğe. Görmedin baharı ve yazı bile. Aklında tilkiler ama hepsinin cinliği veresiye...

**

Yüklerin var. Tüm geçmişlerden. Ölülerden ve dirilerden. İnşaat izleyen emekli albay gibi, bitişine bakıyorsun bi'şeylerin. Ellerin arkada kavuşmuş ama her konuda var yine şikayetlerin. Kendin ettin. Kimse demedi sana; oradan git. Deseydi bile dinlemezdin. Şimdi içinin ormanında kaybolduysan, inşaat sesine gel!
Ruhun betona harman ve çakılmanın tadı güzel.

**

En dipteyken, başlayacak ancak yeni bir hikaye. Bir önceki hikayenin kahramanı, üstüne bir avuç toprak serptiğinde. Kendini gömüp, cenaze namazını kılan çingene gibi, Eyüp'ten bir hışım ineceksin yokuş deli. Sayacaksın tek tek servileri, ölmeden başına dikmiş biri. ARO. Bundan sonra yazacağın hikayede, kendine verirsin artık başrolleri.

Şimdiyi ve hepsini.

Ve unutma, sırf bi gece karşısında oturup bira içelim diye tam 2000 yılda, kan, ter, gözyaşı ve skolastik düşünce ve Bizans oyunları ve Osmanlı vurgunları ve yeni dönem Laz-Arap sentezleriyle, inşaa ettim koca İstanbul şehrini.

Değdi mi, değmedi mi, bilemem şimdi.

biterken,
kafiyelerimizi ezhel'e, götümün üzerine oturamayışı, kendimi yoga yaparken sakatlamış olmama, geri kalan her şeyi ise yaptığımız seçimlere borçluyuz. ve seçmemek bi seçim değil. hoşgeldin tipini sktiğimin 38'i. fotoğraf baya eski.

Bencil insanların aşkları da kendilerine benziyor. Sevmesine seviyorlar lakin o sevginin her gün içinde çapa yapılması, sulanması, ter dökülmesi gereken bir bahçe olduğunu fark edemiyorlar. Hep bir bireysellik tutturması, hep bir “Ben bahçeyi bazı bazı bırakıp gideyim. Yağmur yağar nasılsa!” sallaması... Yağmur yağar yağmaz, sen orasını karıştırma. Sen bahçede nelerden sorumlusun, ona bak. Etrafta yardımına ihtiyaç duyan bir çimen, aşılanacak bir fidan var mı? Onu düşün. “Hiçbir yere gitme, göbeğinden bağımlı ol sevdiğine.” demiyorum elbet. Ama gideceksen de, döndüğünde cebinde hep yeni tohumlar olsun.

Hem bir bahçenin gerçekte ne kadar büyük olduğunu, içinde çalışmadan asla bilemezsin.

**

Belki biliyorsunuz sevgili hükümütemiz şu sıralar evliliği destekleme kararı aldı. Taze sevdalı bir çiftseniz ve henüz 27 yaşını aşmadıysanız, devlet destekli çeyiz kredisi alarak derhal mutlu ve evli bir çifte dönüşebiliyorsunuz. Hanım kızımız devlet desteğiyle gelinlerin tatlı telaşesini doyasıya yaşarken, “Erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır” atasözümüzü usulca gerçeğe dökebiliyorsunuz. Sonra gelsin çok yapılan, zor bakılan, iyi eğitim alamayıp, hep gariban kalan, en zor işlere koşulan çocuklar... Velkam tu kalitesiz nesil!

Her şeyden önce, devletin bence daha ziyade yaşlıları evliliğe teşvik etmesi gerek. Genç dediğin zaten adı üstünde, aklı bir karış havada, gönlü yangınlı bir kişi. Hayat hep öyle mide kelebekleriyle akacak sanıyor yavrum; onu bıraksan zaten evlenir. Halbuki 35’ini geçmiş, insanlığa ve aşka kısmen inancını yitirmiş bir bireyi evliliğe ikna etmek öyle kolay mı? İşte asıl ona paranın ucunu göstermeli devlet. (devlet bizi de görsüncülük.com)

Bir de tabi, gençlerin gerçek ihtiyaçları meselesi var. Zannetmiyorum ki ülke nüfusunun yarısını oluşturan bu kitlenin tek derdi, oturma odasını aldığı kadar kırlentle doldurmak,yahut mutfağa ankastre fırın ve davlumbazla hava katmak olsun. Bu insanlar dünyayı tanımak ister, okumak, öğrenmek, kendini aşmak ister. Hülasa “devlet evlenmeye vereceği desteği sanata, bilime, spora yatırsa ya?!” diyeceğim ama zaten kime diyorum? Oralar hep boş küme.

**
Evrende çözemediğim sırlardan biri de sonsuza dek pahalanabilen ev aletleri. Özellikle yukarıda adını andığım ankastre fırın mesela, yemeğin tadına muazzam bir ankastrelik, bir mobilyaya gömülmüşlük katıyor olmalı. İnsan o fırında pişen ıspanaklı böreğe diş geçirdiğinde, “Hımmm, işte tam aradığım tat. Mutfak yüzeylerinde pürüzsüzlük…” şekli farkındalıklar yaşamalı. Şaka bir yana, blendır bir yana dostlar. Birkaç ufak işlevsel gerecin dışında, çoğu ev aletinin ziyadesiyle faydasız ve kolpacı olduğunu kabullenmek durumundayız.

Açıkçası benim şimdiye kadar yediğim en muazzam şeyler, akla gelebilecek en ilkel şekillerde üretildiler. Kuyu içinde tandıra kadar gitmeyeceğim. Herkezin çocukken evinde bulunan, o yuvarlak, o her fişe takıldığında evin kontağını attıracak denli dandik fırınları saygıyla hatırlasak yeter. Ne kekler, ne kıymalı poğaçalar pişti onlarda, hey gözünü sevdiğim… Maharet fırında değil, annedeymiş meğer.
Mutfaktaki dandik gereçleri en yaratıcı şekillerde kullandığına şahit olduğum kişiyse, şüphesiz anneanemdi. Tasarrufu DNA’ya işlemiş nesilden geldiğinden, öyle her gün büyük fırını yakamazdı, pastaneden bir şey zinhar alamazdı. Bu vesliyle, teflon tavanın üstünü önce cam kase, sonra havlu ile kapatıp, bilmediğim bir yerinde su kaynatarak  “ocak üstü fırın” icat etmişti kadın. Bir nevi mutfağın Mc Gyverı olmuştu. Belki gizli gizli Mc Gyver izleyip feyz de alıyordu, şimdi düşününce. Zira balkondaki çiçeklere yokluğunda su taşıyacak “bezden şeritler projesi”ni ve karıncaları güneşlenen reçellerden uzak tutacak “su bendi projesi”ni yine onda gördüm.

Şimdi eskileri övmek gibi olmasın ama torunuma aktarabileceğim en büyük el becerimin PS konsolunda karakter zıplatma (kimileri için çömme ve adam vurma) olması biraz tuhaf, bir tutam da acıklı sanki.

**

Herkese (mutlu olmak veya etmek için) daha azına ihtiyaç duyup, daha çoğunu üreteceği bir hafta dileğiyle, gittimdi.
Yine geldim.
Sabah 09:14'te gözlerimi açıp, kıçıma bir tayt geçirdikten hemen sonra, 09:30 Vinyasa dersine yetiştim. Çünkü neden? Şanslıyım. Yoga stüdyosu hemen yan apartmanda. Moda'nın en kuşlu, en ağaçlı, en gönül okşayan sokağında. Ve hayır, o sokak Şifa Çıkmazı değil.
Orası da ayrı bir şiirdir gerçi bana sorarsanız.

**

Çok zor bir pozun ardından mata geri indiğimizde, "Sorusu olan var mı?" diyen hocaya, "Allah var mı?" zevzekledim. Bunun gönül kıpırtısı içindeyim. Dersteki kadınların konsantrasyonu ise muazzamdı. (Bu kez ileri seviye dersinde olduğumuzdan mıdır nedir, tamamımız kadındık. Ama ilginç bir biçimde, başlangıç derslerinde sınıfın neredeyse yarısı beyefendilerden oluşuyor. Çok acı çektiklerini inleyen soluklarından duyduğum bu beylerle, ayrıca gurur duyuyorum.)

Ne diyordum acaba? Bıraksanız tüm dersi anlatacağım, bırakmayınız.
Baş duruşundaki partnerim neredeyse benden hiç yardım almadan, mükemmel bir hareket yaptı. Beni ise iki kişi tutmalarına rağmen, sanırım boynumu biraz incittim. Baş duruşunu mükemmelen icra eden hanım, benden en az bi 5-6 yaş büyük, yani orta yaşa sırtını dayamış bir kadındı. Hareketin her aşamasında kendisini övmekten bir an olsun geri durmadım ve aramızdaki temas bittikten sonra, hanımfendinin çiçeklenen özgüvenini büyük keyifle, mutlulukla gözlemledim.
(Ben aslen böyle sevgi pıtırcığı biri değilim)

Demem o ki, kendinize bu hediyeleri verin.
Kendinizi Twitter'a bakarak güne hazırladığınız o kasvetli sabahlardan belki her gün değil ama ara ara uzaklaştırın. Bir sabahı havayı koklayarak, azıcık yürüyerek ve elinizden geldiğince uzun süre sosyal medyalara bakamadan geçirmeye çalışın.
Aslında hep içinizde bulunan o naif enerjilerin varlığınızdan aktığını, sizi hayata inandırıp, kanserden, madur rollerinden ve türlu husumetlerden koruduğunu gözlemleyeceksiniz.

**

Alpay Erdem standuptan tanıdığım sevgili bir abimiz. Onun üzerinden yapacağım gıybet için kendisinden af diliyorum. Lakin şöyle bir trende denk geliyorum bir süredir: Nedense yoga yapıp, vegan beslenip, sağlıklı yaşıyan insanlardan "bunlardan bahsetmemesi" bekleniyor. Bahseden biraz hor görülüyor, kafa ütülemek gibisinden, hava atmak türlüsünden kimi fırsatçı hallerle itham ediliyor.

Alpay'ın konumuzla alakası nedir peki? Alpay beyciğim bilen bilir, yıllardır bisiklet üzerinde yaşayan bir insan. Sadece semtler arası değil, şehirler arası bisiklet turlarına çıkıyor. Hatta bunu yaptığı güzel de bir programı vardı televizyonda vaktiyle. Özetle Alpay ben kendisini bildim bileli, en büyük hobisi bisikleti anlat anlat bitiremez, çok da iyi yapar. Kimse de çıkıp ona "yeter ulan bisiklet muhabbeti" dememiştir. (en azından öyle olduğunu umuyorum)

Ey sevgili insan, başkasının yaptığı yogadan ya da spordan rahatsız oluyorsan, belki de kendi bedenin için hayırlı bir hayat yaşamıyorsun.
Tabi bu senin tercihindir, saygı duyarım. Ama yani haber vereyim istedim.
Öte yandan, yogaya olan nefretengiz hislerin kaynağında acep "yoganın kadın ve kadınlıkla özdeşleşmiş, kafalara kazınmış algısı mı yatıyor?" şekli düşünüyorum da kimi zaman.

Buradan da feminist bir ekmek çıkatmazsam çatlardım zaten.

**

Depresyonum sık sık kendini fiyakalı yüzeyin altından fışkırtsa da, şu an kontrol edilebilir aşamada. Bunu biraz da Nisan ortasında yaza dönen havaya, biraz ödümü patlatan küresel ısınmaya bağlıyorum.
Bilmem aranızda fark eden var mı?
Bu sene tüm bitkiler normal zamanlamalarından neredeyse 1 ay önce açtılar.
Nisan'ın ilk iki haftası aklımızı alan pembe manolyalar Mart başında belirdiler.
Erguvanların Mayıs'a yetişmesi gerekirken, Nisan başında ortalığı velveleye verdiler.
Camın önündeki Batı Çınarları neredeyse tam yaprak boyutuna geldi şimdiden.
Demek ki yaz, biz canlı alemi için zor geçecek.
Küresel raporlara bakılırsa zaten bundan sonraki her yaz, tarihin en sıcak yazı olacak.

Bu iki şey demek bencileyin.
1) Tüketmeyin. Yani maddesel şeyleri, yani haddinden fazla, haddinden aşırı. Çünkü yaşlı dünyamızın belli ki, bizim daha fazla tüketmemizi karşılayacak gücü kalmadı.
2) Bitki yetişitirin. Dünyanın insan hırsından ve açgözlülüğünden ziyade, bitkiye ihtiyacı var sanırım. Gerçi balkonda bakacağınız bitki hangi derde derman olur ve ben gerzek miyim? Onu da tam çözemiyorum.

**

Geçen Perşembe, BKM Eski Açık'ta çıktım. Eski Açık, aslen Açık Mikrofon'da acemiliklerini tamamlayan komedyenlerin rüştlerini ispat etme mekanı. Ben çok strese girdiğimden, ilk kez bir kadının sahne aldığı Eski Açık'a fazla bir şey katamadım. Gerçi sonra bizim oğlanların çoğu gelip "Sen kendini gömmeye çok meraklısın, yoksa gayet iyiydin" çektiler bana. Çünkü aşırı komik olmalarının yanı sıra, epey de efendi çocuklardır.

Yalnız içlerinden biri, isim vermiyeceğim ama anlayan anladı, en feodal hissiyatta olanı, kuliste yine bir "Ben kadınlara gülmüyorum abi. Kadınlar komik olamaz." muhabbeti tutturdu.

İş arkadaşlarınızın sırf cinsiyetlerinden dolayı belli şeyleri yapamayacağını idda etmek, bunu bir değil, iki değil, oldukça uzun bir süre ısrarla tekrar etmek, sadece sizin -üzülerek söylüyorum- cehaletinizin ve özsevgi eksikliğinizin altını çiziyor.

Başkalarını aşağılamak için gösterdiğiniz her çaba, günün sonunda sizi aşağı çeken bir ağırlığa, barışılamayan kötücül duygulara meze oluyor.
Hatırlatmak istedim.

**

Ben de insanları acımasızca eleştiren biriyim. Biriydim. (Gerçi hala öyleyim ama bununla öyle lokeç gibi oturmamaya çalışıyorum.)
Üstelik bizzat şahsım da bu acımasızlıktan nasibini çok aldı.
Başkaları da.
Hayvanlarına iyi bakamayanları, tembelleri, koca parası yiyenleri, kadınları cinsiyet üzerinden aşağılayanları, faşistleri, mutsuzları, bağımlı kişiliği olanları, sosyal tırmanıcıları ve sosyal şovcuları kıyasıya eleştirdim.
Sonra bu büyük konuştuklarımın bir kısmını ince ince, (bazen de yekpare ve kalıncasına) yutmam icap etti.
(Burada bahsettiğim yapıcı, yön göstermeye çalışan eleştiriler değil. Sadece reddetme ve vurup kırma mantığı ile yapılanlar.)

Geri yuttuklarımın tadı hiç iyi değildi.

Sözlerimi bitirirken, dünya ve insanlığın daha çok desteğe, daha çok övgüye ve daha az düşmalıkla, kötücül eleştiriye ihtiyacı olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim.

Baktığınız yer ne kadar güzelse, siz de o kadar güzel bir yerdesiniz.
Ruhunuzda sevgiyi ve şevkati ne kadar çoğaltır, düşüncelerinizi bu süzgeçten ne kadar çok yansıtırsanız, o kadar umut aşılayabilirsiniz.

**

İlk şarkısında Babylon Gül'cüğümle sarılıp ağladığımız BEA konseri çok güzeldi bir de, biz ce, ce ce ce...
Bırakın bugün güneş yerinde, her şey yolunda dursun.

lav,

d.


"Hizmetlerinizden memnun değilim." - Rüya Özturhan 2000-2016

Ev bakıyorum.
Kuracağım aile için bir yuva.
Hali hazırda kurulmuş ailelerin onay verebileceği, türlü arsız gençlik heveslerinden, yuvarlanıp gitmelerden, dağıtıp toparlayamamalardan arındırılmış, pür-i pak bir toprak parçası.
Üstelik bu aramayı Caferağa sınırlarında yapıyorum ki, kira bedelleri bize imkansızlık olarak dönsün, tasarruf olarak dönemesin.
40 yaşında bir dikili ağacımız bulunmasın.
Ay neden olmasın?

**

Ev bakmanın yanı sıra menapoza giriyorum. Bunu da böylesine yazdım, artık bu blogu kimsecikler okumuyor deyu.
Canım istediğinde buraya gelip "deyu, himinik" ve "şöfer" yazabilme hakkına sahip olduğumdan da yazıyorum biraz. Evet erken giriyorum menapoza. O da bana giriyor, girişiyoruz. Gerçi epeydir ben bu halde olduğumdan, sorun değil. Deliren delirdi, çıldıran çıldırdı. Kalan sağlar halayda.
İşin tıbbi kısmı bir yana, bana sorarsanız çok teyze şakası yaptığımdan geldi bunlar hep başıma.
O son "teyze evi kokusu" şakasını yapmayacaktım.

**

Apansız bastıran buhranlı menapozumdan yazık en çok kedim çekti. Benim dünya yünlüsü güzel kızım.
Şu an sayıyorum, tam olarak 19 gündür aramızda değil kendisi. Ve ben bundan bahsederken çok ağlıyorum.
Az ağlamak için size az, çok az ucundan bahsedebileceğim hatta. O kadar ucundan olacak ki, "Deniz" diyeceksiniz, anlatmaya da bilirdin. (Böyle bir yazım/dil bilgisi bulunmamaktadır. Lütfen kendi metinlerinizde denemeyin.)
Ne diyordum?
Hah, ben ağlıyorum.
Geçen bi gün üşenmedim hatta, tam 7 saat ağladım. Nasıl bu kadar verimli ağladım kendim bile şaştım.
"Vay anasını" dedim. "Performans sanatçısı olsam kendimi Moma'ya yerleştirirdim" dedim.
Demedim tabi. Manyak mıyım ben ayol?
Velhasıl, 16 yıl, bir kedi, ismi Rüya.
Çok ama çok güzel kediydi, beni ağlatmayın.

**

Kedime ağladığımı Ekşi Sözlük'e yazmıştım.
Bi vesile, bi başlık.
Manyağın biri iş oldu, "İnsanla kediyi bir tutuyorsun. Senin acını sikeyim!" diye mesaj attı. Ben de durur muyum? Hemen yapıştırım cevabı. Dedim "Ühühühüh?!?!"
Çünkü niye? Malım. Çünkü niye? İnsani değerler.
Elin herifi herhangi bir insani değer oluşturamamış diye, benim şimdiye kadar inşaa ettiklerimin ortasına sıçmam gerekmiyor.
Sik hacı, sik! Acımı, beynimi, gelmişimi, geçmişimi, back to the future, gone like the wind.
Ben sana benzemeyeceğim.
Velhasıl, küfretmedim bile pezevenge.

**

Her şey de kötü olmadı. Yani olan oldu ama bildiğiniz gibi olanla olunmaması gerektiğinden, çok da şeyedilmedi. Ah ah ah.
Bugün, yahut geçen hafta, pek çok kimseyi birden hayatından çıkartmış (sktiretmiş) eski bir arkadaş adına, Facebook grubu kurmayı önerdim. "Kazıkladığı kankişlerinden Aybars'ı dövme etkinliği". Aybars bu herkesleri siktir eden kişi. Halbuki iyi olay bu değildi. Ve asla, Aybars'ı gerçekten dövecek de değiliz. Lakin Aybars da onca kırılmış kalbin hesabını bir noktada vermeli. En azından o örselenmiş duyguların sahipleri ne hissediyor bilmeli.
Yoksa Aybars'ın da ruhu kuruyacak.
Tıpkı tanımadığı insanların derdini siken, o adam gibi.
Ah Aybars, ah.
Bi dövsek rahatlarsın lan belki.

**

İyi şeyler demiştim, vaatlerimin arkasındayım. Hatunlar Standup ekibi Mart ayında ilk turnesini yaptı.
Ankara'da Tunus Caddesi'indeki If Performance Hall'ı yıktık, Ayvalık'ta Muhabbet Sokağı No:90'ı inlettik.
He yaa.
Mütevazi olayım diyorum, sonra diyorum ki koy g.tüne. Beni bilen biliyor. Hayatımı şu güne kadar şahsi nefretle, acımasızlıkla geçirdim de ne oldu? Kansere giderken kornerden dönüp, tam bir teyze gibi menapoza yollandım. Belki de lüzumundan çok fazla Bim poşetine temas ettim. Ondan da olabilir bu mena-poz. Poz. Pozantı cezaevi. (Bilinç altımızda işkenceli ortamlar var, kelimeyi salınca nerelere gidiyor. Sen sabır ver ya Rabbi)

**
Hatunlar Standup'ına dönüyorum; 5 ila 8 kadın arası değişen grubumuz, "evde kalmışlık, istenmeyen tüyler, regl, yavşayan adamlar, lazlık ve Gri'nin 50 Tonu" gibi konular üzerine komiklik yapmaktadır.
Kızlarımızın tamamı güzeldir ve a.ş. hepsi ben gibi kart değildir.
İsmi "Çok da Fifi" olan gösterimiz, yaklaşık 90-100 dakika sürmekte, biletlerimiz sanırım 25 TL gibi bir fiyattan alıcı bulmaktadır.
Bilet ücreti, ızgara tavuklu sezar salata+coke zero birim fiyatı esas alınarak hesaplanmıştır.
Yine yalan söylüyorum, biletin ne kadar olduğundan haberim yok.
Ayrıca geçtiğimiz hafta grubumuzun meda-ı iftiharı Doğu Demirkol bacımız, kıvrak zekası ve apaçi saç modelinin hakkını vermek suretiyle, nihayet şöhret oldular.
İsmine tıklayan bu çok sevdiğimiz komedyenin videosuna gidebilir.
Doğu'nun bacı olmadığının farkına vardıktan sonrası kolay.

**

Son sevindirici habere geçiyorum.
Ben burayı gelip gidip günlük gibi kullanıcam kızlar. Sakın kimseye söylemeyin. Ses etmeyin, çıt çıkarmayın. Bunca yıldır hakkımızda mahkeme olmadan falan etmeden cümlesine saydırıyoruz. Gelin bu sağlıklı uğraşımıza, kaldığımız yerden devam edelim.

Son uyarıma geçiyorum.
Oranıza buranıza  dikkat edin, doktor kontrolünüze gidin. İhmal etmeyin kızlar, ki ne kızlar.
Çünkü sağlık olmayınca başka hiç bi skim olmuyo.
Ve kedilerinizin kulaklarından öpün. Bi gün ölecekleri için değil, benim için.
Kedi kulağına hasretim.

Lav,
d.






"Romalı bir erkeğin en güzel çeyizi, erik gibi... Euu... Anladınız siz." (Bir Roma atasözü)
Gözümü açtığımda antik Roma Forum’una yani pazar yerine bakan, ekseriyetle kırmızı kadife döşemeli bir odadaydım. Size güncel Roma’da değil de antik olanında uyandığım için duyduğum coşkuyu kelimelerle nasıl ifade etsem bilmiyorum. Zira günümüz Roma’sında 3,5 YTL olan Avro yüzünden günüm sefalet içinde geçecek, iki top dondurma, bir dilim pizzaya hasret yaşayacaktım. Halbuki Antik Roma, Anadolu’ya şah damarından daha yakındı; hatta bizzat aynı ülkeydi. Bense antik dünyada doğuştan Romalı’ydım. Bunun bilinciyle üstüme bir masa örtüsü dolayıp derhal kendimi sokağın karmaşasına bırakmaya karar verdim.

Forum her zamanki gibi görkemli ve çok kalabalıktı. Tavuktan kilime, heykelden kılıç kalkana insanın her ihtiyacını karşılayabileceği dükkanlar, dönemin AVM’si gibi bir arada toplanmışlardı. Baktım soylu bir takım Roma vatandaşları Forum’un kalabalığından ve pisliğinden şikayet ediyor, soluğu derhal onların yanında aldım. “Her yer Arap dolmuş, gerçek Roma bu değil!” şekli çemkirdiğimde, sevgili Romalılar beni hararetle onayladılar. Hakikatten de, köle ve papağan ticaretinde uzman Araplar, giyim kuşamları ve biz mermer gibi beyaz insanların arasında, esmer tenleriyle dikkat çekiyorlardı. Yine de Romalı ahbaplarımla kölelerin dişlerini incelemekten ve onlara nargilenin reklamını yapmaktan geri durmadım. Konu kavrulmuş kahveye geldiğinde ise isyan etmeme ramak kalmıştı. “Ne Arabı? Türk kahvesi bu Türk, Türk!!” ısrar ettim Antiakos’a. Bana bön bön bakan Anti iste, anten anten cevap kastı. “Türkler mi? Hani şu, Çinli’lerin arpa buğdaylarını çalmasınlar diye sınırlarına duvar inşaa ettiği halk değil mi onlar?” sordu utanmadan.

Anten Antiakos’tan epey sıkılmıştım doğrusu. Koca adam olmuş ama hala etek ve pencereli sandaletle dolaşmayı bırakamamış bir insandı neticede. Ona bir de Arapların oynadığı tavlayı açıklamayı içim kaldırmayacaktı. O esnada Forum’un kapısına geldiğimi, ana caddeye çıkmakta olduğumu fark ettim. Yaklaşık 200 metre sağımda Kollezyum, bayrak ve flamalarla donatılmıştı. Dahası tıpkı Şükrü Saraçoğlu’ndan yükselen bir haykırış tufanı insanı o yöne gitmeye teşvik ediyordu. Kollezyum’a doğru yürürken, bu kez halktan bir kişiye “Hayırdır kardeş, maç mı var bugün?” diye sordum. Meğer çok büyük bir generalin ölümü şerefine gladyatörler dövüşüyormuş. Roma adetlerine göre, ölen ne kadar önemliyse, o kadar fazla insan dövüştüğünden, en az beş bin gladyatör er meydanında çarpışacakmış. Basit bir hesapla, arenaya çıkan savaşçıların en az iki bin beş yüzünün zayi olacağını öngördüm ve kendi kendime “Bi de ölenle ölünmez derler” şekli hayıflandım. Halbuki gördüğümüz üzere, ölenle her devirde ölünüyordu. Biri ölünce onun onuruna daha da çok ölünüyordu. Dünyanın en büyük medeniyetlerinden birinin bu özel adetini, 2015 yılında hala uyguladığımız ülkemize veslieyle bir kez daha saygı duyarak, Kollezyum’a doğru seyirttim.

Kollezyum’da cenk eden takımlardan biri saraya yakınlığıyla bilinen Maviler’di ve işin içinde saray olduğundan haliyle şike ile anılıyordu mavili takım. Halk ve esnafın taraf olduğu Yeşiller takımı ise bu haksızlıklar karşısında illallah demiş ve isyana meyletmişti. Taş ve sopalarla başlayan isyan ise, Yeşiller takım kaptanı, maskotu ve tüm galdyatörlerin kılıçtan geçirilmesiyle son bulmuştu ki, buna açıkçası pek şaşırmadım. Kimse imparatorun gücünü sınamaya kalkmamalıydı. Senato bile… Bu fikirlerimi kapı güvenliğinden iki lejyonlerle paylaşarak dövüşlere bedava giriş hakkını kazandığımı ise, söylememe gerek yoktur umarım.

Resmen ana baba günü olan Kollezyum’da nispeten daha soylu insanlara ayrılmış, sağ kapalıya yerleştim ve çömlek içinde dağıtılan kırmızı şarabı dikleyerek insanların birbirini kesmesini heyecanla izlemeye başladım. Yaklaşık her 30 saniyede bir kişinin kellesi mıcır kaplanmış zemine düşüyor, buna bineaen kalabalıktan coşkulu haykırışlar yükseliyordu. Güneş altında şarabı çok kaçırdığımdan ve o dönemde Meksika dalgası kavramını bilen tek kişi olduğumdan, derhal tribün amigoluğuna soyundum. Ama ne kadar izah edersem edeyim, adamlara “Önce sen kalk, sen oturunca o kalksın, sonra bunu hep beraber böyle ard arda bütün tribün yapalım”ın mantığını anlatamadım.

Zaten soylu da olsa, dünya medeniyeti de olsa, Antik Roma’da da kadınların tribün amigoluğu yapmaları hoş karşılanmıyormuş. Bu kez başka iki lejyoner tarafından araya alınmak suretiyle dev stadın dışına doğru iteklenirken “Roma bitmiş abi, bitmiş!” diye söylendim. “Sen buraları asıl Arkaik dönemde, Remus, Romulus’un zamanında görecektin!”


biterken,
bu yazı bi süre önce penguen dergi'de yayınlanmıştır. "üreten bizsek, tüketen niye biz olmayalım?" diyerek, buraya da kopyalanmıştır. yeni şeyler de yazıcam tabi, bu furya böyle devam edemez. 
bi cuma akşamı, kıçım koltuğa yapışık. rüya buyurgan, ufo ayağımda açık. 
.
ay em lav,
d.
Sevgili beyler, nasılsınız? Sizlere yıllardır özel bir yazı yazmadım diye aranızda şeyolan var mı? Olsun. Bu günkü konumuz, hep okumak istediğiniz o uluslararası ilişkiler. Yani yabancı hanımlarla iletişim...

Aslına bakarsanız, yıllardır önüne geçilemeyen bir geyik olan; “yurt dışında kızlar teklif ediyormuş”u, ülkemiz sınırları içinde deneyimlemeniz gayet mümkün. Neticede yaz kış turizmi olan, üç tarafı yabancılara iş olanaklarıyla çevrili enterasan bir ülkeyiz. Bu satırları yazan bendeniz ise, hem turist rehberi bir babanın kızı, hem de 10 senedir yabancı bir hanımla evli abinin kardeşiyim. Özetle,tercihiniz uluslararası ilişkilerse, aradığınız cevapların bir bölümü bende olabilir. Olabilir ne demek? Oldu bile. Lütfen yazının devamına doğru sağlı sollu ilerleyiniz..

  • Doğru yerlerde, doğru insanlarla, doğru işler peşinde koşun: Bu söz annemin bana hayat hakkında verdiği, en önemli tavsiyelerinden biridir. Gerçi ben bir türlü bu üçlü kombinasyonu kurmayı başamadım ama sizin muaffak olacağınızdan şüphem yok. Şöyle ki; yabancı hanımlarla tanışmak için gitmeniz gereken yerleri, size Tripadvisor gibi uluslararası seyahat tüyosu veren siteler, şak diye söyleyecektir. Yapmanız gereken, bulunduğunuz semtte önerilen mekanlara bakmak ve önerilen mekana değil ama onun sokağında açılmış, aynı kalitede ve fiyatları henüz önerilen mekan kadar uçmamış olan yere oturmak. Çünkü yurdumuz dışından insanlar, sırf adı var diye bir mekana çılgınlarca para bayılmaktan pek hoşlanmıyor ve her nasılsa, kaliteli ve makul yerleri bizden önce keşfediyorlar. Sonra tabi yediğinize içtiğinize dikkat etmeniz de çok önemli. Glutensiz ve vegan yemenizi öneriyorum. Çünkü şu ara çok moda. Bira yerine şarap tercih etmeniz, yanınızda gazete/kitap bulundurup en azından okuyormuş gibi yapmanız ise artı puandır. “Peki ya muhabbeti nasıl başlatacağız?” derseniz, bence hanfendinin siparişini çok beğendiğinizi/merak ettiğinizi, aynısından söylemek istediğinizi belirtin. Gerisi yabancı dillerdeki hakimiyetinize kalmış.

  • Turisti keyifli ağırlamak için edinmeniz gereken yetenekler: Şimdi aile sırlarını deşifre etmek gibi olmasın ama turist bireyleri mutlu etmenin sırrı, onlara hem evinde hissettirmek, hem de otantik deneyimler sunabilmektir. İşte bu sebeple yabancı bir hanımla buluşacaksanız, mümkünse gündüz, şehrinizin tarihi mekanlarını, hatta müze ve ören yerlerini kapsayan bir buluşma tasarlayın. Buluşmaya gitmeden önce bu mekanlar hakkında internetten biraz bilgi edinmeniz ise, açıkçası çok hoş olur.  Yahut hanımefendiye sizin katılamayacağınız, lakin çıkışta buluşacağınız bir hamam sefası ısmarlayabilirsiniz. “Yabancılar bu hamamın nesini seviyor bu kadar?” diye sormayın. Ben de anlam veremiyorum ama seviyorlar. Tabi işiniz sadece tarih ve kültür ile sınırlı değil. Evde20-25 kişilik niş bir Erasmus partisi verebilmeli, yahut ince pazarlıklarla bir tekne kapatıp ada turu yapmayı başarabilmelisiniz. Endişelenmeyin, yabancı hanımlar teknenin ücretini paylaşmaktan hiç de gocunmayacaklar.

  • Uluslararası ilişkide sosyal medyanın önemi: İnsanlar en çok, tanıdıklarını düşündükleri kişilerin yanında rahat hissederler. Sosyal medya ise, insanlığa kendinizi tanıtmak için en temel fırsatlardan biri. İşte bu yüzden sadece arabanızın ve/veya motorsikletinizin ve Gym fotolarınızın olduğu Instagram hesabınıza derhal çekidüzen vermeli, hatta olmadı kökünden silmelisiniz. Bu ilk olumlu çabanın ardından, yaşam stilinizi ve en asil kültürün insanı olduğunuzu kanıtlayan, infosunda samimi bir cümle yazan bir hesap oluşturmaya başlayın. Fotoğraflarınızı İstanbul’un özel yerlerinden çekip, bol bol # ile tagleyin. Son adımda ise, İstanbul ve Türkiye ile ilişiği olan kişileri aratıp bulmalı (ilgili hastag veya yer taglerinden) onları beğenmeli ve “Be my guest @ my beautiful country - Turkey” mesajları ile sevgiye çağırmalısınız. Özetle uluslarası ilişkilerde sosyal medyanın gücüne inanmak, en temel motivasyonlarınızdan olmalı.

  • Maçoluklara veda: Tebrikler, uluslararası sıcak temaslar yaparak hayatınıza renk kattınız. Peki bu rengi pembeden kırmızıya, hatta mor ve fuşyaya (çok dolaylı olarak cinsellikten bahsediyorum) nasıl döndüreceğiz? Elbette Türk erkeği yazısız kodunda yer alan ve ancak Türk kadınına sökecek kimi davranışlarınızdan sıyrılarak. Kıskançlık, “Sen bunu neden giydin? Olmamış”cılık ve hoşlandığınız insanın egosuyla oynayarak onu kendine aşık etme methodu (daha önce işlemiştik) gözlemlediğimiz kadarıyla yabancı kadınlarda %90 oranında başarısızlıkla sonuçlanıyor. Özellikle Batı medeniyetinin yetiştirdiği kadınlar, ilk birkaç kıskançlığınızı/egoistliğinizi çocukluğunuza yorsalar da, üçüncüden sonra derhal “Ayol  bu manyak, kaç kaç!” moduna geçiyorlar. Özetle maçolularınızı gerekirse anti depresan yardımıyla modere etmeye çalışın.  Zor biliyorum ama işte uluslararası ilişkilerde mecburi bir takım ödünler veriliyor, malum. “Bu ilişkide bize hiç mi mutluluk yok?” diye soracaksınız, aşk olsun, elbette var. Öncelikle batılı hanım arkadaşınız mutlaka her gün, bir spor icra ediyor olacak. Onunla beraber çalışarak formda kalma artısını doyasıya yaşayın. Son olarak elbette, daha özgür, daha nitelikli cinsellik. (Ben de yaşayanların yalancısıyım.)

  • Uzun mesafeli ilişkilerde iletişim sorunsalı: İlişkiyi sadece tatil amaçlı ve tatil süresince kurmuş olsanız bile bazen gönül ferman ve uzun mesafe dinlemiyor. Ya da tanıştığınız bu yabancı hanımla evlenip yurt dışına kaçma planınız vardır, onu da anlarım. Peki bu ilişki nasıl sürecek? Elbette kolay olmayacak, günlük rutininize bir de Skype görüşmesi ve ufak sevimli mailler katmanız gerekecek. Her gün olmasa bile (malum, kızın orada bir hayatı var ve o hayat kaliteli bir hayat; sizinle her Allah’ın günü konuşmaya vakti olmayabilir) haftada iki kez, videolu görüşme yapmayı ihmal etmeyin. Telefon çok zorda kalmadıkça ve çok net haberler verilmeyecekse, kullanılmasa da olur. Hem karşınızdaki insana sesinizle duygu aktarmanız çok zor, hem de para yazıyor. Mail yazarken eminim çok sıkılacak, her gün aynı şeylerden bahsetmeyi anlamsız bulacaksınız. Kolayı var: hanfendiye baktığınız internet içeriğinden, onun hoşuna gidebilecek, komik, ilginç, sevimli görsellerin, haberlerin, giflerin adreslerini atın. Hem arkadaşlığınız pekişir, hem de muhabbete zemin olur.

  • Uluslararası evlilik  - “Yes” dedik, gerisi Allah kerim: Ben aşkın olduğu yerde, tüm engellerin görmezden gelinebileceğine inanan bir insanım. Ama bir de şuna inanıyorum: aşkın bittiği yer. Böyle bir yer var ve genelde ilişkinin 2,5’uncu yılına filan tekabül edebiliyor. (6. ayı da olabilir, optimist olmaya çalışıyorum) İşte o yerden sonra ilişkiyi götüren genelde muhabbet, arkadaşlık, karşılıklı destek ve hayattan ortak beklentiler oluyor. Kendi ülkenizden olmayan bir hanımla evlendiğinizde, aileler ne kadar açık fikirli ya da sevecen olurlarsa olsunlar, birbirlerine ısınmaları, gerçek bir aile formu almaları daha uzun sürecek. Sizi görümcenizin dedikodularını dinleyip, fikir sahibi olmaktan kurtaran bu form tutmama hali, en başlarda mükemmel görünebilir. Fakat zamanla çift olarak yalnızlaşmanıza, doğacak çocukları kimin bakacağını bilememenize ve tatillerde beraber gideceğiniz memleketi kavgalar eşliğinde seçmenize neden olacaktır. Dil sorunu uzun, içten, gündelik muhabbetler etmenizi zorlaştırıp, aranızdaki kültür farkı sizi tahammül edemediğiniz yemek veya müziklerle sınayabilir. Tabi bunların hiç biri, çözülemeyecek sorunlar değil. Mesala yabancı eşiniz, her gün en az bir kadının cinsel saldırıya uğradığı ve/veya öldürüldüğü cennet ülkemizde yaşamak istemezse, bunu bence anlayışla karşılamalısınız. Yani çare, karşılıklı anlayış; kime sorsanız gösterir.

Son olarak “yaşasın halkların aşkı” diyor, saadetler diliyorum. Çünkü daha ne yapabilirim gerçekten? Yuva bile kurdum size…

biterken,
"GQ türkiye'de eylül ayında yayınlanmış bu yazıyı, neden ısıtıp önümüze şimdi koydun?" demeyin. hiç birinizin gq okumadığını biliyorum. bu günlerde sahneye çıkmak dışında bi de romanı bitiriyorum. "who cares?" diyeceksin, de tabi, hakkın bi'tanesi.

görselini kullandığım, flight of the conchords'ın şu güzel şarkısıyla vedalaşalım.



(Bu yazı Ekim 2015'te Penguen'de basılmış olup, "Gözümü açtığımda" absürdlüğünün başlangıcına tekabül eder.)
GÖZÜMÜ AÇTIĞIMDA, Hint okyanusuna bakan camgöbeği bir kumsalda, tahta ve sazdan yapılma basit fakat zarif bir kulübenin içindeydim. Akşamdan kalmalığımı üstümden atmak için hizmetli kızın getirdiği meyve sumuthimi kafama diktim ve ağzımı elimin tersiyle vahşice silerken, hangi günde olduğumuzu düşündüm.

Adaya geldiğimden beri, gün, gündem, Tayyip sesi, dolar kuru gibi dertlerimden tamamen sıyrılmış olduğumu o an anlayarak, pişkin pişkin gülümsedim. Dünyada acı çekmenin yaşam biçimi olmadığı, her gün insanların sapır sapır ölmediği yerler de vardı ve ben onlardan birindeydim. O sevinçle denize atladım ve mercan resiflerine kadar yüzerek kendime gövde gösterisinde bulundum. Hatta dönüşte tıpkı Avrupalı hippi bir kız gibi kumlarda yoga da yapacak, bireysel huzurumu ince beyaz kumullarla perçinleyecektim.

Ne var ki, kader bana layık gördüğü acıların sonuna gelmemiş. Resiflere geldiğimde yorulmuştum. Normalde her sabah Twitter’a bakıp kahvaltı öncesi limonlu çay ile 3-5 sigara tüketen bedenim fazla oksijen ve serotonini ne yapacağını bilememiş olacak ki, kalçamdan topuğumua dek saplanan krampın esiri oldum. Kramp deyip geçmeyin, bir rahatsızlık değil adeta bir adamdı sanki giren kramp; maç çıkışı sustalı çeken bir Fikirtepe delikanlısı kadar zalimdi. Velhasıl olduğum yerde su yutarak debelenmeye, ıssız kumsala doğru çaresizce “Help Help” şekli bağırmaya başladım. Sonrası uzun mavi bir sessizlik…

Tekrar gözümü açtığımda içinde bulunduğum cennetin apgıreyd olduğunu görüp içimden ufak bir sevinç çığlığı attım. Zira hala aynı beyaz kumullu sahildeydim ve bu kez başımda batı Avrupalı kimliklerini inci dişleri, külllü sarı perçemleri, tüysüz uzun vücutlarıyla doyasıya yaşayan iki genç adam duruyordu. Resiflere dalmaya çıkmış, Norveç fiyordlarının lacivert gözlü delikanlısı Wotzic ve Büyük Britanya’nın büyüklüğünü tekrar gözler önüne seren, resmen fularıyla dalmaya gitmiş Adams, endişeyle yüzüme bakıyor, bana bir sonraki suni tenefüsü yapmak için adeta yarışıyorlardı. Kıyamazdım, ki kıyamadım. “Şimdiye  dek aldığım nefeslerin tadı yokmuş!!”, benzeri iltifatlarla ikisini de sakinleştirdim. Tatilim nihayet maceraya doyacak gibiydi.

Günler geçiyor, Adams ile Wotzic’in bana olan şevkat ve seksüel enerjiyle yoğrulmuş ilgileri katlanarak büyüyor, bense seçime giden kararsız vatandaş gibi bir türlü mührü kime vursam bilemiyordum. İnsan bu kibar delikanlılara baktıkça, 10 tane mührü olsun, beş beş aralarında paylaştırsın istiyordu. Buna rağmen seçim yapmam şarttı çünkü Avrupa standartlarındaki bu gençler birbirlerini kız yüzünden şişlemeyi reddediyor, gayet “bro bro” takılmalarını sürdüyorlardı. Bu duruma içten içe bozulduğumu, arada birbirlerine karşı oğlanları fişteklemeye çalıştığımı saklayacak değilim. Şükür rabbime, bu fiştek çalışmalarım meyvesini verdi ve yine hep beraber sürat teknesiyle gezip, sumuthi içip, vaka vaka dansları ettiğimiz bir günün sonunda geçler, beni paylaşmak amaçlı, çok sert bir tenis müsabakası yapmaya karar verdiler. Maçı alan beni de almış sayılacaktı. Diğeri ise hayatımızdan çıkıp gidecekti. Çaresizce bu moderniteye boyun eğdim ama tenis sevmediğim için maçı izlemedim açıkçası. Galibi büyük bir heyecanla tahta barakamda, bembeyaz cibinliğim içinde bekledim.

İngiliz rakibine azmiyle fark atan Wotzic, beni ve aşkımı kazanmıştı. Beraber ilk günlerimizde kaybettiği arkadaşı Adams için azıcık içlense de, benim deneyimli kollarımda bu mutsuzluğunu kısa zamanda unuttu. Varını yoğunu bana, ilişkimize ve yanıma taşındığı için, tahta kulübemize yatırmaya başladı. Elinden her iş gelen bir delikanlıydı Wotzic, sanki analar onu benim için doğurmuş, hamurunu her türlü ev işi, tamirat, dizayn ve dekorasyon ile yoğurmuştu. Kısa süre sonra içinde önceleri yatak ve cibinlikten başka bir şey olmayan kulübemiz, rustik bir kuzey evine benzemeye başladı. Akıllı tasarımlar etrafımızı sarmış, olmayan camlara canlı renklerde perdeler asılmış, kulübeye 46 parçalık antika yemek takımı, %100 bambu dokuma çarşaflar ve daha nice şeyler alınmıştı. Wotzic resmen yuva kurucu bir kuş misali çarşı pazardan sürekli ihtiyaç topluyor, evimizin hiçbir şeyini eksik etmiyordu.

Ben önceleri bu yuvalanma faliyetini memnuniyetle karşılasam ve Wotzic’e Türk erkeklerinin ne evden, ne işten zerrece anlamadığını, hepsinin zevksiz herifler olduğunu dedikodulasam da, işler giderek zorlaşmaya başladı. Wotzic beni kumlu terlikle kulübeye sokmuyor, seviştikten sonra yatakta zinhar sigara içtirtmiyor, zaten öncesinde de dişlerimi üç kez fırçalattırarak beni diş ve dişeti rahatsızlıklarına karşı korumayı görev biliyordu. Beslenme programımı ise ele geçirmişti. Önce pesketeryan, sonra vejeteryan, en son vegan olmuştuk. Wotzic’in elleriyle topladığı çiğ meyva, tohum, fındık fıstığı tüketmekten kulaklarımın üstü tüylenmeye, içimde kemirgenlik emrareleri oluşmaya başlamıştı. Gözüm her yerde domuz pastırmasına elli kollu girişen, cızbız köfteyi beşer beşer götüren Adams’ı arar olmuştu. Wotzic ile kuzeyli oda orkestraları, efendime söyliyeyim yok Wagner,  yok Schubert filan dinlemekten yüzümde renk kalmamıştı. Bazı sabahlar çok uzaklardan gelen bir Ankara havası melodisiyle uyanıyor, tüm sabahımı kumlara iri iri bıyıklar çizerek geçiriyordum.

Bir gün daha fazla dayanamayıp motorsikletime atladığım gibi kasaba merkezine doğru yola çıktım. Niyetim yeni yüzler görerek aklımı dağıtmak ve belki de Adams’a denk gelip, nasıl bir hata yaptığımı itiraf etmekti. Uzun uzun sokaklarda bir başıma dolandıktan sonra Adams’ı bir bilardocuda buldum. Elinde birası ve sigarası, gömleğinin önü bele kadar açık, tek gözünü duman gelmesin diye kısa kısa üç bant oynuyordu. Çekingence yanına yaklaştığım Adams bana yüksek sesile “Selamın aleyküm!” diye bağırmasın mı? Ne yapacağımı şaşırmıştım. Adams ise güvenle gülümsüyor ve beni kaybettikten sonra acısını dindirmek için Tayland’a ziyarete gelen tüm Türklerle ahbaplık ettiğini, onlara verdiği dalgıçlık dersleri karşılığında Türkçe ve Türk kültürünü öğrendiğini anlatıyordu. Küfürde, ölümcül araç kullanmada, Twitter trollüğü alanında uzmanlaşmıştı. Hatta kulübesini tuğla ve çimentoyla camsız, sadece kapısı olacak şekilde ördürtmüş, sonra sırf adada ses olsun, yaşadığımız ortaya çıksın diye matkapla cam açtırtmıştı.

Adams kulübesinin balkonunu iki kez eve katmak amaçlı kapattığını, belediyeye şikayet olunca yıktırıp bu kez komple pimapen yaptırdığını öğrendğimde artık kendimi durduracak takatim kalmamıştı. “Sus artık yalvarırım!” diyerek dudaklarına yapıştım Adams’ın.  O ise beni sertçe yere iterek “Arkadaşımın aşkısın sen, kahpe!” diye bağırdı. Sonra elbette yerden kaldırıp hastaneye götürmeyi teklif etti çünkü genlerinden gelen bazı sıkıntıları aşması o kadar da mümkün değildi. Yine de ilk kavgamızı bikinimin boyutu üzerine ettiğimizde, sonunda doğru seçimi yaptığımı anlamıştım.

Sevgi emek demekti… Sevgi, Batı’nın ahlaksızlığıyla handiyse tam  bir godoş gibi rahat takılacak adamı, kıskanç bir erkeğe dönüştürme çabasıydı… Ve biraz emekle Adams’tan tam ağzıma layık bir erkek üretebileceğime emindim.  Onun çipil gözlerine hülyalı hülyalı bakarken “Büyük bi tek taş isterim yannız. Ee beni alıyosun olm, kolay mıa?” diye fısıldadım.

**

biterken,
penguen'de çıkan diğer yazıları da ara ara bloga koyacağım ki, maksat neydi? ayağınız alışsındı.
maksat neydi? hareket olsundu. onun dışında, yarın, yani sanırım 1 aralık salı günü, tamamı hatun standupçılardan oluşan gecemiz vardır. kısır ve mizah konsepti olacağını sananlar yanılır. kısır yok. kısır döngü var. olayın linki: beni tıkla

ayrıca kış geldi. 
aman ha, birbirinize sokulmayı unutmayın. 
yoksa üşürsünüz...

lav,
d.