Faşizm Nerede Yenilir?
By
Deniz Özturhan
|
4/14/2014
6
comments
Sabah 10'dan beri tüm İstanbul'u, Kadıköy'den Zekeriyaköy'e, sonra gerisin geri Kuzguncuk'a kat ettim. Ağaoğlu'na tahsis edilmiş 2. köprü yolunu, henüz kimlere tahsis edildiğini bilmediğim ama inşaatları çoktan başlamış 3. köprü yolunu görme fırsatım oldu. Trafik ağzınıza layıktı üstelik, şöför beylerle bolca ülkenin gidişatını tartışacak, karşılıklı ibret hikayeleri anlatacak zaman bulduk, kaynaştık. Yolculuk aralarında son derece cici, erkek bir oyuncuyla röportaj ve 4 saatlik müşterili ünlülü toplantı da yaptım.
Yani demem o ki, bir güne ayrılmış insani iletişim becerilerimin, sabrımın ve gülücüklerimin sonundaydım. Ya da ben öyle sandım.
***
Onunla Kuzguncuk sahilde, sırtımda 4 İstanbul iklimine göre hazırlanmış dev bir çanta ve içimde yorgunluktan çöken bağışıklık sistemime son tekmeyi atacak domuz gribim varken karşılaştık. Kendisine el ettim, döndü geldi beni aldı. "Sahil yolu kapalıdır" diyerek Kuzgun tepelerinden köprü yolu bağlantısına saptık. Saatlerimiz 18:30'u gösterdiğinden, köprü yolu mahşer tarzını benimsemişti. Konuşmaya ülkemizin kaybolan güzelliklerinden başladığımızdan, gerçeği kavramamız 1. köprü ayağına denk geldi. O koyu bir tayyipçi, ben ise çapulcuydum.
Bu vahim gerçeğin ikimiz tarafından anlaşıldığı ve sinirlerin gerildiği dakikada, bir üçüncü kadın, taksimizin önüne kırmak ve aynasına sesini duymadığım bir hızda çarpmak suretiyle, onu çok kızdırdı. Camdan iri bedeninin bir kısmını dışarı çıkartıp kadına orta şekerli küfretti, kadın ve yanındakiler - dediğine göre- utanmadan güldüler. Ben kim ne etti görmediğimden "Siz yine sukunetinizden ödün vermeyin" gibi bir cümle kurabildim.
Zira benim ancak iki paragrafta anlatabildiğim ve aslında 5-10 saniye içinde gerçekleşen bu hadiseler karşısında, yapacak 2 temel şey vardı. Ya taksiciyle zaten var olan gerilimi arttırıp, muhtemelen otoban kıyısında taksiden inerek, Türkiye yazan laleler arasında ölmeyi bekleyecektim.
Ya da onunla, fikri, var oluşu, kaygıları, hayatı algılayışıyla anlaşmaya çalışacaktım. Ve bu anlaşmanın karşılıklı olabilmesi için üstüne bir de, onun anlayacağı şekilde, kendimi, beni var eden umut ve üzüntüleri anlatmam gerekiyordu.
Yahut işte, lale ve ölüm.
Ve başıma bir iş gelmeyecekse, ben laleyi sevmiyorum
***
Kaynaklar faşizmi gayet güzel açıklıyor, yeter ki okumaya niyetiniz olsun.
Özet geçmek gerekirse; İtalya'nın 1922-44 arasındaki belası Mussolini tarafından siyaset diline kazandırılmış faşizm, kaynağını Antik Roma'lı yöneticlerin "geniş hükümet yetkisi"ni temsil eden ve içinde balta bulunan çubuklar ile görselleştirilen Latince "fasces" kelimesinden alıyor.
Dünyada eş zamanlı doğan İtalyan faşizmi ve Alman nasyonal sosyalizmi, bir takım diğer yönetim biçimlerine tepki olarak, kendilerine insanların gönlünde yer bulmuşlar. Kapitalizm, kominizm, muhafazakarlık gibi fikirlere karşı olan faşizm, totaliter bir devlette milletçe, top yekün, birleşmeyi arzulayan, hırslı, milliyetçi, aşırı otoriter ve kendisinden başka fikir sevmez bir yönetim biçimi.
Faşizmin adının hakkını verebilmesi için belirli özelliklere sahip olması lazım. Sağ baştan saymak gerekirse; devletin varlığının (ve selametinin) her şeyin üzerinde tutulduğu, bir lidere adeta tapılan, herkesin üzerinde denetim sağlamaya muktedir bir istihbarat ağı bulunan bir ortam yaratmak geriyor. Bu temelin üstüne bir tutam ırkçılık, biraz savaş sevdası ve yönetici sınıfların aşırı güçlenmesi gibi opsiyonel çıtırlar ekleyebiliyorsunuz.
***
Faşizimin en büyük güzelliği ise, halklar tarafından sevilmesi. Bunu serdarerenervari bir havayla, "Ama halk AVM'lere gitmeyi seviyor yaanii" şeklinde söylemiyorum. Ama inan olsun her halk faşizmini bir süre en azından, sevme eğilimi gösteriyor. Hoyrat ama sürekli seni düşündüğünü, seni ezdirmeyeceğini, senin dünyaya bedel olduğunu söyleyen, tutkulu bir aşık gibi biraz faşizm. Halkın içindeki eski yaraları okşayıp, onu pohpohlarken, arada kendi yüce fikirleriyle mutabık olmayanları da bir temiz dövebiliyor.
Uğruna mahallenin zengin/seçkin çocuklarının dövüldüğünü öğrenen genç kız halk, ne yapmasın da bu bıçkın, bu delikanlı, bu gözü pek faşizmi sevmesin? Bi kere karizmatik. Bi kere hep şekil, çok şekil. Evet ihale usulsüzlüğü, çek senet, el altı kara para aşk, emanet sevkiyatı falanlar gibi olayları olabilir. Ama kim yapmaz ki allasen? Elinden milyon dolarlar geçiyor, birazını da kendi cebine koyman helalin değil midir? Zaten kaç boğaz bakıyor bi faşizm, şimdi düşününce. Üstelik seni o çok bilmiş entellere, okumuşlara ezdirmiyor.
Faşizm seni ezdirmiyor.
***
O makus günde, beraber trans İstanbul yaptığım şöförlerin üçü de ağız birliği etmiş gibi, bir Tayyip hizmeti olarak hastaneleri anlattı. Bu cehape dönemi Türk doktorları ne yaptıysa artık, halkı en çok onlar mağdur etmiş, öyle görünüyor. Şaka bir yana, eskiden devlet hastanesinin alternatifi yoktu, herkes oraya gidiyordu. Hasta yoğunluğu çok fazlaydı ve doktorların bir kısmı hastaları özel muayyanelerine yönlendiriyor, asıl parayı oradan kazanıyordu. Şimdi, çok fazla özel hastane var, bu özel hastanalerin bir kısmı elbette AKP dönemi zenginlerinin, olsun, hizmettir diyelim. Doktorların hem devlet hastanesinde çalışıp, hem özel muhayyane açma izni yok. Ücretleri ise karşılaştırmalı olarak epey düşük.
Çok ayrıntısnı gerçekten bilmiyorum lakin Tayyip şunu yapmış.
Üst - orta sınıf, SSK indirmiyle ve özel sağlık sigortalarıyla, özel hastanelerden sağlık hizmetini bir şekil alabiliyor. Orta sınıfın altı da, devlet hastanelerinde hem sıra beklemiyor, hem de "Nerede lan bu doktor?" şekline bağırabiliyor. (Bunu da söylediler, evet) Yani aslında halkın Tayyip sayesinde sandığı iyileşen sağlık hizmetini, orta sınıf/maaşlı çalışan kesim karşılıyor. Puanlar ama Tayyip'e yazılıyor, .
***
Tayyipsever taksicim ne tapelere, ne dinlediğine, ne de gördüğüne inanmamış; olabilir. İnsan gönlü elverdiğince çok şeyi reddetme potansiyeli olan bir varlık. Zaten faşizmini seviyor, bir lider bu ülkede yumuşaksa, kibarsa, hemen asılacağına, öldürüleceğine inanıyor. Cehape dönemi onu hastanelerde süründürmüş, dereye götürüp susuz döndürmüş, Tayyip ise hakkını vermiş, öyle görüyor. Cevabı hoşuna gitmeyen sorular karşısında ise az çok yırtıcı bir canlının iç güdülerine sahip; çok üzerine gidildiğinde insanın yüzüne dalga dalga çarpan bir koku bulutu salmasından, yaşamakta olduğu stres hissedilebiliyor.
Ona kalırsa Berkin'in fişini provakasyon olsun diye çekmişler. "Çocuk 16 kiloya düşmüş zaten, ne fişi!" cevabımdan sonra yayılan ter kokusu, taksicimle anlaşmak için doğru yoldan gitmediğimi söyledi, ben de biat ettim. Ter kokusunun yol göstericiliğinde, ona arkadaşım Lobna'dan, yediğimiz gaz ve dayaklardan, beni, bizzat karşısında gördüğü etten kemikten insanı nasıl ezip, nasıl korkuttuklarından bahsettim. Bir de baktım, polisin aşırı şiddeti konusunda yavaş yavaş hemfikir olduk. "Devlet - vatandaş sözleşmesinin ilk ve en temel maddesi, devletin varlığının çıkış amacı, bizim canımızı korumak" hususu, anlaştığımız ilk madde oldu.
Sonra ona "çalıyor ama çalışıyor"u açıklamaya çalıştım. Çalışmanın görev, çalmanın ise herkes için suç olduğunu, hukuğun her hükümetten bağımsız ve üstte olması gerektiğini anlattım. Bunu anlatırken ne cehape'ye, ne akepe'ye kimseye iltimas geçmedim. Hatta siyasetten bile değil, bire bir insan ilişkilerinden, ülkeye gelen turistleri dolandıran taksicilerden bahsettim. Anlar gibi oldu, çok terlemedi.
En son, Tayyip'in ne kadar karizmatik olduğu konusunda kendisiyle onaylaştıktan sonra, o karizmatik şahsın beni, ailemi, hayatımı nasıl tehdit ettiğini örneklendirdim. "Bu adam beni niye sürekli cezalandırmaya çalışıyor, ben bu halka ne zarar verdim?" diye sordum. "Onu asıcaz, kesicez, hükümet istifa!" çığlıklarımı yuttum. "Keşke bunları yasaklamasa, keşke şunlara hakaret etmese, keşke bu kadar şiddet uygulamasa, keşke savaş yanlısı olmasa..." uzattım.
Sonuçta şu oldu; 25 TL'lik yola 40 TL bayılıp İstanbul trafiğine hakkımı helal ederken, taksici "inşallah sizi daha az üzecek, daha beyefendi bir liderimiz olur" noktasına gelmişti. Sizin için küçük, insanlık onuru için hiç de hafife alınmaması gereken bir adım.
***
Mussolini iktidardayken, her faşist gibi kendi dönemiyle anılacak inşaat işlerine girişiyor ve Antik Roma Çarşısı'na (Roman Forum) buldozerle girip, Piazza Venezzia ve Collesium arasına "Via İmperiali"yi (imparator yolu) açıyor. İnanmazsınız senede 15 milyon turist ağırlayan Roma'nın bugün hala o caddeye ihtiyacı yok. Pazarları kapatılıyor, Roma'lı orada dondurma yiyor ya da koşuyor. Ve Roman Forum'da asılı açıklamada Mussolini'nin adı bile geçmiyor. Sadece "Faşist dönem, bu tarihin bir kısmını yok etmiş ama o çöküş, 1945 sonrası durdurulmuştur" yazıyor.
Roma nasıl bir günde kurulmadıysa, İtalya faşizmi bir günde yenilmedi elbet. Bir şehir inşaa etmek bazen 2 bin yıl sürüyor. Bir demokrasiyi işler hale getirmek için daha çok insana ulaşmak, onları eğitmek, onlara bir yaşam algısı ve standardı sunmak gerekiyor.
Faşizm sandıklarda, miting meydanlarında, kimliği belirsiz organizmaların internete yaydığı hukuksuzluk pornolarında, faşizm bir partiye oy verenlere "makarnacılar, hüloğğcular!" diyerek yenilmiyor. Faşizm inanmazsınız faşizmin başını asarak, dönemini lanetleyerek bile yenilmiyor. Bu daha çok kansere ağır kemoterapi vermek ve yanındaki sağlıklı hücrelerinde ölmelerini izlemek gibi.
O kanser, ancak çok iyi beslenerek, tüm organizmayı da iyi besleyerek yenilebiliyor.
O organizma sadece biz, gezi jenerasyonu ve hısım akrabaları değiliz.
O organizma ülkenin tamamı.
İyi besinin de ne olduğunu, bildiğinizi tahmin ediyorum. *
* bilmiyosanız da sorun diil konuşuruz gene.
biterken,
çok ciddi oldu bu yazılar.
gevşek kimliğime geri dönmek için zorlu bir mücadele içindeyim.
bu mücadele kapsamında beni ve ekipteki diğer 7-8 çılgın, haşarı, bir o kadar da sevimli mizahçıyı dinlemek isterseniz şayet, bir stand up olayı kısmet şov, 17 nisan - kargaart. kadıköy barlar sokağı.
na burası da sitesi: www.kismetsov.com
6 vatandaş cevab hakkı kullandı :
Her ay mecburi hizmet verirmiscesine Cerrahpasa noroloji bolumune gitme zorunlulugu bulunan bir insan evladi olarak bu sofor abinin bahsettigi gelismeleri goremiyorum saglik alaninda.
Hala 2.dunya savasindan kalma tibbi aletler hala bir muayene icin 1,5 ay sonrasina randevu vermeler...
Sanirim parasal anlamda birazcik makullesmis olan her sey duzelmisler sinifina yaziliyor. Alinan hizmetin iyiligi kotulugu nedense sorgulanmiyor. Evet para saglik hizmeti alabilmenin en onemli araci ne yazik ki, pek sevgili padisahimiz bu konuda bir seyler yapmis olabilir ama hizmet bok gibi olduktan sonra daha az kaziklanmis olmak ne yazik ki kimseyi iyilestirmiyor.
Standart olmasi gereken muhtelif durumlarin bir basariymis gibi anlatiliyor olmasi zaten beni sok eden.
Secim gunu musahitlik yaptigim sinifin sandik kurulu baskanina ben de sordum neden bu adamlara oy veriyorsunuz diye, bir yakinindan bahsetti. Ameliyat olmus, bilmem nerden ambulans almis bedavaymis, hastane cikisinda evine birakilmis bedavaymis, ameliyattan da para alinmamis diye anlatti. Ameliyatin nasil gectigi, hastanede aldigi hizmet, hemsireler, doktorun ilgisi, temizlik, yemek, daha bir suru kalem....
Bunlarin hic birinin onemli olmadigi bir kafa yapisina indirgenmis saglik.
Her seyi oldugu gibi sagligi da parayla olcuyoruz artik. Bir kosesinden de olsa sosyal devlet olmanin gereklilikleri aslinda adamin bahsettigi "bedava"lar. Yani zaten oyle olmali ama arkadas yapinca olimpiyat madalyasi kivamina geliyor is...
neyse uzattim cok, sen anladin beni :)
Yael
merhaba email adresinizi verir misiniz? bir konu hakkında görüşmek istiyorum sizinle..
sevgiler
fatih solmaz
merhaba,
deniz.ozturhan@gmail.com
hayırlısı:)
Az çok bu yazarda da faşizm var sanırım. Çünkü "asıcaz, kesicez" çığlıkları yankılanmış içinde .
@tahire,
selam, pek adetim değil yorumlara cevap vermek ama artık okuyucuyu anlamakta gerçekten zorlanıyorum. tüm bu yazıdan 2 cümle süzmek nasıl bir his? bu cümlelerle birini bir hükme tabi tutmak rahat mı, kolay mı, keyifli mi? yutulmuş bir öfke bile bu kadar batıyor mu size?
peki.
işin komiği chpnin 60 yıldan fazladır tek başına iktidar olmaması..
Post a Comment