Son Şeyler

Showing posts with label gezi. Show all posts
Showing posts with label gezi. Show all posts
Bu yazıya başlamadan önce, oturup biraz ağladım. Göstere göstere ağlamadım ama.. Çünkü asıl acısı olandan utanırım.

Bu yazıya başlamadan önce, epey bi terledim. Irgat gibi işe vurdum kendimi yaz sıcağında. Çünkü ülkemde sapır sapır insanlar ölüyor, savaş çıkıyordu ve elimden gelen tek şey, yer silmekti. (feministler dövün beni)
Bu yazıya başlamadan önce kalbimi yokladım, ağrımayan tek tarafı yoktu. Sanki sırtımdan böğrümden onlarca yumruk yemişim gibi.
Bu yazının başına oturmamak için resmen kendimle savaştım. Çünkü bi kere başlasam hiç bitmeyecek sanki.
Bu yazı ve diğer yazılar da yerin dibine batsın bi yandan. Hiçbiri bu toprağın kan özlemini gidermiyor. Ne yazsak yetmiyor, belki kimse merak etmiyor.
Ve herkes zır deli.

***

Vapurdayım, yeni ama daha az sevimsiz olan vapurlardan birinde. Çok çişim var ve mal gibi tuvaletleri eski yerlerinde arıyorum. Henüz alışamadım; alışmak yaşlandıkça daha zor. Bana bir vapurun dışında niye tahta bank olmadığını anlatmaları çok uzun sürecek mesela. Ben daha yıllarca her seferinde, o aynı köhne ama püfür püfür vapura bineceğim. Neyse, tuvaleti bir sıkıntı çıkmadan bulmayı başardım. Fakat benim için sıkıntının büyüğü, tuvalet kapısı kapanınca başladı.

Tuvaletin kapısında koyu kiremit rengi rujla, iri iri "Jin, jiyan, azadi" yazıyor. Altında Türkçe'si de var: "Kadın, yaşam, özgürlük". Bir de az sağına #direngençliğim yazmış garibim. Kimbilir gençliği ne kadar dandik geçiyor. Zira belli ki Kürt, belli ki kadın, belli ki ötekinin dibinde. Hani ben İzmir kızı, seküler aileli halimle Türkiye'de yaşan bir kadın olmaya dayanamıyorum ya bazen... Ona kimbilir neler oluyor.

Yazının üst tarafında kurşun kalemle çizilmiş barış işareti var, üstü itinayla karalı. Birileri barışın üstünü iyice çizdikten sonra, okla kendi yorumlarını göstermişler. Okun gösterdiği yerdeki yorum ise bol küfürlü. Tam metni hatırlamıyorum ama işin içinde "apo,  .rospu,  o.. çocuğu, s.kmek" gibi kelimeler var. Büyük bir kinle yazılmış. Öyle ki, tuvalet kapısına hayatının anlamı gibi, üstelik hiç de anlaşılır olmayan bir Türkçe'yle yardırmış biri. Muhtemelen o da kadın. O da bu ülkede artık bahtına düşen sıkıntı, çile, dert neyse onu yaşıyor. Ve çok öfkeli.

En son, her ikisinin ortasına, siyah mürekkebi, okunaklı yazısıyla bir uzlaştırmacı not bırakmış. "Her iki fikri de dinledim, ikincinin olduğu yerde ilki daha mantıklı geliyor. Artık kimse ölmesin." manasına gelen bir iki kelam düşmüş. Kim yazmış bilmeme imkan yok. Ama ben Kadıköy'lü, dövmeli, saçlarının bir tutamı farklı renkte genç bir kız hayal ediyorum. Ya da belki sabah vapura yetişmek için çişini tutmuş, sonra tuvalete girince o günün toplantılarını, evrak yükünü filan unutmuş, ben yaşlarda bir abla. Vapurda mizah dergisi, kitap ya da gazete okuyan, iyi biri.

***

Bu bir tuvalet hikayesi olarak kalsın isterdim. Ama kalmadı, kalmıyor. Ülkenin tuvaletlerinden bile nefret akıyor; düşmanlık, üzüntü, kaygı, Allah ne verdiyse akıyor üstümüzden. Üstünden şu an F 16'lar geçmekte olan çocukları düşünüyorum sonra. Kimbilir ne sağır edilmiştir minik kulakları. Silah ve savaş uçağı sesleriyle büyüyen bu kaçıncı nesil, kendi de bilmiyor. Onlarda badan oğula, anasından kızına gelenek, şehit vermek.

Şehit ve devrim kelimelerini aynı oranda sevmediğimi, bugün keşfettim. Bence kimse şehit olmuyor, ölenlerin hepsi, baya baya ölüyorlar. Onlar için öte tarafta düşünülmüş bir ödül, plaket töreni filan da yok. Dünya onların ölümleriyle ne daha güvenli oluyor, ne daha güzel... "Katledilen çocuklardan birinin annesine bunu söyle" derseniz, kendimi keserim üzüntüden, orası ayrı. Kimsenin elinden, çocuğundan kalan tek gadigarı, bir umudun ışığını almaya kıyamam. Ama üzgünüm, bence şehitlik, bayrak gibi, ne bileyim o gaz marşlar gibi, insanları bir amaç uğruna ölmeye alıştıran, çok ince tasarlanmış ve çok düzmece bir kavram.

Devrim hele, solcu arkadaşlarım kusuruma bakmasın ama şimdiye kadar hiç şehitsiz yapılmadı. Şehit, zayiyat, ecnebinin deyişiyle casualty... Siyaset yalancı, insanı değil başlangıcından beri kendi varoluşunu düşünüyor. Hiçbir siyasi fikir de bu ilkeden muaf değil. İnsanoğlunun bildiği, ürettiği her bir siyasi sistem bir sürü çocuk öldürdü şimdiye kadar. Kadın ve erkek de öldürdü. Kimisi toplu, kimisi tek tek, her biri kitabına uydurarak, milyonlarca insanı çatır çatır öldürdüler. Birbirlerine düşman ettiler, yoksullaştırıp köle ettiler. Şimdi sorsak, işid bile devrim yapıyor. Ve evet, bunu da yiyenler var. Avrupa'nın tatlı sosyal devletlerini bırakan binlerce insan, boşuna işid'e katılıyor olamaz.

Beni sorarsanız devrim değil evrimciyim. Devimle özgür olacağımıza değil, evrilerek anlaşabileceğimize inanıyorum. Bugün reisin saltanatını devirsek bile, yarın yeni reisler çıkmaması için, hep beraber evrilmemiz gerektiğini biliyorum. Eminim devrim felsefesinin buna bir cevabı vardır. Ne yazık ki, şu an çok ilgilenemiyorum.

***

Bu yazıya başlamadan önce, "3. dünya savaşını görmesek bari" diye şakalaştım kendimle.
Bu yazıya başlamadan önce, inandığım tüm değerlere -annem hariç- tek tek küfür ettim.
Bu yazıya başlamadan önce dua da ettim; yogadan sonra ve gözyaşlarından evvel. Çünkü çelişkili bir yapım var.
Ve Tanrı'dan iyilik yapabilecek güç diledim. İyi kalabilecek, nefret etmemeyi, çıldırmamayı, umut etmeyi başarabilecek güç. Sabır. Metanet. Adı her neyse...

Şimdi diyeceksiniz, Deniz biz bu yazıdan ne anlayalım? Devrim de olmasın, barışın üstünü karalasınlar, biz de öylece bakalım mı? Yoksa sokaklara çıkıp kendimizi mi yakalım? Lanet etmekle, telekineziyle, saltanatı için göz göre göre bir halkı savaşa ve ölüme sürükleyen reise zarar da verilmiyor... Biz ne yapalım?

Gerçekten bilmiyorum...
Bir insanı sevmekle başlayamadı her şey.
Belki şimdilik, sadece nefret etmemeyi  ve umutsuz olmamayı becersek yeter.

biterken,
yazın başında annem hastalandı. (şimdi iyi) ona bakmaya çalıştığım 15 günde, 35 yıldır yaşamalara doyamadığım ergenliğim bitiverdi. hep "intihar etmiyorum çünkü annem çok üzülür:(" yapardım, evet yapardım bunu. o 15 gün "bana bişey olursa anneme kim bakar!" cı oldum. içimdeki orta yaşlı memureyi keşfettim. her yıl doğum günümde bi durum değerlendirmesi yazısı patlatırdım. bu doğumgümünde sadece, kabak'ta sabah ilk iş ve gece yatmadan önce yüzdüm. özetle, hayata dair süzülmüş fikir olarak sadece bunu bırakabilirim size bu sene: 
gece denize girmek, olağanüstü bir hadise.
lav,

d.

Geçen hafta Göksu Gül'ün köşesinde görünce bir daha anladım. Ben Gezi'ye genelde bir 10 yıl, 20 yıl sonrasından bakmak istiyorum.
Bahsi geçen hikayede sokakta hanımefendi Göksu, gündemden ve direnişten her birimiz gibi sinir hastası olayazınca, soluğu Bozcaada'da, doğaya yakın, hep o hayallerdeki naturel-entel tarzı bir yerde alıyor. Ve orada, gece ateş başında, eski solcu bir ressamın, Paris 1968 direnişini büyük bir tutku ve özlemle, adeta olağanüstü bir masalmışcasına anlatışına tanıklık ediyor.

İşte ben, buna inanıyorum.
Bir nesil olacağımıza ve uğruna mücadele ettiğimiz her bir güzelliğin, bizi daha mutlu bir topluma, daha barış içine, kendi kendi yiyip bitiren değil, yeniden üreten, geçmişiyle bu günüyle insancıl olan bir ülkeye götüreceğine inanıyorum.

***

Ütopyalar insanlığın tamamı için ortak bir çözüm bulmak yahut böyle bir çözümün imkansızlığını ispatlamak hevesiyle kaleme alındılar. Eğer ikinci seçenek uygulanır ve ütoptyada her şey boka batarsa, ona distopya denildi. Şimdi yaşadığımız, göğüs germek ve içinde varolmak zorunda bırakıldığımız durum, klasik bir distopyayı, George Orwell'in 1984'te resmettiği o baskıcı, o korkunç tek sesli yaşamı andırıyor olabilir. Ama gerçekten öyle mi? O kadar çaresiz miyiz? Yoksa bir başka distopya olan Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'inin sonunda olduğu gibi -spoiler vermek caiz olmasa yapmazdım ama- hepimiz insanlığın ortak iyilik bilincine sahip çıkıp, hayatımızın geri kalanını birer kitap olarak geçirecek noktaya daha mı yakınız?

Bence, durduğumuz yer bir başka ütopyacı Ursula leGuin'in Mülksüzler'ine daha çok benziyor. Ursula, George'dan farklı olarak Mülksüzler'de gücün ve güçlünün karakterinden ziyade, bireyin ve güçsüzün tavrına bakmayı tercih eder. Onun ütopyasında mülklüler ve mülksüzler ortadan ikiye ayrılmış, mülksüzlüğü ve sonsuz eşitliği tercih edenler, dünyanın (Anarres) kaynakları oldukça kısıtlı uydusuna (Urras) yerleşmişlerdir. Tıpkı aşırı mülklülük gibi, tamamen mülksüzlük de, Ursula'nın yarattığı evrende var olmayı beceremez. Ursula bu duyguyu unutulmayacak denli basit bir imgeyle ölümsüzleştirir:
Tüm çocukların hep birlikte yetiştirildiği bakım evinde, 4 yaşında bir bebek, güneşlenme sırası bir sonraki bebeğe geçtiğinde isyan eder ve "Güneş benim!" diye bağırır.

Hakikatten güneş kimin?
Hangi çocuğun, çoğunluğun?

***

Büyük resmi anlatıcam derken Gezi'den iyice uzaklaştığım sanılabilir, ay n'oolur sanılmasın saygı ve sevgi dolu okuyucu. Gezi benim için çok şey demek ama en başta öğrenmek demek. Gezi'de sadece gazdan korunmayı, düşeni kaldırmayı, ilk yardım esaslarını, polisten kaçarken nelere dikkat edilmesi gerektiğini, internet platformları ürerinde haberleşip örgütlenmeyi öğrenmedik. Gezi'de öteki kavramının ne kadar kırılgan ve yine ne kadar derin olduğunu, insanların birbirine nasıl kolayca ötekileştirip düşmanlaşabileceğini, bunun bir ülke politikasının en vahşi ve en acımasız şekli olabileceğini öğrendik.

Tek tek yazmak içimizi kurutur ama insanın ötekisine uygulayabileceği zulmün ucu bucağı görünmediğini, kinin ve nefretin ancak ve ancak daha fazla kin ve nefret doğurabileceğini de öğrendik.

Hala da öğreniyoruz.

Gezi, sadece üç beş ağaç değildi; parktaki komün, sapanlı teyze, yaylım gaz ateşi altında Cihangir sokaklarında yankılanan Duman - Eyvallah, "Kırmızılı Kadın", "İşte bu çapulcunun sesi"ni söyleyen Boğaziçi korosu, Beşiktaş Çarşı, İstanbul United, Cuma'yı barikatta kılan Devrimci Müslümanlar, parka börek taşıyan anneler, Divan Oteli, Ankara Kızılay'ı ve Kuğulupark'ı, İzmir'in saçından sürüklenen badem kızları, duvar yazıları, Mustafa Keser'in askerleri, Duran Adam'ın saatler içinde ülkenin dört bir yanında, Sivas, Madımak'ın kapısında bile, insanları durdurabilmesi, Gezi dağıtıldığı gece, Kadıköy'den karşıya geçmeye çalışan, bisiklet kasklı kız çocukları değildi.

Gezi, söylemesi güç ama bütün çirkinliğimizi, pespayeliğimizi, içimizin dipsiz kuyularında yıllarca irin irin dolanları da gösterdi. Hala anlamakta güçlük çektiğimiz yalanları, daha önce bunca derin olduğunu bilmediğimiz muhafazakar kesim korkularını, "Kabataş'ta bebekli bir annenin derili, çıplak bir erkek gürühu tarafından linç edilebilme ihtimali" kadar absürt hallerde öğrendik. Daha beteri, adam sandığımız adamların bu ve benzeri yalanları yüzleri kızarmadan savunuşlarına tanık olduk.

Biraz içimiz öldü.
Sonra biraz daha öldü, çünkü öldürdüler. 
Hangi hangi ceza avutur bilmem, Ali ismail'in, Berkin'in, Mehmet'in, Ethem'in, hadi gerisini siz tamamlayın, gözü çıkanların, beyin travması geçirenlerin annelerini...

Bildiğim, Gezi'de yaşam kadar ölümü de öğrendik. Nasıl acıttığını ve buna nasıl tahammülümüz olmaması gerektiğini. Çünkü hiç bir devletin, vatandaşını "öyle ya da böyle" öldürme yetkisi yok. İhmalle de öldüremez, sabrı taştığı için de. Etnik kökenini beğenmediği için de öldüremez, meshebini yahut kıyafetini gözü tutmadığı için de.

***

Gezi bizi düşman etti biraz, epey de barıştırdı. Polis öldürürken başka yana bakan yetkili kurumları ve medyayı görünce misal Kürtleri, Ermenileri, Alevileri daha bir anlayanlarımız oldu. Hatta o kadar anladık ki, başbakan "çözüm sürecine darbe!" diyemeden Kemalistle - Kürdistan bayrağı taşıyan çocuk, el ele tomadan kaçmak durumunda kaldılar. Ölmekten vakit bulduğumuzda işi şakaya vurduk, şimdi bir eylemde biri "Peki ya Kürtler nerede?" diye sorarsa, onun "Modern dansa gittik ya iki dakka!" şeklinde cevaplanmışı var.

Hani "hiçbir şey değişmedi" diyoruz ya, o çok yalan. Ben 35 yıllık ömrümde bu ülkede Kürt diye bi şey olmadığı, onların dağ Türkü olduğu zamanları da hatırlıyorum. Değil ki, modern dansa gitmek.

***

Daha geçen gün anneme uluslar-üstü bir internet toplumunun doğuşundan bahsediyordum. Kurumlar, sınırlar, devlet ve şirket kodamanlarının çıkarlarından değil, "kanlı canlı bireylerin hür iradelerinden ve ifade arzularından doğan, kendine yakın olanı, fiziksel mesafe gözetmeksizin içine alan" bir toplumdan.
Bu toplum, görmekte olduğu ve görmesi muhtemel her türlü baskı ve şiddet içinde dahi, barışçıllığı ilke edinmek zorundadır. Nefret yerine sevgiyi savunmak zorundadır. Öldürmek yerine yaşatmayı arzulamak zorundadır.

Ancak bu şekilde, dünyadaki tüm diktatörlerin, insanları köleleştiren dev şirket ve sistemlerin, eşitliği günümüzda hala insan türüne çok gören tüm zihniyetlerin karşısında durmak mümkün olabilir. O toplum ki, muhtemel 3. dünya savaşının çıkmamasının yegane umududur.

İşte ben Gezi'de bu toplumun, doğum anını görüyorum.
Anlamanın, barışmanın, öğrenmenin, eşit ve denk olmanın, sevmenin, din, dil, ırka takmadan som insan olmanın, kararlı ve sancılı doğumunu.

Her şeye ve herkese (padişahımız dahil) rağmen.

Son olarak:

Padişahım ölme, bilakis çok yaşa!
Yaşa ki gör, nasıl yanıldığını, nerede hata yaptığını.
Kimse bu ülkeyi üzerine yapmadı, hiç birimiz senin değiliz. En "senin" sandıkların bile.
Adalet duygusal bir süreçtir ama his ile sağlanamaz.
Adalet kindar değil, kararlıdır.
Ve o adaleti ya sağlayacağız, ya sağlayacağız.
İnadına seveceğiz bize düşman kıldıklarını, severek iyileşeceğiz.
İnsanların madende/sokakta/inşaatta/trafikte ölmek yerine, ağaçlar altında istedikleri dilden şarkılar söyledikleri bir ülke olacağız.
Çocukların sevişmeyi yahut gülmeyi değil çalmayı ayıp bildiği, dindarın dinsizle komşu olabildiği, doğanın edepsizce talan edilmediği, pırıl pırıl bir yer olacağız.
Ve sen tüm bunları,
hücrenden duyacaksın.

İyi ki doğdun Gezi.

edit notu: yazıyı ilk yayınladığımda, "insanların bir kitabı ezberleyip, ormanda kendi kendilerine onu anlatarak dolaştıkları ortam" ile biten distopyanın 1984 olduğunu yazmıştım. ece soner sağ olsun, yanlışımı düzelten, beni doğruya iteleyen kişi oldu. fahrenheit 451, kağıdın yanma ısısıdır bu arada.
ve me yazık ki, 1984'ün sonu epey acıklı. 

Sabah 10'dan beri tüm İstanbul'u, Kadıköy'den Zekeriyaköy'e, sonra gerisin geri Kuzguncuk'a kat ettim. Ağaoğlu'na tahsis edilmiş 2. köprü yolunu, henüz kimlere tahsis edildiğini bilmediğim ama inşaatları çoktan başlamış 3. köprü yolunu görme fırsatım oldu. Trafik ağzınıza layıktı üstelik, şöför beylerle bolca ülkenin gidişatını tartışacak, karşılıklı ibret hikayeleri anlatacak zaman bulduk, kaynaştık. Yolculuk aralarında son derece cici, erkek bir oyuncuyla röportaj ve 4 saatlik müşterili ünlülü toplantı da yaptım.
Yani demem o ki, bir güne ayrılmış insani iletişim becerilerimin, sabrımın ve gülücüklerimin sonundaydım. Ya da ben öyle sandım.

***
Onunla Kuzguncuk sahilde, sırtımda 4 İstanbul iklimine göre hazırlanmış dev bir çanta ve içimde yorgunluktan çöken bağışıklık sistemime son tekmeyi atacak domuz gribim varken karşılaştık. Kendisine el ettim, döndü geldi beni aldı. "Sahil yolu kapalıdır" diyerek Kuzgun tepelerinden köprü yolu bağlantısına saptık. Saatlerimiz 18:30'u gösterdiğinden, köprü yolu mahşer tarzını benimsemişti. Konuşmaya ülkemizin kaybolan güzelliklerinden başladığımızdan, gerçeği kavramamız 1. köprü ayağına denk geldi. O koyu bir tayyipçi, ben ise çapulcuydum.

Bu vahim gerçeğin ikimiz tarafından anlaşıldığı ve sinirlerin gerildiği dakikada, bir üçüncü kadın, taksimizin önüne kırmak ve aynasına sesini duymadığım bir hızda çarpmak suretiyle, onu çok kızdırdı. Camdan iri bedeninin bir kısmını dışarı çıkartıp kadına orta şekerli küfretti, kadın ve yanındakiler - dediğine göre- utanmadan güldüler. Ben kim ne etti görmediğimden "Siz yine sukunetinizden ödün vermeyin" gibi bir cümle kurabildim.

Zira benim ancak iki paragrafta anlatabildiğim ve aslında 5-10 saniye içinde gerçekleşen bu hadiseler karşısında, yapacak 2 temel şey vardı. Ya taksiciyle zaten var olan gerilimi arttırıp, muhtemelen otoban kıyısında taksiden inerek, Türkiye yazan laleler arasında ölmeyi bekleyecektim.
Ya da onunla, fikri, var oluşu, kaygıları, hayatı algılayışıyla anlaşmaya çalışacaktım. Ve bu anlaşmanın karşılıklı olabilmesi için üstüne bir de, onun anlayacağı şekilde, kendimi, beni var eden umut ve üzüntüleri anlatmam gerekiyordu.
Yahut işte, lale ve ölüm.
Ve başıma bir iş gelmeyecekse, ben laleyi sevmiyorum

***

Kaynaklar faşizmi gayet güzel açıklıyor, yeter ki okumaya niyetiniz olsun.
Özet geçmek gerekirse; İtalya'nın 1922-44 arasındaki belası Mussolini tarafından siyaset diline kazandırılmış faşizm, kaynağını Antik Roma'lı yöneticlerin "geniş hükümet yetkisi"ni temsil eden ve içinde balta bulunan çubuklar ile görselleştirilen Latince "fasces" kelimesinden alıyor.

Dünyada eş zamanlı doğan İtalyan faşizmi ve Alman nasyonal sosyalizmi, bir takım diğer yönetim biçimlerine tepki olarak, kendilerine insanların gönlünde yer bulmuşlar. Kapitalizm, kominizm, muhafazakarlık gibi fikirlere karşı olan faşizm, totaliter bir devlette milletçe, top yekün, birleşmeyi arzulayan, hırslı, milliyetçi, aşırı otoriter ve kendisinden başka fikir sevmez bir yönetim biçimi.

Faşizmin adının hakkını verebilmesi için belirli özelliklere sahip olması lazım. Sağ baştan saymak gerekirse; devletin varlığının (ve selametinin) her şeyin üzerinde tutulduğu, bir lidere adeta tapılan, herkesin üzerinde denetim sağlamaya muktedir bir istihbarat ağı bulunan bir ortam yaratmak geriyor. Bu temelin üstüne bir tutam ırkçılık, biraz savaş sevdası ve yönetici sınıfların aşırı güçlenmesi gibi opsiyonel çıtırlar ekleyebiliyorsunuz.

***

Faşizimin en büyük güzelliği ise, halklar tarafından sevilmesi. Bunu serdarerenervari bir havayla, "Ama halk AVM'lere gitmeyi seviyor yaanii" şeklinde söylemiyorum. Ama inan olsun her halk faşizmini bir süre en azından, sevme eğilimi gösteriyor. Hoyrat ama sürekli seni düşündüğünü, seni ezdirmeyeceğini, senin dünyaya bedel olduğunu söyleyen, tutkulu bir aşık gibi biraz faşizm. Halkın içindeki eski yaraları okşayıp, onu pohpohlarken, arada kendi yüce fikirleriyle mutabık olmayanları da bir temiz dövebiliyor.

Uğruna mahallenin zengin/seçkin çocuklarının dövüldüğünü öğrenen genç kız halk, ne yapmasın da bu bıçkın, bu delikanlı, bu gözü pek faşizmi sevmesin? Bi kere karizmatik. Bi kere hep şekil, çok şekil. Evet ihale usulsüzlüğü, çek senet, el altı kara para aşk, emanet sevkiyatı falanlar gibi olayları olabilir. Ama kim yapmaz ki allasen? Elinden milyon dolarlar geçiyor, birazını da kendi cebine koyman helalin değil midir? Zaten kaç boğaz bakıyor bi faşizm, şimdi düşününce. Üstelik seni o çok bilmiş entellere, okumuşlara ezdirmiyor.
Faşizm seni ezdirmiyor.

***

O makus günde, beraber trans İstanbul yaptığım şöförlerin üçü de ağız birliği etmiş gibi, bir Tayyip hizmeti olarak hastaneleri anlattı. Bu cehape dönemi Türk doktorları ne yaptıysa artık, halkı en çok onlar mağdur etmiş, öyle görünüyor. Şaka bir yana, eskiden devlet hastanesinin alternatifi yoktu, herkes oraya gidiyordu. Hasta yoğunluğu çok fazlaydı ve doktorların bir kısmı hastaları özel muayyanelerine yönlendiriyor, asıl parayı oradan kazanıyordu. Şimdi, çok fazla özel hastane var, bu özel hastanalerin bir kısmı elbette AKP dönemi zenginlerinin, olsun, hizmettir diyelim. Doktorların hem devlet hastanesinde çalışıp, hem özel muhayyane açma izni yok. Ücretleri ise karşılaştırmalı olarak epey düşük.

Çok ayrıntısnı gerçekten bilmiyorum lakin Tayyip şunu yapmış.
Üst - orta sınıf, SSK indirmiyle ve özel sağlık sigortalarıyla, özel hastanelerden sağlık hizmetini bir şekil alabiliyor. Orta sınıfın altı da, devlet hastanelerinde hem sıra beklemiyor, hem de "Nerede lan bu doktor?" şekline bağırabiliyor. (Bunu da söylediler, evet) Yani aslında halkın Tayyip sayesinde sandığı iyileşen sağlık hizmetini, orta sınıf/maaşlı çalışan kesim karşılıyor. Puanlar ama Tayyip'e yazılıyor, .

***

Tayyipsever taksicim ne tapelere, ne dinlediğine, ne de gördüğüne inanmamış; olabilir. İnsan gönlü elverdiğince çok şeyi reddetme potansiyeli olan bir varlık. Zaten faşizmini seviyor, bir lider bu ülkede yumuşaksa, kibarsa, hemen asılacağına, öldürüleceğine inanıyor. Cehape dönemi onu hastanelerde süründürmüş, dereye götürüp susuz döndürmüş, Tayyip ise hakkını vermiş, öyle görüyor. Cevabı hoşuna gitmeyen sorular karşısında ise az çok yırtıcı bir canlının iç güdülerine sahip; çok üzerine gidildiğinde insanın yüzüne dalga dalga çarpan bir koku bulutu salmasından, yaşamakta olduğu stres hissedilebiliyor.

Ona kalırsa Berkin'in fişini provakasyon olsun diye çekmişler. "Çocuk 16 kiloya düşmüş zaten, ne fişi!" cevabımdan sonra yayılan ter kokusu, taksicimle anlaşmak için doğru yoldan gitmediğimi söyledi, ben de biat ettim. Ter kokusunun yol göstericiliğinde, ona arkadaşım Lobna'dan, yediğimiz gaz ve dayaklardan, beni, bizzat karşısında gördüğü etten kemikten insanı nasıl ezip, nasıl korkuttuklarından bahsettim. Bir de baktım, polisin aşırı şiddeti konusunda yavaş yavaş hemfikir olduk. "Devlet - vatandaş sözleşmesinin ilk ve en temel maddesi, devletin varlığının çıkış amacı, bizim canımızı korumak" hususu, anlaştığımız ilk madde oldu.

Sonra ona "çalıyor ama çalışıyor"u açıklamaya çalıştım. Çalışmanın görev, çalmanın ise herkes için suç olduğunu, hukuğun her hükümetten bağımsız ve üstte olması gerektiğini anlattım. Bunu anlatırken ne cehape'ye, ne akepe'ye kimseye iltimas geçmedim. Hatta siyasetten bile değil, bire bir insan ilişkilerinden, ülkeye gelen turistleri dolandıran taksicilerden bahsettim. Anlar gibi oldu, çok terlemedi.

En son, Tayyip'in ne kadar karizmatik olduğu konusunda kendisiyle onaylaştıktan sonra, o karizmatik şahsın beni, ailemi, hayatımı nasıl tehdit ettiğini örneklendirdim. "Bu adam beni niye sürekli cezalandırmaya çalışıyor, ben bu halka ne zarar verdim?" diye sordum. "Onu asıcaz, kesicez, hükümet istifa!" çığlıklarımı yuttum. "Keşke bunları yasaklamasa, keşke şunlara hakaret etmese, keşke bu kadar şiddet uygulamasa, keşke savaş yanlısı olmasa..." uzattım.

Sonuçta şu oldu; 25 TL'lik yola 40 TL bayılıp İstanbul trafiğine hakkımı helal ederken, taksici "inşallah sizi daha az üzecek, daha beyefendi bir liderimiz olur" noktasına gelmişti. Sizin için küçük, insanlık onuru için hiç de hafife alınmaması gereken bir adım.

***

Mussolini iktidardayken, her faşist gibi kendi dönemiyle anılacak inşaat işlerine girişiyor ve Antik Roma Çarşısı'na (Roman Forum) buldozerle girip, Piazza Venezzia ve Collesium arasına "Via İmperiali"yi (imparator yolu) açıyor. İnanmazsınız senede 15 milyon turist ağırlayan Roma'nın bugün hala o caddeye ihtiyacı yok. Pazarları kapatılıyor, Roma'lı orada dondurma yiyor ya da koşuyor. Ve Roman Forum'da asılı açıklamada Mussolini'nin adı bile geçmiyor. Sadece "Faşist dönem, bu tarihin bir kısmını yok etmiş ama o çöküş, 1945 sonrası durdurulmuştur" yazıyor.

Roma nasıl bir günde kurulmadıysa, İtalya faşizmi bir günde yenilmedi elbet. Bir şehir inşaa etmek bazen 2 bin yıl sürüyor. Bir demokrasiyi işler hale getirmek için daha çok insana ulaşmak, onları eğitmek, onlara bir yaşam algısı ve standardı sunmak gerekiyor.

Faşizm sandıklarda, miting meydanlarında, kimliği belirsiz organizmaların internete yaydığı hukuksuzluk pornolarında, faşizm bir partiye oy verenlere "makarnacılar, hüloğğcular!" diyerek yenilmiyor. Faşizm inanmazsınız faşizmin başını asarak, dönemini lanetleyerek bile yenilmiyor. Bu daha çok kansere ağır kemoterapi vermek ve yanındaki sağlıklı hücrelerinde ölmelerini izlemek gibi.
O kanser, ancak çok iyi beslenerek, tüm organizmayı da iyi besleyerek yenilebiliyor.

O organizma sadece biz, gezi jenerasyonu ve hısım akrabaları değiliz.
O organizma ülkenin tamamı.
İyi besinin de ne olduğunu, bildiğinizi tahmin ediyorum. *

* bilmiyosanız da sorun diil konuşuruz gene.


biterken,

çok ciddi oldu bu yazılar.
gevşek kimliğime geri dönmek için zorlu bir mücadele içindeyim.
bu mücadele kapsamında beni ve ekipteki diğer 7-8 çılgın, haşarı, bir o kadar da sevimli mizahçıyı dinlemek isterseniz şayet, bir stand up olayı kısmet şov, 17 nisan - kargaart. kadıköy barlar sokağı. 
na burası da sitesi: www.kismetsov.com








İleride tarih kitaplarının ibret ibret yazacağı günleri yaşıyoruz. Siyah, beyaz ve yoğun gri. Ülkenin başbakanı, başrolünde oynadığı dev bir belgeselde çıkıyor karşımıza. Ben dahil bazılarımız, ekrana dahi bakamayacak hallere gelmişken, ülkenin başka sokaklarında, başka başka evlerde başbakan'a akrostijler yazılıyor.
Genç, başı yaşmaklı kızlar, kalplerle süsledikleri, gülücüklere boğdukları twitler atıyorlar. Başbakana resmen, adeta rock star sever gibi, aşıklar.

Başbakan bir sevip pir sevdiği aşkından bahsediyor bir yerinde belgeselin. Emine Erdoğan, kayıp kadın. Varken yok, yokken var. 11 yıldır first lady olan bu hanfendinin, sesini hiç duymadığımı o an fark ediyorum. Halbuki Emine Erdoğan dünyanın dört bir yanında, terörden İslam'a, kadın haklarından demokrasiye, çeşitli konularda konferanslara konuşmacı olarak katılan biri.
Ama bende görüntü var, ses yok.
Çok fazla Tayyip sesi, Emine ise sonsuz bir mute'ta gibi.

Emine hanım'ın peşine düşüyorum. "Niye?" derseniz, gerçekten emin değilim. İçimden bir ses, onu küçümserken kaçtığımız aşırılığın bize faydası olmadığını söylüyor. İyi bir yan bulmak, güce yaranmak, onunla barışmak için değil.
Onu gerçekten anlamak için. Çünkü pek çoğumuz bayan Erdoğan'ı, etkisiz eleman sanıyor.

Bayan Erdoğan, Arap kökenli, Siirt'li bir ailenin Üsküdar doğumlu kızı. Çoçukken çok sevilmiş, sanat akademisinde okurmuş, notları iyi olmasına rağmen bıraktığı okulundan sonra, günümüz türbanının annesi, Şule Yüksel Şenler ile tanışmış. Beraber dernek kurmuşlar hemen, bayan Erdoğan Müslüman bir aktivist iken, 23 yaşında, eşi ve lideri olacak adamla tanışmış. 78 senesinde kıyılan nikahtan sonra, işte sizin de bildiğiniz gibi yurt dışında okuyan, kah gemiciği olup, kah 40 bin liraya başbakan danışmanlığı yapan 4 çocuk. Yanı sıra 35 sene süren Müslüman hakları mücadelesi ve 11 yıllık iktidar.

Epey uzun süredir first lady olmasına rağmen, bayan Erdoğan'ın medyada yayınlanan neredeyse hiç röportajı yok. 2006'da Aktüel'de, 2004 yılında yapılan bir görüşme çıkmış. Aktüel yazarı, bayan Erdoğan'ın gecekondu mahallelerine baskın usulü gidip, kızlarını okutmayan babayı ikna çabasını anlatmış. 2013 yılının 3. ayında Mısır'ın bir dergisine verilen röportaj'da ise bayan Erdoğan, Mısır'ın devrimci kızlarına selam yollamış.

Bu biri yabancı bir ülkede yayınlanmış 2 röportaj dışında, bayan Erdoğan'ı çeşitli Müslüman ülkelere yardım gezilerinde gördük.
Bir zamanlar kankiş oldukları Esat'ın hanımı ile ilgili "Ben ülkeden kaçar, çocuklarla bize sığınır sanıyordum" dediğini okuduk. Bayan Erdoğan'ı Hülya Avşar'a bir kuple eşlik eder ve Hülya'nın türbanı üstünden kulağını öpmesinden tiksinirken izledik.
Lakin hala kimdir, nasıl biridir, konuşunca ağzından ne çıkar, hiç bilemedik.

***

Bay Erdoğan'ın aşktan ne anladığını, sevgi olarak neyi bildiğini kestirmek çok zor değil. Sonsuz teslimiyetiyle bayan Erdoğan'ın sessizliği, bize çok şey söylüyor. "Öyle bir biat etmek ki, içinde adeta kaybolmak", usta, "aşk bencileyin budur" diyor.
Kendisi Emine hanımın neyinde kaybolmuş, onu bilemiyoruz. Zaten önemi de yok.
Bay Erdoğan'ın aşkı, tek yönlü bir sokak.
Başka hiç bir caddenin kesmediği, tek bir kapının açıldığı, geri dönüşsüz...
Bay Erdoğan'ın aşkında, bay Erdoğan'ın pek bir şey hissetmesine gerek yok.

***

Oysa bilenler biliyor dostlar, aşk yok olmak değil, çoğalmaktır. Birken, iki, hatta bin, bin beş yüz, ah kafalar da kafalar...
Aşk kişinin sevdiği kişiyi çoğaltmasıdır, en çok da başkalarında.
Aşk kendinden vazgeçmektir, çok severek kendini.
Aşk kendinden vazgeçmektir ama, daha iyi, daha güzel, daha yüce bir kendinle buluşmak için, aşkının yeşerttiği o bereketli toprakta.
Aşk tektir, hepimiz o büyük, o leziz meyveden alıyoruz istihtakımızca ısırık.
Aşk tektir ama tek yöne akmaz asla.


biterken,
bu yazıyı niye yazdık?
bayan erdoğan, olası bir iç savaş durumda çocukları alıp bi yere kaçmayı düşünmüş mü? yoksa esat'ın hanımı gibi, kocasına sonsuz bir teslimiyet içinde, dizinin hep dibinde, hep öyle suskun oturacak mıymış, onu merak ediyordum. sonra konu aşka geldi.
e gelince de gitmiyor mübarek.
öyle oldu.










Sevgili başbakanım,

Kusuruma bakmayın, başbakanın b'sini büyük yazmadım. Zira son zamanlarda adınızla yazılmak suretiyle baş harfi büyüyen "başbakan" kelimesi, aslen o kadar da özel bir sözcük değildir. Başbakanlık dünya üzerinde binlerce insanın yapageldiği mesleklerden sadece biridir. Ona ekstra bir saygı atfetmek abes olmakla birlikte, iyi yapıldığında, her iş gibi, saygıyı hak edebilir.

Canım başbakanım, konuya izahat ile girmemi af buyurunuz.
Elbette dil bilgisini de, meslek ahlakını da SİZ bilirsiniz. Dil ile ilgili bir açıklama yapılacaksa, onu da SİZ yaparsınız.

Dil demişken, geçende Türkçe olimpiyatlarını izledim başbakanım. Canlısına bakamamıştım, malum o günlerde elimiz biraz doluydu. Annem organizasyonu, sahneyi, ışığı öyle bir övdü ki, açtım yutup belasından izleyiverdim ben de. Gerçekten harika olmuş, gökten Kabe inme sahnesi olağanüstü. Bugün dünyanın en büyük grubu Metallica, böyle bir görsel şölene imza atamıyor.

Tek çekincem başbakanım, Türkçe olimpiyadında çok fazla Türkçe duyamamak oldu. İlk başlarda "Bir Sait Faik, bir Haldun Taner okudular mı?" diye soruyordum, fakat olimpiyadı izleyince, çok çok yanlış geldiğimi anladım. Türkçe'nin en önemli kalemlerinden satırlar ya da dizeler yerine, genelde Arapça dua okumayı tercih etmişler biricik başbakanım. İşte buna azıcık şaşırdım.

Sakın yanlış anlamayın sevgili başbakanım, haşa, kimsenin dua okumasına karşı değilim. Sadece yerinin Türkçe olimpiyadı olmadığını düşünüyorum, nacizane. Lakin biliyorum şimdi bunu söyledim diye çok kızacak, hemen nasıl da "din düşmanı" olduğumu kitlelere kitlelere bağıracaksınız. İşte bundan a-acaip tırsıyorum, inanır mısınız ton ton başbakanım?

Epeydir sizi anlamak için azami bir dikkat ve tevekkül içindeyim başbakanım, lakin noolur yorum buyurun, şunu doğru anlamış mıyım? Bu ülkedeki hemen hemen her şey gibi, tüm inanç sisteminin de teminatı sizsiniz. Bir şeye inanacaksak önce size soruyoruz, başka kimseye itibar etmiyoruz. Başkalarının inançlarına, o başkaları Müslüman (ve mümkünse sünni) olmak kaydıyla saygılıyız. Fakaaat, müslüman olsak bile, şayet sizin üzerinizden, size de biat ederek İslami ihtiyaçlarımızı gidermiyorsak, müslümanlığımızdan da şüpheye düşmekten imtina etmiyoruz.

Kısacası yolu sizden geçmeyen inanç, aslında inançsızlık.
İnançsızlığa zaten ezelden beri, tahammül dahi edemiyoruz.

Ben açıkçası ağzınızdan çıkan her şeye inanıyorum tok sesli başbakanım. Gerçi sadece ilk bir kaç saniye boyunca inanıyorum ama olsun. Lütfen benim inanma şeklimi sorgulamayın. Misal, siz meydanlardan ve televizyonlardan defalarca, "bebekli taze gelini dövdüler" dediğinizde de, "camide içki içtiler" dediğinizde de, ben çok inandım. Derhal galeyana gelerek, balkonda hemen Kemalist yakmaya çalıştım. Kemalist artık nasıl yaşsa, bir türlü tutuşmak bilmedi, siz oradan hesap edin anlayışlı başbakanım.

Sonra tabi, meşhur caminin videoları geldi iknası kuvvetli başbakanım. Gördüğüm kadarıyla camide ortalık can pazarıymış. Milletin kafasını gözünü dikiyorlar, bir takım tıbba aykırı kişiler ilaç kovalıyor filan. Keşke "içki içtiler" yerine, "hap atmışlar" kartına oynasaydınız be başbakanım. "Nefes çekmişler" de olabilirdi, sonuçta o astım ilacı kutularının içinde kim bilir neler var... Biliyor muyuz? Hayır!

İşin kötüsü başbakanım, Kabataş'ta "vahşice dövülüp, sonra üzerine çiş yapılan, bebekli taze gelin" videosu çıkmadı. İfadelerde bahsi geçen ve anlatırken Nagehan Hanım'ı alçılara sürükleyen o "üstü çıplak, elleri deri eldivenli ve saçları bandanalı, 70 kadar saldırgan erkek"i göremedik. O video çıkabilmiş olsaydı başbakanım, korkarım dünyanın en çok tıklanan bizzarre kategorisine tekabül edecekti. Kategori kategori olalı, böyle bir manyaklık görmemiş olacaktı.

Tövbe bu arada başbakanım, asla sanılmasın ki, böyle bir şeyi arzulardım, tıklardım. Lakin  hikaye kurma tarzı olarak, bana "mum söndü oyunu" denilen şeyi hatırlatmasına da engel olamadım. Çok tuhaf ama başbakanım, bazen muhafazakar beyinler, orjinal marjinallerin yapmayı bi kenara koy, aklına bile gelmeyecek çılgınlıkta hikayelere imza atabiliyorlar. Eee, bu da yaratıcılığınızı sorgulayanlara, kapak olsun başbakanım.

***

Biliyorum müstesna başbakanım, size şu aralar çok mektup yazıldı. Ne açık mektuplar, ne sorular, ay neler neler. Kimse de demedi ki, "Bu adam hangi ara hepsini okuyacak? Zaten sürekli bir yerlerde halkla konuşuyor." Son 25 gündür, televizyonu kapasan buzdolabında, onu açsan bu kez mikrodalgada siz vardınız nöronların efendisi başbakanım. İşte tam da bu yüzden, kimse teknolojiyi size öğretmeye kalkmasın! Emin olun, robotlar ilkeli duruşunuza, Binali yol tutuşunuza hayran olmaya devam ediyor.

Elbette sadece Twitter'ı tokatlamak için mermerde alıştırma yapan Binali bakanım kadar, size başka başka, türlü türlü hayran olanlar da var. Gerçekten insan hayret ediyor, gıptalar içinde kalıyor. Hatta inanın yüksek ses ile; "Eeey Nagehan Alçı'ya can veren başbakanım, Yiğit Bulut'u nasıl yarattın?" sorası geliyor. Yaratmak deyince kabiliyeti bol başbakanım, "Siz kendinizden nasıl dünyanın en zengin 8. başbakanını yarattınız 11 yılda? Sonuçta aldığınız maaş belli?" Valla sizinle ve başarılarınızla ilgili detaya indikçe, insan gururdan adeta eriyor.

Ah başbakanım, sizi çok üzdüler. Elleri kırılasıcalar, İstanbul'un her yerinde hakkınızda tuhaf tuhaf şeyler yazmışlar, sağda solda caanım seramikleri, reklam panolarını ve falanları kırmışlar. Edepsizlik, vandallık, gerçekten çok ayıp. Gerçi sizi üzenler arasından ölenler, çok ağır ve hafif yaralanan binler olmuş, e valla oluyo öyle şeyler. Dünyanın neresine giderseniz gidin, nüfusuna orantılı olarak, katildir devletler. E biz butik bir ülke olmadığımıza göre, devletimiz de daha kaliteli, daha Dextervari bir tarz benimseyecek. Bunda şaşılacak bir şey göremiyorum, lobilerin efendisi başbakanım. İşte bu yüzden seramik seramik deyip, kimseye baş sağlığı bile dilememenizi, çok olağan karşıladım.

Açıkçası başbakanım, teminatı bizzat SİZ olan sürece de, özgürlüklere de, kalkan askeri vesaite de, mahkemelere de, hukuka da, demokrasiye de... İnanılmaz inanıyorum. Bazen böyle o kadar inanıyorum ki, anaaa bir bakıyorum, bir anda odanın içini mor ışık hüzmeleri dolduruyor. Tavandan ise ağır ağır ama güleç, SİZ iniyorsunuz parlayarak. O otoriter ama altın kalpli baba sıcaklığınız, odayı kompile dolduruyor. İşte o an, ülkenin, bitkisi, madeni, petrolü, doğasını satmayı bir kalemde geçtim, o inanç anında, benden böbreğimi isteyin veriyim. Üstüme öyle teslimiyetçi bir hal geliyor.

Lakin işte bizim tavan çok yüksek değil, led aydınlatmanın inanılmaz yakıştığı başbakanım. İş bu sebep, bizim hanede göklerden yere ini inivermeniz, 2 bilemedin 3 saniye sürüyor. Siz yere inince tabi, sigaramı kırıp, internetin kablosunu çekip, bana hitaben "Kız mısın, kadın mısın bilemem" diyorsunuz. Neyse ki sesiniz, sokağın köşesinde başlayan AVM inşaatı tarafından yutuluyor. O esnada ülkenin doğusunda yine yeni yeniden, memurlarınız kahramanlık destanı yazıyor.

Saate bakıyorum, 21:00. Evin içini malum, yaz ortası demeden "baba sıcaklığı"nızla ısıtmışsınız hoşaf gibi.
Mecbur balkona çıkıyorum.
Bizde tencere tava yok elbet, tevazunun kalesi başbakanım. Lakin bendeniz vaktiyle davulcuya kaçmış bulunuyorum. Ve fırsattan istifade, üstelik vallahi sırf sanat olsun diye, çıkıp balkonda trampete abanıyorum.

Siz sakın üzerinize alınmayın ama olur mu, benim cici başbakanım...

Biterken,
MELİH BAŞGAN'ı unutmuş değilim sevgili başbakanım. ama aynı anda, bu ufacık yüreğe inanın ikinizin sevgisi birden sığmıyor. yeminle çatlayacak gibi oluyorum.  ha bir de, son zamanlarda parklarda yapılan abuk subuk forumlara, eli bıçak ve silahlı delikanlılar iniyormuş. onların evde zor tutulan yüzde 50 değil, bizzat memurunuz olduğundan haberim yokmuş gibi, gülümsüyorum. Bi fotoğraf çekiverin kahraman başbakanım.




Kendimi politik bir insan olarak görmüyorum. Hiç bir siyasi partiye yakınlığım yok. Pek çok resmi ideolojiyi gerekçeli temelinden, pek çok gayr-i resmi ideolojiyi denenip çalışmadığı görüldüğü için ciddiye almıyorum. Onların tam olarak karşısında olduğum da sanılmasın, bir şeye karşı olabilmek için, öncelikle onun geçerli bir argüman olması gerekiyor zira.
Neyse, konuyu analitiğe boğmayayım.

Şu yağmurlu pazar sabahında bildiğim birşey var, önümüzdeki on yıllar boyunca Türkiye'deki pek çok meslek grubundan insan, 31 Mayıs'ı 1 Haziran'a bağlayan geceyi açıklamaya, anlamaya ve ifade etmeye çalışacaklar. Kimileri ona ulvi anlamlar yükler ve hakkında türküler yakarken, bazıları o geceyi lanetliyecek, küçümseyecek ve bok muamelesi yapacaklar.

Ben hazır dumanı üstündeyken, sevgili okuyucuma benim için o gecenin anlamını, neden meydana çıkmam gerektiğini anlatmak için geldim. Eteğimde ne varsa, hızla döküp gidicem.

Gezi Parkı'ndaki eylemin ilk günden beri takipçisiydim, elbette bu şehirdeki tek bir saksının bile yerinden kıpırdamasına tahammülümüz yok. Çünkü şehir, iyice inşaat alanı - kanser kombo bir bünye oldu, ucumuzdan kemiriyor. Gezi'deki ağaçlar çok sembolik olarak bu işin bir parçası, yoksa 3. köprü ile bizi akıl almaz bir rant ve çevre katiamı bekliyor.

Ama oraya sadece park için, sadece ağaçlar için de çıkmadım açıkçası.

Cuma günü bir yandan iş yetiştirmeye çalışıp, bir yandan da tüm sosyal medyadan olayları takip ediyordum. "Eyleme ne giyilir, sırt çantasına limon koysam polis arar mı?" hazırlıklarım sürerken, Hürriyet'te önce kanlar içinde bir kız gördüm. Asla yapacağım bir şey değil ama dayanamadım bu kez, videosuna tıkladım. Kızın orada, tam da Taksim anıtının dibinde, tek başına, an be an beyin kanaması geçirişini izledim. Ve ancak video bittikten sonra, onun arkadaşım Lobna olduğunu anladım.

İçim boşaldı bi an, nasıl diyim; tiz bi isyandan gayrı, hiç bişey hissetmedim. Ve aklımda tek bişey belirdi, oraya gidip muhattap kimi bulursam ona, "Sen kimin ülkesinde kimin canına kast ediyorsun lan!?" demeliydim. O meydanın, o parkın, bu şehrin, bu ülkenin hala evim olduğunu birilerine söylemem gerekiyordu.

***
Ben meydana ne ulusalcı, ne çevreci, ne anarşist, önce sıradan bir kadın olarak çıktım. Bu ülkede öldürülen, ölmesine göz yumulan, cinayetleri hukuksal olarak desteklenen, folluk olarak görülen, sosyal hayattan men edilmek istenen tüm kadınlar için, kendim için... Canımıza kastederek bizi korkutmaya, onurumuzla oynayarak bizi sindirmeye çalıştıkları için çıktım.

Ben meydana Ata'yı özlediğim için çıkmadım. Beni bugün, hemen şimdi temsil edecek tek bir lider olmadığı için, hiç bir lider ülkenin vatandaşına insan muamelesi yapmadığı, insan hayatı çok ucuz olduğu ve bunu asla takmadıkları için çıktım. Depremde, selde, afette, terörde, madende, iş kazasında ve trafikte ölen insanlar, onların nazarında sadece sayıdan ibaret olduğu, onlardan bahsederken "5 madenci, pardon 7, neyse..." diyebildikleri için ve utanmadan, arlanmadan, pişkin pişkin, bu "ucuz insan" fikrini destekledikleri, övdükleri, düğünlere gidip çiftlere 3-5 çocuk sipariş ettikleri için çıktım.

Ben meydana "Nihayet barış süreci oluyor, bunu provake edeyim, bitireyim, ülkeye anarşi getireyim" diye çıkmadım. Ne barışın, ne sürecin açıklamasını kimseye yapmadıkları, orada barış derken komşuya savaş çığırtkanlığı ve hazılığı yaptıkları, büyük ihtimalle bölgede kanlı, kirli, gizli amaçları olduğu için çıktım. Kimi kime kırdıracakları belli olmayan savaşlara benim ülkemi, biraz daha para için sokamasınlar diye çıktım.

Ben meydana gece 22:00'den sonra alkol bulamayacağım, Allah muhafaza ayık kalacağım için çıkmadım. Ben ayık olmak istemezsem, tayyip bizzat gelip çorabımdaki sigaraya el koyup kırsa, kulağıma ilahi üfürse fayda etmez canım benim. Ben meydana, şimdiye dek tek tek, itinayla etimizden cimbızla yoldukları ve yolmaya devam edecekleri tüm Cumhuriyet kazanımları için çıktım. Kendilerinden olmayan herkesi düşman bildikleri, açıkça, yüzümüze yüzümüze hakaret ettikleri için çıktım.

Ben meydana dindar insanlar tarafından yönetildiğim ve dine tahammül edemediğim için çıkmadım. Ben bu dindarların sadece sınırlı sayıda Müslüman'a yetecek kadar adaletleri olduğunu 10 yıldır gördüğüm için çıktım meydana. Ne işten atılan THY personelinin, Tekel işçisinin, ne evinden atılan Sulukuleli'nin, ne toprağı deresi Hes'e kurban gidenin, ne yazdığı ya da asker olduğu için hapiste yatanın, ne Uludere'de ölenin, ne Reyhanlı'da sakat kalanın hesabı sorulamadığı için çıktım.

Ben meydana marjinal ve çapulcu olduğum için çıkmadım, ki değilim. Elime molotof verilse, organik zeytinyağı sanacak, ayrıca çalıştığı her işte ve satın aldığı her malda devletine verigisini 10 yıldır gıcır gıcır veren biriyim. Vergileri verdim ama bana yol, su, elektrik, park, konser ya da spor salonu olarak geri dönmedi. Bişey dönmediği gibi, hazırda olanlar da gitti. Tek tek sayamıyacağım ama bir Beşiktaş'taki çay bahçesini saltanat mülkünüze kattığınızda, bir de Haydarpaşa'yı otele okutmak için yaktığınızda, büyük bedduamı aldınız. Oralar benim evimde en sevdiğim köşeler, en güzel çıktığım fotoğraflardı. Siz benim en afili fotoğrafımı yırttınız.

***

Bundan sonrasını getirmek kolay değil, hala sokaklarda insanlar, arkadaşım eşim dostum var. Hala halkına harcanabilir gözüyle bakan bir insanın yönettiği, şiddeti gaddarlığa çoktan dökmüş bir orduyla savaşıyorlar. Savaşıyorlar derken ekipman olarak deniz gözlüğü, gaz ve toz maskesi, olmadı sirkeli bez ile.

Gelmiş geçmiş en apolitik nesile gerilla gibi sokak sokak evlerini savunmayı öğrettiniz. "Aman evladım olaya karışma, örgüte partiye bulaşma" diyen babalar çocuklarının çantasına limon koyup meydana yolladı. Teyzeler elde börek cepheye erzak taşır gibi sokaklara uğradı, sizin gene kibiriniz durmadı, durulamadı.
Zira bizi sayımıyorsunuz ve şimdi açık konuşalım sanırım şu sıralar asabınız biraz bozuk, çok net muhakemede bulunamıyorsunuz.


Şimdi Ne Olacak? - Intro

Herkesin ayrı fikri var ama ben "Şimdi ne olacak?" sorusunu, kendi çok bilmiş KLBHE ekibine yönelttim. şöyle gönülden cevaplar aldım.

- Hükümet geri adım atana kadar meydanları zorlamak, polisleri fazla mesaiye tutmak asilce bir hareket elbet ama tek bir çocuğun canının bile vebalini taşıyamayız. O yüzden polisle karşı karşıya gelmeli direniş azalarak bitsin. Ve asıl direniş başlasın.

- Asıl direniş, sandık ve demokrasi direnişi olmalı. Bu çok beylik, klişe bir laf gibi ama bir o kadar da gerçek. Hükümet 10 yılı seçimle gelerek geçirdi. Evet kömür dağıttı, evet makarna ile oy satın aldı. Biz de makarnayla oy verene ya da dini duygularının peşine takılıp gidene burun kıvırdık. Aferim bize. Halbuki bu insanlara biz ulaşmış olabilirdik. Ya da oy vermiş, oy sandıklarında gönüllü olarak çalışmış, insanları bu konuda uyarmış ve teşvik etmiş olabilirdik. İşte şimdi tam sırası. (Açıkçası bana sağ sol, hangi parti, koalisyon şu noktada o kadar fark etmiyor. Başa geçen diktatör olmasın, öp başına koy.)

- Hükümete yöneltilecek çok soru, istenecek çok fazla şey var. Bunun için hukukçular, şehir planlamacıları, ekonomistler yani işinin uzmanları çalışmalı. Misal Gezi ve AKM'yi yıkarak yerine x'i (bilinmeyen yapı), yahut 3. köprü veya havalimanını neye dayanarak yaptıkları, şehri ve dengesini nasıl etkileyeceği bir ekibin, bu satışlardan dönen cukkaların hesabını bulmak başka bir ekibin işi olmalı.

- Medyaya güven olmayacağını lakin ana sermaye gruplarının ise tehditten anladığını öğrendik. Sermaye grupları en etkili anti tayyo seçim kampanyasını finanse etmek için kullanabilir, ki yapılıyor aslen. Bu arada birebir insanlara gidilebilir. "Bu ülkede neden böyle bir lidere ihtiyaç duyuldu, insanlar onun nesini bu kadar seviyor ve destekliyor?", bunları çözüp anlamak gerek. Bu ülkenin hiç bir vatandaşının fikrini ve hissini yok saymak, hele bu kez, bizim işimiz olmamalı.


Çok fazla konuştum.
Ve mutlaka unuttuğum bişeyler var.
Ama şunu asla unutmayacağım; 31 Mayıs'ı 1 Haziran'a bağlayan gece, hayatımda ilk defa 30 senedir içimde yankılanan "Burası mı benim ülkem, ben buraya ait miyim lan?" sorusu, "Evet, evet! Yüz bin kere evet!" şeklinde yanıt buldu.
Bana bunu yaşatan herkese, tek tek teşekkür ederim..


Bi ara "Neden savaşanız?" konusunu yazmayı düşünmüştüm. Sonra bunun cevabını bir yazıyla uzatmanın, tam siyaset bilimi öğrencisine yakışır bir işgüzarlık olacağına karar verdim.
Oysa savaşı daha reklamcı açıklamak lazım: insanlar tarafından kurulmuş toplumların ilerlemesi için, savaşmaları gerekli. Çok tuhaf ama doğru. Bakınız taa tarih öncesi devirlerde bile, Yontma Taş'ı yaşayan bir kabile, Tunç Çağı'na gönlünce geçemiyor. Gidip Tunç'tan bir kız seviyor, sonra o Tunçbilek kabilesiyle cenk edip, büyük oranda telef oluyor. En son aklı başına geliyor ve diyor ki;

- Ulan biz de şu maden işine girelim. Ateş felan, bunlar hep lazım.

Yine de bu tarihi veriler, siyaset büyüklerine "Neden savaş?" sormamıza engel olmamalı;  "Neden savaş?" sorusu, "Neden mizah?"tan çok daha sık sorulmalı. Hatta yine bu başbaşlara; "Savaş için malzemelerinizi nereden buluyorsunuz?" da denmeli. Siyasetçi de efendi olup "Eee toplumun farklı kesimlerini gözlemliyorum, küçük hikayeler topluyorum, ilhamımı sokaktan alıyorum" gibisinden cevap vermeli.

Ve nasıl ki bir mizahçı, gülmeyen insanlara rağmen mizah yapıyor sayılamıyorsa, siyasetçiler de gülmeyen halklara rağmen siyaset yapıyor sayılmamalı.

***

Ülke sevmek, memleket sevmek kavramlarını gayet güzel anlıyorum. Benim toplumun geneliyle uyuşamadığım nokta o sevginin şekli. Sevgi illaki kanlı olmak zorunda değil. Bizi sevmeyeni yaşatmamak, elimizdekine gözü kayanın gözünü oymak, ilgimize karşılık vermeyene düşman olmak "sevmenin yegane yolları" olmamalı.

İnsan memleketini kana kan, intikamsız da, "kanı yerde kalmayacak"sız da sevebilmeli.

Şuradan nacizhane, milliyetçilere şöyle bir önerim var: kan yerine mesela ülkemizin bitki örtüsünü sevebilirsiniz. Çünkü mukadderat bu ya, insanlar ölür, hatta düşmanlar da ölür. Ama bitki örtüsü, toprağın üzerinde binlerce yıl var olmak, yeni nesillerini beslemek ve büyütmek içindir. O ölürse, geleceğimiz de ölür.

Derinleşeyim.
Anadolu'nun tohumları ve fidanları, elması, buğdayı, karpuzu, kayısısı hatta domatesi ve zeytini ve iğdesi ve inciri ve antep fıstığı ve fındığı ve çayı ve mısırı ve baklası, DNA'larının her zerresinde, yine bu toprakta yaşayan insanların emeğini taşımaktadır.

Şüphesiz bu alın teri, şehit kanı kadar kutsaldır.

Fakat şimdi, bu tohumların ve fidanların sonu geldi. Çünkü artık tohumlarımızı İsrail'in (ve bilmediğim başka milletlerin) DNA'sıyla oynayıp geliştirdiklerinden alıyoruz. Üstelik bu tohumlar bitki olup hasat edildiklerinde, yeni tohum vermedikleri için, bundan kelli her sene, hep bu tohumlardan almak zorunda kalacağız. Yetmiyor, bu genetiği oynanmış tohumlar, ancak kendilerine uygun geliştirilmiş gübrelerle, ilaçlarla hayatta kalabiliyorlar. Bu gübre ve ilaçlar, diğer endemik, yani Anadolu'ya özgü bitkilerin kökünü kurutuyor. Bilin bakalım bu ilaçları ve gübreleri, yine kimlerden alıyoruz.

***

Düşünüyorum ki ben bugün, damarlarındaki her damla kan ülkesini, toprağını korumak için akan biriyim. Bu kişi olarak en büyük önceliğim, eninde sonunda tıpkı diğerleri gibi, ( Saddamlar, Kaddafiler ve meni adırs) mevta olacak ortadoğu liderlerine dayılanmak olmaz. Önce bu toprağı toprak yapan doğamı, kaynaklarımı düşünürüm.

Benim madenimi kim çıkartıyor (yabancı şirketler?), çıkartırken bir daha binlerce yıl yerine gelme ihtimali olmayan bir doğal kaynağı yok mu ediyor (Ege havzası, Kaz dağları), kurdukları santraller suyumu mu kirletiyor (Karadeniz) -çünkü su, biliyorum ki, önümüzdeki 50 yılın en önemli serveti, petrol bok yesin, o denli önemli- çocuğumun DNA'sıyla mı oynuyor (tüm ülke), ona bakarım.

Tekrarlıyorum;
Toprağın vatan olması için, her parçasının defalarca ve durmaksızın kanla sulanmasına gerek yok.
Gerçekten.
Hayır illaki hassasiyet geliştirmenize yardımcı olacaksa, her bir tohuma ellerimle, ay yıldız, Türk bayrağı, kırmızı beyaz motifler, renkler, semboller işlemeye razıyım. Her bir ağaca Atatürk gözleri, mehmetçik süngüsü yansıtabilirim.
Yeter ki ayağınız alışsın.

***

Milliyetçilik kadar, muhafazakarlığa da yeni ilgi alanları önerilerim var. Zira şu sıralar kim neyi, kimin adına muhafaza ediyor anlayamaz olduk. Biri mahallesindeki transı linç ediyor mahallece. Meğer yeni rant sahasıymış oralar, kira gelirini muhafaza ediyormuş. İlginç.

Mahallenizi madem çok seviyorsunuz, madem evladınız için temiz şehir istiyorsunuz, dünyanın en büyük yandaş dolandırıcılığına, kentsel cukkasına dönüşecek "kentsel dönüşüme" dikkat edebilirsiniz mesela. Bir takım ağa oğullarının kentinizin ormanlarına, su kaynaklarına beton blokları dikmesine, fakirlerin evlerinden zorla atılıp, yerine zenginler için villa dikilmesine karşı olabilirsiniz. Buyrun mahalle değeri, buyrun çocukların geleceği ve ahlakı.

Siz ve sizler dahil, milyonlarca insanın mağduriyetine engel olmaktan daha ahlaklı iş var mı?

***

Biliyorsunuz, Tunç Çağı'ndan bu yana epey zaman geçti.
Fakat yönetici sınıflar henüz ilerlemek için, savaşmaktan daha akıllıca bir yol bulamadılar.
"5-6 bin yıl dile kolay, insan bu kadar da geniş olmaz ki!!" diyebilirsiniz.
Hatta demelisiniz.
Zira demezseniz her gün, bir başka Hitler/İtalyan mafya ailesi parodisi izler, sonunda bundan memnun bile kalırsınız.
Çünkü savaşlar aslen cephelerde değil, kötü yönetilmeye alışmış halkların zihinlerinde kaybedilir.


Biterken,
Yine "geyik yapıcam" derken geldiğim bu noktada, ki sabahın körüydü ve kendi kendime konuşarak evi basan pireleri ilaçlıyordum, biraz tuhafım. Görseli bulana kadar bir ton stumble sitesi dolaştım. Güzel şeyler görünce, keyfim mecburen yerine geldi. 
Size hikayeler anlatacağım günleri iple çekiyorum... Azz sonraa.
Ve bir de, Kısmet Şov'u 23 Ekim'de, Babaylon Lounge'da, 21:30 civarı, çıplak gözle izleyebilirsiniz.
Bu sezon kısmetse, daha iyiyiz.

Prins Hendriks oteli, sentrıl steyşına, yani Amsterdam'a girilen kapıya bakıyor. Camın önünde, çalmayan kornaları, kafa delmeyen inşaatı, klise çanını, tranvayların tıkırtısını, bisikletlerin rüzgara hışımla dalışını, turist kafilelerin bebek adımlarını dinliyorum, gözlerim ardına dek açık.

İki sokak gerimizde kerhaneler var, sonra uyuşturucu satıcıları. Seks dükkanları, dikiz şovlar, sarhoş İngilizler, camda müşteri bekleyen hanımbeyler, ergen Avrupa veletleri, geçkin seks manyakları, keşler... Ve sabahın sekizinde, diş macunu almak için mahalleye girdiğinde, ne bir köşede kan- kusmuk - çiş ve gözyaşı görüyorsun, ne de en ufak bi korku geçiyor içinden.

Burası Amsterdam merkez. Herkes bi şekil akıllı.

***

Yine, yeni yeniden, koca şehirdeki en tipsiz insanlarız. Joordan'ın moda çekiminden fırlamış, Bradangenilna çifti, yan masada taze naneli çay içiyor. Önce kaba garsonumuz, bir miktar izledikten sonra medeniyet derecemizi gözü tutmuş, kibarlaşıyor. Sürekli "here you go" diyor bu şehirde turistlere hizmet eden Amsterdamlılar. "Paranı ver ve git" diye çeviyorum Türkçe'ye.

Kolay değil tabi, yetiştirdikleri en mühim sanatçıyı bile köylü buluyorlar. Ah yavrum Van Gogh, yine beraberiz. Rhjyk'in önündeki geniş çimenlikte, bulutlar ne kadar heybetli, ışık kendinden ekspresyonist; sürekli resim yapasım geleyor.

Ceplerim hala griple terbiye, onlarca kirli peçeteyle tıka basa dolu. İş bu sebep, aldığım ilhamın yarısını, bir kanal kıyısında unutuyorum.

Lütfen içeri girerken ayakkabılarınızı çıkartmayı ve eşikten sağ ayakla geçmeyi ihmal etmeyiniz.
Bu ilk ziyaretiniz ise, size ülke kurallarımızdan biraz bahsetmek yerinde olur.

Semih Cumhuriyeti Temel Kuralları

1) Semih Cumhuriyetinde insanlar ikiye ayrılır; Semihler ve ötekiler.

2) Semih Cumhuriyetinde ötekiler, öldürülebilirler.

3) Bir Semih dünyaya bedeldir. Bu denklemi sağlamak için, herhangi bir Semih'in herhangi bir muvaffakıyet göstermesi gerekmez.

4) Semih Cumhuriyeti aslen laiktir. Ama Semihlerin %99'u, Maşrapa'ya inanmaktadır.

5) Maşrapa'ya inanmak zorunlu değildir. Ama inanmayanları ötekiler'den saymak ve öteki gibi davranmak normaldir.

6) İyi bir Semih, Semih olmanın dünyadaki en iyi şey olduğunu düşünür. Bu düşünceye ulaşması için ülkesinde herhangi bir şeyin iyi ve güzel olması gerekmez.

7) Semih'in Semih'ten başka dostu yoktur.

8) Semih Cumhuriyetinde, Semih olmayanların hak araması yakışık almaz.

9) Semih Cumhuriyetinde, Semihlerin de hak araması yakışık almaz.

10) Her Semih asker olarak doğar, 30 bin SL ödeyerek bu doğum lekesini aldırabilir.

11) Semih Cumhuriyetinde siyasi iktidarların en büyük derdi, Maşrapa inançlı nesiller yetiştirebilmektir.

12) Semih Cumhuriyetinde yazarak, şarkı söyleyerek, Semihçe dışında dil konuşarak, öteki olunabilinir ve öldürülebilinir. Öteki olup öldürüldüyseniz, cinayetin failinin bulunmasını beklemeniz yakışık almaz.

13) Semihler kadın ve erkek olarak ayrılmazlar. Kadın Semih mi olur? Kadınlara işte bu yüzden "Semi" denir ve "yarım" muamelesi yapılır.

14) Bir Semi taciz veya tecavüze uğradıysa, bunu hakketmiş demektir.

15) Semih Cumhuriyetinde nüfus kalabalık, gelir dağılımı eşitsiz, Semihlerin çoğu aç, eğitimsiz, temel sağlık ihtiyacını karşılamaktan yoksun olabilir, olsundur. İyi bir Semih'in görevi, tüm bu olumsuzluklara rağmen, Semi'sinden 3 çocuk peydahlamaktır.

14) Semih Cumhriyetinde, Semi'lerin 10+ yaşlarda evlendirilmesi, satılması, ailesi tarafından namussuz bulunarak öldürülmesi, okutulmaması ve çalışmasına izin verilmemesi normaldir.

15) Semih Cumhuriyetinde "maşrapa yok" demek cezaya tabidir. Semihliğe hakaret etmek suçtur.

16) İyi bir Semih, iki temel inancı (Semihlik- Maşrapalık) ekseninde her an galeyana gelebilir. Bu galeyan esnasında bir grup insanı yakması veya linç etmesi olağandır.

17) İyi bir Semih deprem, trafik kazası, iş kazası, hapishane, terör kapsamında hiç şikayet etmeden ölmeyi bilir.

18) Semih Cumhuriyetinde, bayrak, insan hayatından daha kutsaldır.

19) Semih Cumhuriyetinde, Semihlerin ne okuyacağına, ne izleyeceğine, nasıl bir internet kullanacağına, nasıl yetişeceğine ve nasıl düşüneceğine, politikacı Semihler karar verir.

20) İyi bir Semih, politikacısının kendisine uygun gördüğünden fazla özgürlük istemez, istemeyi zaten bilmez. İyi bir Semih, kanaatkardır.

Semih Cumhuriyeti hiç şüphesiz bu kurallar dahilinde, dünyanın en güzel ülkesi olmuştur.
İnsanin en iyi hali, Semih halidir.
Ne mutlu Semihim diyebilene!

Biterken,
Bitsin yaa.


Erivan'dan döneli baya oldu, hatırlamak için şöyle bi fotoğraflarına baktım. Sevgililerin eksi 2'yi gören soğuğa aldırış etmeden öpüştükleri o bakımsız parkları, her kafamı kaldırdığımda karşıma dikilen dumanlı Ağrı'yı, pembe volkanik taştan dev binaları, yüzleri çok tanıdık bir hüzünle gölgeli insanları, Ararat marka konyağın genzi yakıp dudakları kızartışını hatırladım.

Erivan hem çok tanıdık, hem çok uzaktı.

Öncelikle, döndüğümden beri bu konuda bir takım sorular alıyorum. Sonralıkla, bu blogger text editörü bu ara ani bi kararla, metin editlememeye başlamış. Onun bu bireysel kararına saygı duyup, görüntüleyemediğim yeni blogger ara yüzüne ise küfretmeyi bırakıp, elimden geldiğince soru cevap yazıcam bu yazıyı. Bold yok, italik yok. Nokta, virgül ve numaralandırma var. Olduğu kadar.

1) Ermenistan'ın başkentinde ne işin olabilir?
Aslen çok işim yoktu, şimdi doğruya doğru. PechaKucha Nights denilen ve insanların birbirleriyle yaratıcı projelerini paylaştığı bir etkinliğe, gözlemci basın kadrosundan katıldım.

Bu sebeple, Kurban bayramı tatilinin 2. günü, Viyana aktarmalı bir yolcukluk ve tatlı bir ekiple Erivan'a vardım. İki gün boyunca şu an adını hatırlamadığım bir Orta Asya organizasyonunun misafiri olarak şehirde yedirilip, içirilip, gezdirildim. Gazetecilerin hayatı güzelmiş. - Hükümetlere lolo yapıp, mapusa düşme kısmı hariç- Onu anladım.

2) Erivan dedikleri kadar fakir mi?
Hem evet, hem hayır. Erivan'da ilk sabah, herkeslerden önce kalkıp sokağa fırladığımda dikkatimi ilk çeken şey, Rusya mirası 6 şerit yollarda dolanan pahalı arabalardı. Yol üstünde yaşlı bir kadın feryat ederek ağlıyor, bizim Rus tarzı tabir ettiğimiz giyimli Erivan kızları, ayağımdaki Adidas'ları kesiyordu. Bir Nişantaşı yerlisi, Beşiktaş çarşıya nasıl görünüyorsa, ben de onlara öyle görünüyordum sanırım, ki bundan biraz utandım.

Ermenistan'ın temelde ihraç ettiği pek bişey yok. Ekonomisi Kominizmden çıkıp taklaya gelmiş tüm ülkeler gibi sallanmaklı. Öte yandan en lüks mağazalar şehirde, marketlerde aklınızın alamayacağı kadar çok çeşit var ve hepsi ithal. Öyle ki, 3 yuroya şampanya alıp, ayağımıza döktük şımarıklıktan.

3) Erivan'da gece hayatı nasıl?
Gündüz hayatı bitti, aman geceler olmasın... Erivan'da gece hayatı beklentimizin üzerinde. Barlar dışarıdan belli olmuyor çünkü, taş binaların bodrum katlarına konuşlanmışlar. Aynı şey şehirde bolca bulunan strip clublar için de geçerli. Şehir hem ucuz, hem de temiz strip clublara sahip. Gitmedim, gidemedim ama giden arkadaşların yalancısı, hatta yancısı oldum.

Kişi başı 10 yuro giriş, 2 yuro masaya hanım çağırtma. "5 euro daha vereyim de git şu dildoyu az uzakta sok" gibi bir fiyat - performans endeksi var. İçki zaten anladığım kadarıyla dünyanın geri kalanında bol ve ucuz bi'şey. Sadece sevgili ülkemizde keyifle içmek bu kadar lüks bi eylem amk.

Şehrin dış mahallelerinde ise, ibadullah kumarhane var; bol neonlu, gaziemir fonunda, biraz da ürkütücüler açıkçası. Bizim durumumuz olmadı, gitmedik, gidemedik.


(parklar)

4) Şehirde gezilecek görülecek bir şeyler var mı?
Elbette. Şehrin hakim tepesine bir güzel "sözde soykırım anıtı" yapmışlar, parmaklarınızı yersiniz valla. Şaka şaka, işin siyasi-etnik-tarihi boyutuna sonra geleceğim.

Şehirde ilk görülecek şey Ağrı dağı, o kadar yakın ve heybetli ki, kaçınmak imkansız. Sonra Rus mimar Aleksandr Tamanian tarafından inşaa edilmiş kentron, yani şehir merkezi binaları, opera salonu, Ararat konyak fabrikası ve Matenadaran, yani içinde binlerce Ermenice orjinal el yazması barındıran kütüphane, ziyaretlerinizle şenlenmeyi bekliyor. Matenadaran dünyanın en büyük el yazması kütüphanesi ve içinde aşkla çalışan rehber hanımlar barındırıyor. O konuşurken soru sormak serbest, kendi arasında konuşanlar ise, çatık kalın kaşlarla uyarılıyor.

Bir de hepimizi duygulandıran, yönetmen Sergei Parajanov’un kolaj işlerinin sergilendiği müzeye gittik ekipçe. Kıyamam Sergei, Ruslar yıllarca adamın film çekmesine izin vermedikleri, adamı sapık diye yaftalayıp hapse attıkları için, kendisini kolaj enstelasyona vermiş. İşlerin yokluktan gelen orjinalliği ve duygusallığı dayak gibi. Erivan'da yemeyi bilene dayak çok zaten.



5) Türklerden nefret ettikleri doğru mu peki?
Yaani, ben olsam nefret diye kestirip atmam. Daha dikkatli konuşurum. Tanımadığım ve tarihi bağımı reddettiğim insanların hataları için özür dilemem ama empati kurmaya çalışırım. Erivan ölen dedeleri, dağılan aileleri için hala yasta; hala kopup geldiği memleketini özlüyor. Şehrin sembolü o sebepten Ağrı, yani konyaklarına da adını veren Ararat.

Türklere soykırımı kabullenmedikleri için kızgınlar evet. Ama sokakta Türküz deyince kimsenin holiganca saldırdığı yok. Hem bunun için Orhan Pamuk kitabı gösterip "Yaaa evet Türküz ama şeyiz biraz" açıklamanıza da gerek yok. Millet boğazının derdinde zaten, zaten 70 yıl da Rusya tarafından ezilmiş. Öyle boş düşmanlığa karınları tok.

6) Peki dertleri neymiş, hala niye 100 yıl önceki hadise için ağlaşıyorlar?
Pecha Kucha gecesinde tanıştığım tarih eğitmeni bir Ermeni bey, son derece kibarca geçen konuşmamızda şöyle anlattı. "Erivan'ın nüfusu 1900'de, 30 bin civarıydı. 1916'da 300 bin Ermeni bu şehre ulaşabildi. (Yola çıkanların 1 milyona yakın olduğu tahmin ediliyor.) Ve bu 300 bin kişinin büyük çoğunluğunu, öksüz-yetim çocuklar oluşturuyordu."

300 bin yetim tarafından kurulan bir şehrin, derinlerde bir yerde usul usul kanamaya devam edeceğini, sanırım az çok tahmin edersiniz.



ağrı-ekip

7) İçimizi ezdin, biraz neşeli şeyler anlat. Yemekler felan nasıldı ?
Erivan'ın doğal yayla olmasından hareketle, (rakım 1000 metre) eti, sütü, peyniri meşhur dediler. Ki İtalyan restoranında tükettiklerimiz çok iyiydi hakikatten. Onun dışında pastırmaya çok benzeyen kuru et, kısıra çok benzeyen bulgur pilavi, türlüye çok benzeyen türlü... Nasıl olsun yani, Türkiye'nin en doğu ucunda ne yenirse, o vardı menüde. İnsanlar da Türkiye'nin doğu ucunda göreceklerinize benziyor zaten, sokata sık sık Burhan Çaçan'lar geçiyor yanınızdan.

Şehirde son dönemde şık restoranlar açılmış, fiyatları gayet makul. Yeni ekonomik düzen ile beraber, "Ağaoğlu her yeri skip atacak" sendromu onlara da gelmiş; her yerde çirkin çirkin inşaatlar, şehrin taş işlemeli doğal mimari dokusunun içine etmek için adeta gün sayıyor.

Bence ülkedeki en ilginç şeylerden biri, kullandıkları inanılmaz zarif alfabe. Ama "üzerinde Ermenice yazan bir tişört alayım" desen avucunu yalarsın, öyle bir turist malzemesi bulunmuyor. Ben babama bi şişe, 20 yıllık Ararat paketlettim, kendime 3 mini nar şarabı aldım. Onun dışında ısrarla aramama rağmen, yöresel bir ürüne ulaşamadım. Kent pazarı dedikleri yerde bi iki çeşit cevizli sucuk, diğer pazarda ise Tahtakale malları var. O yani, o kadar.

8) E özetle o zaman, naapalım, gidelim mi Erivan'a? Ermeni'ye kin mi tutalım biz de? Sözde soykırım, özde herkes belgelerini mi açsın? Yani?

1915'te olan şeyin açıklaması, maalesef siyaset tarihi açısından çok basit. Ermeniler azınlık olamayacak kadar köklü bir kültüre, dile, etnik bağa sahip bir halk lakin, toprak verilemeyecek kadar da sayıca azlar. O dönemin iktidarları, yalnız Türkler değil ha, tüm iktidarları bakıyolar ki olacak gibi değil. Nefis Anadolu pastası paylaşılırken, bu halkın binlerce yıllık yurtları da aradan kaynayacak ve adamlar illaki terslik çıkartacaklar. E o vakit, "şu halkın kabasını bi alalım" demişler. önce "Yaa siz devlet kurun bak, süper olacak" gazlayıp, sonra üzerlerine Osmanlı'yı salmışlar.

Çok çirkin anlattım ama siyaset tarihi zaten çirkindir, yozdur, topyekün orrospu çocukluğudur. 600 bin kişiyi hiç etmek, dünyanın hiç bir iktidarı için büyük bir sorun olmadı, hiç bir zaman da olmayacaktır.

İş bu sebeple, bence ne içerideki, ne de Ağrı'nın öte yanındaki Ermeni'ye kin tutmayın kardeşim. Devletlere kin tutun, siyasetçilere, siyasetin kendisine, insanın doğasına kin tutun.

Bugün "Cihangir'de ciddi ciddi hipster Cumhuriyeti kurucaz" deseniz, sizin de kabanızı alırlar zira.

Ha Erivan'a da gönül rahatlığıyla gidebilirsiniz. Vize'yi girişte, 8 yuro bastırana veriyorlar. Çıkarken pasaportunuzun kopyasını alıp yolluyorlar.

Biterken,
Text editörü geri geldi. Şükür kavuşturana blogır.
Perşembe yani yarın, yani ayın 22'sinde, Kargart'ta Kısmet şov var. Saat-21:30'da.
Aynı şey, pazar akşamı, yani 25'inde, saat 22:30'da, Kemancı'da tekrarlanıyor.
(sahne arkadaşım deniz anlıtemiz, ki kendisi aynı zamanda yaşayan en seksi mizahçı, neyse, beni izlemeye kimsenin gelmediğinden şikayetçi. beni "sosyal sorumluluk projemiz" diye sahneye çağırıyo hatta. yani, öyle.


Sultan Sülüman Viyana kapısına ilk dayandığında, Kont Nicolas şehri savunmak için dış mahalleleri tamamen ortadan kaldırmış. Şehrin etrafına da, Osmanlı toplarının yıkamadığı, yukardan bakıldığında yıldıza tekabül eden, açılı surlar ve hendekler inşa etmişler. Wikipedia tr'nin lafına inanılacak olursa, zaten Sülüman şehri almaya çok da niyetli değilmiş. Sefer esnasında "İstesem alırım ama buraları bakmak hep para, biliyo musun?", tarzı konuşmaları olmuş.

2. Viyana kuşatması Kanuni kadar ihtişamlı bir padişah tarafından yapılmadığından, tarih bu kapıya dayanma-dönme seferinde "biraz hatalı yaklaşıldığını" kabul ediyor. Avcı lakaplı 4. Mehmet ve ekibi, kış şartlarını felan hesaba almadıkları için, Osmanlı ordusu Viyana kapısından bir kez daha eli boş dönmek zorunda kalıyor.

Bizim Viyana kapısındaki derdimiz, aslen zamansızlıktı. Hepi topu 2 gün süren gezimizde, Viyana binalarının ancak dış cephesini görebildik. Kapıları çalıp içerilere girmek, soğuk ayranlarını içip, hal hatır sormak mümkün olmadı. Halbuki ben isterdim ki o sarayların içerindeki duvar resimlerine, süslemeye, kraliyet dekorasyonuna bakayım. Kısmet değilmiş.

Artık gezi yazısı yazmada acık mesafe kaydettiğimi umarak, sana Viyana'da gördüklerimle alakalı, maddelenmiş bilgiler aktarmayı planlıyorum tırtıl okuyucum.
Viyana dediğin, ecdadının kapısına kadar yürüyüp döndüğü şehir ve içinde şöyle şeyler var:

  • Viyana Sokaklarından Manzaralar
Kendisi 2. dünya harbinden de sağlam çıkmış ballı bir şehir olduğundan, görkemden, tarihten içimi ezdi. Innerstad denilen yerde epey bi yürüdükten sonra, Tuna sanarak ancak onun bir kanalına varabildim. Kanal çevresinde ise, artık benim için medeniyetin ayrılmaz parçası olan "sokak sanatı", yani grafiti cenereyşın tarafından selamlandım. Yine o mevkide, gündüz kaput gece hırt mizaçlı, gotik kulüpleri gördüm. Ortam nasıl bilemiyorum yannız, sonra gidip kedinizi kestirmeyin.

Kulüp demişken, Karlzplatz'da Blunt diye bi yere gittik. Kalite olarak, eski Pendor'un Viyana versiyonu. Simit konseptli partide Japone tombul kız dev simitle hulhop çevirirken, İranlı rapper dis yaptı. O esnada kapıda erkek Marilyn Monroe, kadın Joaquin Cortéz ve lokum bir gay daha muhabbetteydiler. Ha bi ara mekana hipster Kıvanç Tatlıtuğ geldi. Bizi nur ve radyasyona tabi tutup, "dengim diilsiniz" diyerek gitti sonra.

Viyana'nın bahçeleri meşhur; Belvedere sarayının bahçesini, Stadpark ile beraber, arzu etmeme rağmen göremedim. Neye niyet kime kısmet tarzında lakin, Jager dikleyerek Volksgarden ve Resselpark'ta baya takıldım. Enine boyuna her yer bank, çimen, pırıllık. Anlayacağınız Viyana belediyesi tıpkı İstanbul belediyesi gibi; "Ey insanlık yayılın, buralar hep sizin! Gece, gündüz, ne zaman isterseniz, sokakta yiyin için. Bakın buraya da sirk koyduk, çoluk çocuk gelin." anlayışına sahip.

(Şaka lan şaka. İstanbul'da değil şehrin göbeğinde sirk, güneşlenme, piknik imkanı, bizim sokağa masa atacak durumumuz yok. En son bankı da 4 yıl önce, 1 Mayıs'ta yakmıştık. Küçük Armutlu'dan sevgiler.)

Şehrin trafiği gözlemlediğim diğer Avrupa kentlerine nazaran yoğun. Havaalanına giderken tam 2 kere kırmızı ışıkta bekledik. Bana bi dokundu bu, hemen eksi notumu verdim. Bisiklet olayı da o kadar yagın değil, kredi kartıyla otomattan kiralanıyor. Günlüğü 6 yuro. Kaybedersen 600 yuro cezai şebekesi var.

  • Alışverişten Medet Umma

Şehirde kıyafet dükkanları ve vitrinleri fecaat. Hayatımda bu kadar zevksiz giyimi bi arada hiç görmedim. Düşün ki ben her gün Bomonti tekstil atölyeleri mevkiinde bi ajansta çalışıyor, akşamları Osmanbey'den eve yürüyorum. Öte yandan tüm bu kiçlik ucuz da değil. Dünya gözüyle 45bin yuroluk saate baktım vitrinden. Bir de korse dükkanı gördüm, o ilginçti. Rus kızı olsam daha ilginçti lakin.

Viyana'da bi tek market ve yiyecek alışverişi çok zevkli olabilir; peynir, et, şarap ve diğer içkileri çok çeşitli, bize göre pek ucuz. Spar ve Billa diye marketler var, ama akşam taş çatlasa 19:30 a kadar var. Sonra her yer kaput. Tedariğinizi ona göre vakitlice yapıcaksınız.

Sokaklardan son detay, umumi tuvaletlerden gelsin. Kadınlar için işemek 50 sent. Erkelere gene her yer pisuar. İş bu sebeple, mevzu için kafeler tercih edilebilir. Benim girdiğim bi kafenin tuvaleti tamamen motşın sensörlü, Nivea krem ve prezervatif otomatlıydı. Otomatı sırf denemek maksatlı kullandım tabi. Aldığım sonucu "önce insan" bölümümüzde paylaşayım dilerseniz.

  • Önce İnsan
Pek kaynaşma fırsatımız pek olmadı ama Viyanalılar benden Amsterdamlılar kadar nefret etmedi. Belki tanısalar sevmezler. Yalnız prezervatif otomatını, hem de gün ortasında kulladığım kafedeki teyze, bakışlarıyla adeta beni dövdü. Belki "Herkes yavrularken sen niye boş oturuyosun?" demeye getirmiştir. Tam bilemedim.

Jön Vieners "Avrupa nüfusuna katkı"ya Berlin'den 2 sene önce baş koymuş. Bunların çocuklar tam kıvamında; sevimli ve yürür haldeler. Öyeli ki, yerden 50 cm yüksekte sarı kafalar kımıldıyor, çantana atıp kaçmak istiyosun. Bi de "Melis"ler var tabi, her 10 kızdan 7si Melis. 7 Melis alana 8. bedava. Melis kim? derseniz, sarışın, beyaz, süzgün yüzlü, latif kız kendisi. Ağlamayanı.

Nüfus az olunca tabi, sokaklar genelde boş. Kanal civarındayken 2 kez hava saldırısı sireni çaldı. Ne skim olduğunu anlamadığım gibi, sokakta durdurup soracak ilaç niyetine 1 adam bulamadım. Akşam üstüne doğru yannız, bi hareket, bi kalabalık, bi müzik. Baktım "marihuana destekçileri" yürüyüş yapıyor. Bob Marley çalan kamyonlardan bira dağıtılıyor, sloganlar, pankartlar, yalın ayak, perperişan hippiler.... Adeta bir can pazarı.
Zor yani onların da hayatları, bunu anladım.

  • Sanat Sepet İşleri

Viyana için "ay çok sıkıcıa" diyen çok insan gördüm. Lakin ayıp ettiklerini düşünüyorum. Müze bölgesi ve operası yeter, ki kimbilir daha neler var. Biz ordayken "uzun müze gecesi" diye bir festival vardı ve 13 yuro verip 18:00'den, 01:00'e kadar tüm müzelere girebiliyordun. Üstelik müze bahçesinde tanesi 12 yurodan Mai Tai de içebiliyor idin. Tüm şehir gençliği ordaydı, gözlerimle gördüm. Bir de Egon Schiele ve Klimt gördüm tabi. Resimlerin dibinde uyumak istedim, bırakmadılar. (Egon ağlattın beni piç. Ama zevkten.)

  • Yiyemedim, Sori
Ayıptır demesi otele yöreselinden, sosisli- somonlu kahvaltı koymuşlar, akşama kadar acıkmadım. Ne o meşhur dondurma, şekerleme ve pastalardan, ne de şinitzel, bi skim yiyemedim. Arkadaşın yaban mersini soslu şinitzelinden tattım, abartılcak bişey yoktu gerçi. Yemek ortamının fiyatları bi ilginç geldi. Butik-lüks restoranlardan ziyade, Nasch Markt pazarındaki Asmalı tarzı kafeler daha pahalıydı. 2 kişi 50-60 yuroya yolu var. Su bile 1,7 yuro. Berlin'in 2 katından fazla.
Bişey demiyorum ama ayıp.

Yazımızın şu noktasında artık bi durup sormak istiyorum saygıdeğer kelebek okuyucum; yeterince uzun bir Viyana yazısı mıydı? Tatmin oldun mu? Yoksa baygon musun sen yine? Benim gibi boynu bükük, gözü yaşlı, İstanbul'da?

O zaman hemen şey yap, Çok Gezenler Kulübü'ne git bi bak. Orda 10 ekime kadar bilet kazanma şansı var, başka gezi yazarları, başka destinasyonlar var. Bi de Pegasus'ta gidiş dönüş 300-400TL arası bilet gene var. Önümüzdeki ay Pegasus'a atlayıp git bi Viyana'ya bak mesela.
Biraz soğuk olur ama olur yani.

Biterken,
Bitsin bence.
Ha pardon, kısmet şov 13 ekim'de Leman, 20 ekim'de Karga'da. Hatırlatcam bunLARI.
twitter/yanilgi.