Son Şeyler

Showing posts with label stand up. Show all posts
Showing posts with label stand up. Show all posts
(Bu yazı Ekim 2015'te Penguen'de basılmış olup, "Gözümü açtığımda" absürdlüğünün başlangıcına tekabül eder.)
GÖZÜMÜ AÇTIĞIMDA, Hint okyanusuna bakan camgöbeği bir kumsalda, tahta ve sazdan yapılma basit fakat zarif bir kulübenin içindeydim. Akşamdan kalmalığımı üstümden atmak için hizmetli kızın getirdiği meyve sumuthimi kafama diktim ve ağzımı elimin tersiyle vahşice silerken, hangi günde olduğumuzu düşündüm.

Adaya geldiğimden beri, gün, gündem, Tayyip sesi, dolar kuru gibi dertlerimden tamamen sıyrılmış olduğumu o an anlayarak, pişkin pişkin gülümsedim. Dünyada acı çekmenin yaşam biçimi olmadığı, her gün insanların sapır sapır ölmediği yerler de vardı ve ben onlardan birindeydim. O sevinçle denize atladım ve mercan resiflerine kadar yüzerek kendime gövde gösterisinde bulundum. Hatta dönüşte tıpkı Avrupalı hippi bir kız gibi kumlarda yoga da yapacak, bireysel huzurumu ince beyaz kumullarla perçinleyecektim.

Ne var ki, kader bana layık gördüğü acıların sonuna gelmemiş. Resiflere geldiğimde yorulmuştum. Normalde her sabah Twitter’a bakıp kahvaltı öncesi limonlu çay ile 3-5 sigara tüketen bedenim fazla oksijen ve serotonini ne yapacağını bilememiş olacak ki, kalçamdan topuğumua dek saplanan krampın esiri oldum. Kramp deyip geçmeyin, bir rahatsızlık değil adeta bir adamdı sanki giren kramp; maç çıkışı sustalı çeken bir Fikirtepe delikanlısı kadar zalimdi. Velhasıl olduğum yerde su yutarak debelenmeye, ıssız kumsala doğru çaresizce “Help Help” şekli bağırmaya başladım. Sonrası uzun mavi bir sessizlik…

Tekrar gözümü açtığımda içinde bulunduğum cennetin apgıreyd olduğunu görüp içimden ufak bir sevinç çığlığı attım. Zira hala aynı beyaz kumullu sahildeydim ve bu kez başımda batı Avrupalı kimliklerini inci dişleri, külllü sarı perçemleri, tüysüz uzun vücutlarıyla doyasıya yaşayan iki genç adam duruyordu. Resiflere dalmaya çıkmış, Norveç fiyordlarının lacivert gözlü delikanlısı Wotzic ve Büyük Britanya’nın büyüklüğünü tekrar gözler önüne seren, resmen fularıyla dalmaya gitmiş Adams, endişeyle yüzüme bakıyor, bana bir sonraki suni tenefüsü yapmak için adeta yarışıyorlardı. Kıyamazdım, ki kıyamadım. “Şimdiye  dek aldığım nefeslerin tadı yokmuş!!”, benzeri iltifatlarla ikisini de sakinleştirdim. Tatilim nihayet maceraya doyacak gibiydi.

Günler geçiyor, Adams ile Wotzic’in bana olan şevkat ve seksüel enerjiyle yoğrulmuş ilgileri katlanarak büyüyor, bense seçime giden kararsız vatandaş gibi bir türlü mührü kime vursam bilemiyordum. İnsan bu kibar delikanlılara baktıkça, 10 tane mührü olsun, beş beş aralarında paylaştırsın istiyordu. Buna rağmen seçim yapmam şarttı çünkü Avrupa standartlarındaki bu gençler birbirlerini kız yüzünden şişlemeyi reddediyor, gayet “bro bro” takılmalarını sürdüyorlardı. Bu duruma içten içe bozulduğumu, arada birbirlerine karşı oğlanları fişteklemeye çalıştığımı saklayacak değilim. Şükür rabbime, bu fiştek çalışmalarım meyvesini verdi ve yine hep beraber sürat teknesiyle gezip, sumuthi içip, vaka vaka dansları ettiğimiz bir günün sonunda geçler, beni paylaşmak amaçlı, çok sert bir tenis müsabakası yapmaya karar verdiler. Maçı alan beni de almış sayılacaktı. Diğeri ise hayatımızdan çıkıp gidecekti. Çaresizce bu moderniteye boyun eğdim ama tenis sevmediğim için maçı izlemedim açıkçası. Galibi büyük bir heyecanla tahta barakamda, bembeyaz cibinliğim içinde bekledim.

İngiliz rakibine azmiyle fark atan Wotzic, beni ve aşkımı kazanmıştı. Beraber ilk günlerimizde kaybettiği arkadaşı Adams için azıcık içlense de, benim deneyimli kollarımda bu mutsuzluğunu kısa zamanda unuttu. Varını yoğunu bana, ilişkimize ve yanıma taşındığı için, tahta kulübemize yatırmaya başladı. Elinden her iş gelen bir delikanlıydı Wotzic, sanki analar onu benim için doğurmuş, hamurunu her türlü ev işi, tamirat, dizayn ve dekorasyon ile yoğurmuştu. Kısa süre sonra içinde önceleri yatak ve cibinlikten başka bir şey olmayan kulübemiz, rustik bir kuzey evine benzemeye başladı. Akıllı tasarımlar etrafımızı sarmış, olmayan camlara canlı renklerde perdeler asılmış, kulübeye 46 parçalık antika yemek takımı, %100 bambu dokuma çarşaflar ve daha nice şeyler alınmıştı. Wotzic resmen yuva kurucu bir kuş misali çarşı pazardan sürekli ihtiyaç topluyor, evimizin hiçbir şeyini eksik etmiyordu.

Ben önceleri bu yuvalanma faliyetini memnuniyetle karşılasam ve Wotzic’e Türk erkeklerinin ne evden, ne işten zerrece anlamadığını, hepsinin zevksiz herifler olduğunu dedikodulasam da, işler giderek zorlaşmaya başladı. Wotzic beni kumlu terlikle kulübeye sokmuyor, seviştikten sonra yatakta zinhar sigara içtirtmiyor, zaten öncesinde de dişlerimi üç kez fırçalattırarak beni diş ve dişeti rahatsızlıklarına karşı korumayı görev biliyordu. Beslenme programımı ise ele geçirmişti. Önce pesketeryan, sonra vejeteryan, en son vegan olmuştuk. Wotzic’in elleriyle topladığı çiğ meyva, tohum, fındık fıstığı tüketmekten kulaklarımın üstü tüylenmeye, içimde kemirgenlik emrareleri oluşmaya başlamıştı. Gözüm her yerde domuz pastırmasına elli kollu girişen, cızbız köfteyi beşer beşer götüren Adams’ı arar olmuştu. Wotzic ile kuzeyli oda orkestraları, efendime söyliyeyim yok Wagner,  yok Schubert filan dinlemekten yüzümde renk kalmamıştı. Bazı sabahlar çok uzaklardan gelen bir Ankara havası melodisiyle uyanıyor, tüm sabahımı kumlara iri iri bıyıklar çizerek geçiriyordum.

Bir gün daha fazla dayanamayıp motorsikletime atladığım gibi kasaba merkezine doğru yola çıktım. Niyetim yeni yüzler görerek aklımı dağıtmak ve belki de Adams’a denk gelip, nasıl bir hata yaptığımı itiraf etmekti. Uzun uzun sokaklarda bir başıma dolandıktan sonra Adams’ı bir bilardocuda buldum. Elinde birası ve sigarası, gömleğinin önü bele kadar açık, tek gözünü duman gelmesin diye kısa kısa üç bant oynuyordu. Çekingence yanına yaklaştığım Adams bana yüksek sesile “Selamın aleyküm!” diye bağırmasın mı? Ne yapacağımı şaşırmıştım. Adams ise güvenle gülümsüyor ve beni kaybettikten sonra acısını dindirmek için Tayland’a ziyarete gelen tüm Türklerle ahbaplık ettiğini, onlara verdiği dalgıçlık dersleri karşılığında Türkçe ve Türk kültürünü öğrendiğini anlatıyordu. Küfürde, ölümcül araç kullanmada, Twitter trollüğü alanında uzmanlaşmıştı. Hatta kulübesini tuğla ve çimentoyla camsız, sadece kapısı olacak şekilde ördürtmüş, sonra sırf adada ses olsun, yaşadığımız ortaya çıksın diye matkapla cam açtırtmıştı.

Adams kulübesinin balkonunu iki kez eve katmak amaçlı kapattığını, belediyeye şikayet olunca yıktırıp bu kez komple pimapen yaptırdığını öğrendğimde artık kendimi durduracak takatim kalmamıştı. “Sus artık yalvarırım!” diyerek dudaklarına yapıştım Adams’ın.  O ise beni sertçe yere iterek “Arkadaşımın aşkısın sen, kahpe!” diye bağırdı. Sonra elbette yerden kaldırıp hastaneye götürmeyi teklif etti çünkü genlerinden gelen bazı sıkıntıları aşması o kadar da mümkün değildi. Yine de ilk kavgamızı bikinimin boyutu üzerine ettiğimizde, sonunda doğru seçimi yaptığımı anlamıştım.

Sevgi emek demekti… Sevgi, Batı’nın ahlaksızlığıyla handiyse tam  bir godoş gibi rahat takılacak adamı, kıskanç bir erkeğe dönüştürme çabasıydı… Ve biraz emekle Adams’tan tam ağzıma layık bir erkek üretebileceğime emindim.  Onun çipil gözlerine hülyalı hülyalı bakarken “Büyük bi tek taş isterim yannız. Ee beni alıyosun olm, kolay mıa?” diye fısıldadım.

**

biterken,
penguen'de çıkan diğer yazıları da ara ara bloga koyacağım ki, maksat neydi? ayağınız alışsındı.
maksat neydi? hareket olsundu. onun dışında, yarın, yani sanırım 1 aralık salı günü, tamamı hatun standupçılardan oluşan gecemiz vardır. kısır ve mizah konsepti olacağını sananlar yanılır. kısır yok. kısır döngü var. olayın linki: beni tıkla

ayrıca kış geldi. 
aman ha, birbirinize sokulmayı unutmayın. 
yoksa üşürsünüz...

lav,
d.




duygu dolu yaşanmışlık
Sahnede insanları güldürdüğüm tek bir anı, yaşadığım başka hiç bir şeye değişmem. (Belki denize nazır bir ormanda yapılan yogaya ve belki biraz da çok görmek istediğim uzak bir şehrin sokaklarında kaybolmaya...) Ama onun dışında değişmem yani, net.. Ve ben komik olmanın genel kanaatin aksine, öğrenilebilir olduğunu düşünüyorum. En azından şahsen komiklik yapmayı öğrenmiş biriyim. Ne kadar öğrenebildiğim tartışılır, lakin onu şimdi tartışmayalım mon şer. Çünkü konumuz ben değilim; konumuz mutelif performanslarını beğendiğim stendapçı kadınlar.

Bu yazıyı aslen şu an baştan, ikinci kez yazıyor olduğum, zira her metin yazarının kabusu, bol linkli, embed kodlu orjinal versiyonu bir Firefox çökelmesi sırasında kaybettiğimden kelli, bu girizgah geyiğini kısa tutacağım. (O kadar uzun cümle kurdu ki, yazarken kendini yalanladı) Dünyanın sahne alan ilk stendapçı kadını, aynı zamanda modern Amerikan stendapının da kurucularından olan Moms Mabley hanımmış arkadaşlar. Kendisi 1894 doğumlu, üstelik zenci bir hanımefendi.(Bize öyle doğrudan zenci demek caiz değil mi? Ya da daha kibarı olarak ancak "çikolata renkli"yi kullanıyoruz. Negro diye de büskivit var zaten. hımm) Ben açıkçası bu hanımefendinin varlığını öğrendiğimde, aklımın bir bölümü yandı; zira inanılmaz bir varoluş, zamanının çok ötesinde. Hele bir grup caz mizisyenini susturup sahne alışını izleyince, (sene 1948) karşısında saygı duruşunda bulundum umarsızca. Moms Mabley hanımefendinin sahne adı; kendisi 1950'lerin ilk kadın stendapçı neslinin anası sayıldığından almış bu adı da. Vay ananem yaa, ben size Moms'u bambaşka bir yazıda ayrıntılı anlatayım en iyisi.

Neyse, aşağıda çok geniş olmayan ve mutlaka ikincisinin yapılmasını da gerekli kılan, stendaplarına hasta olduğum bacılarımızdan bir liste bulunmakta. Dilerim zevkle izleyiniz.

 1) Amy Schumer: Özellikle ilk filmi, yazıp oynadığı Trainwreck'ten ve komedi şovu "Inside Amy Schumer"ın etkileyici 3. sezonundan sonra son derece popüler olan Amy, şu sıralar her yerde karşımıza çıkabiliyor. Bir gün bakmışsınız Tonight Show'u sunmuş, diğer bir gün GQ'nun kapağında ağzında C3Po'nun parnağı ile poz kesiyor... Amy bacımız doğma büyüme NY'li bir Yahudi ve seçtiğim video Nikki Glaser ve Marina Franklin'le birlikte gerçekleştirdiği "Woman Who Kill" gösterisi. (Çünkü elalemde 3 kadın birleşip gösteriye girmek diye bir gelenek var) Amy'den bu videoyu seçmemin sebebi ise, 2015 yılında hala, bir standup gösterisinin altına "kodonlor oslo komok olomoz" yazan cemiyet davarlarının dünyanın her yerinde yaşadığını göstermesi.


 
2) Sarah Silverman: Amerikalıların geleneksel "Yahudi kızlarını komik yapıyoruz arkadaşlar. Bunların anaları da komikti zaten." geleneğinden olan Sarah, 1970 doğumlu, oyuncu, şarkıcı, komedyen. Kariyerine Saturday Night Live'da başlamış, eski manitası Jimmy Kimmel ile beraber bir Emmy'leri de bulunmakta. Sarah biraz sert bir komedyen, ırkçılık ve din üzerine bazılarının çok alınabileceği şakaları var. Ben en çok "annesi ile olan" şakalarına alınıyorum ama çaktırmıyorum. En sevdiğim stendap gösterisi ise HBO için yaptığı "We are Miracles" şovu oldu. Neden? Çünküm, hatasız kul olmaz ama gösteri olur ve bu gösteri gerçekten "tokkat" gibi. Ders niteliğinde diye tabir olunabilecek bir performans, kusursuz bir direksiyon hakimiyeti, deliksiz bir atış...  Maalesef şovun tamamının videosunu youtube'larda bulamadım. Ama torrentlerde var, kesin bilgi.



3) Ellen Degeneres: Amerika onu gay ikonu ve önderi olarak günümüzde bağrına basmış olsa da, Ellen ilk kez lezbiyen olduğunu açıkladığında, pek çok marka şovundan sponsorluklarını çekmeyi tercih etmiş. Buna rağmen Ellen o sezon bir Emmy kapmayı ve 2008 yılında Amerika'nın en komik insanı seçilmeyi başarmış. Okan Bayülgen'in idda ettiğinin tersine, kadın hostların da pekala uzun süren başarılı şovlar yaratabileceğinin en sağlam kantılı Ellen, aynı zamanda muhteşem sunduğu ödül törenleri ile de anılıyor. Hatta 11 Eylül saldırılarının hemen sonrasında sunduğu bir Emmy töreninde, çok konuşulmuş ve alkışlanmış şöylesi bir vecizesi var. "Taliban'ı, takım elbiseyle ödül töreni sunan, Yahudiler'le çevrili gay bir kadından daha çok ne rahatsız edebilir ki?" İşte o ödül töreni.

 

4) Kathy Griffin: Benim bu hanfendiyle esas tanışmam, kendi yaptığım talihsiz bir espri sayesinde oldu. Twitter'ıma "Kaan'ın iki çocuğunu da Şeçkin'den yapması, biraz da bizim kusurumuz kızlar" yazmış ve ayıp etmiştim. Bir takipçi de bu şakayı çok Kath Griffin bulmuştu. Çünkü Kathy hanım maazallah ülkemizde yaşasa, anlattıklarıyla pek çok kez topuğundan kurşunlanırdı. Zira kendisi giderek tüm materyalini ünlü dedikodu ve taşlaması üzerine kurmuş. Öte yandan "ııh bunlar çok popüler kültür" eleştrisi alsa da, Kathy onlarca film, televizyon şovu ve bakın bu çok enteresan, saydım tam tamına 20 adet farklı stendap şovu yazmış ve oynamış. (Cem Yılmaz bey'in 20 yıllık stendap kariyerinde 4 farklı şovu var, oradan bi karşılaştırma yapılabilir) Kathy hanım'dan bu videoyu seçmemin sebebi ise, aynı rutin içinde (o vakitler hayatta olan) Whitney Houston ve Anna Nicole Simth'in şakalarının olması ve bu hanımların hazin sonu. Mizah bazen acımasızca bir şey, videodan çıkardığım ders de bu oldu.



5) Joan Rivers: Komedyen, yazar, yapımcı oyuncu titrlerine listemizdeki pek çok kişi gibi haiz rahmetli Joan hanım, vefaatinden hemen önce, stilleri taşladığı "Fashion Police" isimli bir program yapıyordu. Zaten 55 yıllık kariyerde altından çıkmadığı şov yok. Ed Sullivan'ın, Tonight'ın 60'lı yıllardaki nadir kadın gediklilerinden. Bu hanımefendi de içeriğnin çok şahsi ve dedikodu vari olması dolayısıyla epey eleştri almış vaktiyle. Fakat kullandığı anlatım biçimi, günün sonunda modern stendapın temel taşlarından birini oluşturmuş. Joan hanımfendi'den seçtiğim video, vintajlığı, sahneye çıkılan kostüm ve saçla beni benden alan bir çalışma. Şakalar da haliyle epey naif. Ne diyeyim, helal olsun.



6) Lisa Lampanelli: 1960 doğumlu Lisa bacımız wikipeyalarda komedyen ve "insult comic" olarak geçiyor. Zira bacımızın alemet-i fahrikası, sahneden bir güzel tüm seyircisini acı acı aşağılaması. Öyle Huysuz Virjin tarzı bel altı da değil, yanlış olmasın. İzleyici olarak gelen Çinli, zenci (bakın yine genişcene zenci dedim), Meksikalı, gay filan, topyekün ve bol bol ırkçı, steryotip şakalarına maruz kalıyor. Ama bunu bilip geliyorlar yine de. Ki seçtiğim videoda da göreceksiniz, izleyici odiyıns değil, sanki Nuh'un gemisi mübarek. (HDP parti seçim merkezi de olabiliğ) Neyse, farklılığa mizahi kucağını açan Lisa hanım tabi ki, ciddi bir LGBT destekçisi. Hatta onu protesto eden bir Baptist Kilisesi'nin getireceği her bir protestocuya karşı, Gay Sağlığı Derneği'ne 1000 dolar bağışlayacağını duyurmuş. Neticede kadının şovunu protestoya gelen, 44 adet kahraman alık Baptist, Gay Sağlığı Derneği'ne yuvarlak hesap 50 bin papal kazandırmışlar. Ooo CcC Lisa beybi CcC.




7) Kristen Schaal: Kendisini en iyi "Flight of the Conchords'un tek ve daimi ve çılgın hayranı" olarak hatırlayacaksınız. En azından ben öyle hatırlıyor ve dizide ona yeterince laf düşmüyor diye hayıflanıyordum. Kristen ise meğer şöhreti yakalayınca hemen kendi özel stendapına başlamış. 2000 yılından bu yana NY sahnelerinde komedi döktüren bir oyuncu kendisi ve aşağıdaki videosunu sevmemin temel sebebi de tam olarak bu; şakaları değil, onları nasıl yaptığı. Kristen "patates" dese gülecekmişiz gibi bir his var içimde. Bu onu gerçekten özel yapıyor. Öte yandan şakalarının da bir kafası var ve çıktığı sahne, açık ara gördüğüm en çıkılası sahnelerden. Buyrun, üç harfli derisinden mont giyen Kristen.




8) Diane Spencer: Bu bacımı şu anda okuduğunuz listeyi hazırlamaya çalışırken buldum ve "Kızlarımın tamamı beyaz ve Amerikalı değil. Bakın araya turuncu İngiliz attım" diye (mal gibi) sevindim. Prenses Diane'nın kızlık ismine sahip bu bacımızın hayali, prens Henry'i baştan çıkartıp, afedersiniz iş üstünde kendisine "Adımı söyle!" diye bağırmak. Çünkü İngiliz kraliyetinin psikolojisini bozmak, monarşiye böylesi bir çomak sokmak istiyor. Diane oyunculuk kökenli ve dahası "pis" esprilerle dolu şovunu prenseslere yaraşan bir zerafet ve ciddiyet içinde gerçekleştiriyor. Bir kadının ağzından duyduğum en tuhaf şakaları yaparak bana kendimi normal hissettirmiş Diane'nin tüm şovlarını, uzun versiyonlarıyla, Youtube ve kendi web adresinde bulmak mümkün. Seni kızıl cadı!


Yazımızın sonuna gelmişken, şu gün ülkemizde bir stendap kültürü doğmakta olduğunu daha önce bildirmiş miydim? O kadar doğuyor ki bakın yazının başından bu yana (bi yerlerde atlamadıysam) ülkemizde kırk yıldır stand up şekli yazılıp bir karşılığı olmayan kelimeyi, fonetiği ile Türkçe'ye yerleştirdim. (aferim, bravo, hıı çok)

Neyse, demem o ki, şu an şayet İstanbul'da yaşıyorsanız, yaklaşık 30 kadar yeni nesil, gıcır gıcır komedyenin oluşturduğu stendap kültürümüzün doğuşuna siz de benim gibi birinci elden tanıklık edebilirsiniz. (Şayet İstanbul dışında bir şehirdeyseniz de, keşke siz de kendi stendap kollektiflerinizi kursanız, bi İzmir, bi Angara ,bi Eskişehir, hatta Diyarbakır... Biz de gelsek yanınıza, tanışsak, beraberce gülüp, güldürsek. Di mi ama?) İzleyici olarak Feys'ten Açık Mikrofon ve Standup İstanbul sayfalarını takip ederek yaklaşan şovların haberlerini de alabilirsiniz. Bakın size şu kadarını söyliyeyim, gelen bağımlısı oluyor, gülme arsızı oluyor. Haftasına yine geliyor. Ha bir de yeni nesil stendapçılarla alakalı Cumhuriyet Sokak yazım vardı. Onu da şuracığa bırakayım. Evvet.

Son olarak mizah yapmak isteyen, "beni sahneye çıkarın kanka" diyen bir kadınsanız, umarım videolarla güzelcene gaza geldiniz. Ve yeterince gaza geldiyseniz, bana ulaşınız sevgili bacım. (mailim filan var, bize ulaşın kısmında.)
Beklemedeyim.


biterken,
ben bu yazıyı ilk yazdığımda, henüz seçim sonuçları laps diye kucağımıza düşmemişti ve yazı sonunda resmen martılar uçuyor, ufukta çifte gökkuşakları parıldıyordu. sonra tabi gece tatsız geçti, umutlarımız kırıldı. kendimizi hem kandırılmış hissettik, hem de karşımızda sevinen güruhun aslen neye sevindiğini bildiğimizden kanımız çekildi. sanki özgürlük hiç gelmeyecek, adalet ise sonsuza dek taraf tutacaktı. 
nedenlerini uzun uzun tartışırız, hatta dilerseniz parmakla gösterip cahilleri, yae'cileri, kürtleri, falanları da suçlarız. ama belki de yapacak tek bir şey var: daha çok çalışmak. işimizde en iyisi olmak. bunu yaptıktan sonra kazandığınız parayla avrupa'ya mı kaçarsınız, yoksa ülkenin standardını mı yükseltirsiniz, onu da siz bilirsiniz.

ayrıca hiç bile, acımadı ki.

ay em lav.
d.