Son Şeyler

Showing posts with label penguen. Show all posts
Showing posts with label penguen. Show all posts
Bencil insanların aşkları da kendilerine benziyor. Sevmesine seviyorlar lakin o sevginin her gün içinde çapa yapılması, sulanması, ter dökülmesi gereken bir bahçe olduğunu fark edemiyorlar. Hep bir bireysellik tutturması, hep bir “Ben bahçeyi bazı bazı bırakıp gideyim. Yağmur yağar nasılsa!” sallaması... Yağmur yağar yağmaz, sen orasını karıştırma. Sen bahçede nelerden sorumlusun, ona bak. Etrafta yardımına ihtiyaç duyan bir çimen, aşılanacak bir fidan var mı? Onu düşün. “Hiçbir yere gitme, göbeğinden bağımlı ol sevdiğine.” demiyorum elbet. Ama gideceksen de, döndüğünde cebinde hep yeni tohumlar olsun.

Hem bir bahçenin gerçekte ne kadar büyük olduğunu, içinde çalışmadan asla bilemezsin.

**

Belki biliyorsunuz sevgili hükümütemiz şu sıralar evliliği destekleme kararı aldı. Taze sevdalı bir çiftseniz ve henüz 27 yaşını aşmadıysanız, devlet destekli çeyiz kredisi alarak derhal mutlu ve evli bir çifte dönüşebiliyorsunuz. Hanım kızımız devlet desteğiyle gelinlerin tatlı telaşesini doyasıya yaşarken, “Erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır” atasözümüzü usulca gerçeğe dökebiliyorsunuz. Sonra gelsin çok yapılan, zor bakılan, iyi eğitim alamayıp, hep gariban kalan, en zor işlere koşulan çocuklar... Velkam tu kalitesiz nesil!

Her şeyden önce, devletin bence daha ziyade yaşlıları evliliğe teşvik etmesi gerek. Genç dediğin zaten adı üstünde, aklı bir karış havada, gönlü yangınlı bir kişi. Hayat hep öyle mide kelebekleriyle akacak sanıyor yavrum; onu bıraksan zaten evlenir. Halbuki 35’ini geçmiş, insanlığa ve aşka kısmen inancını yitirmiş bir bireyi evliliğe ikna etmek öyle kolay mı? İşte asıl ona paranın ucunu göstermeli devlet. (devlet bizi de görsüncülük.com)

Bir de tabi, gençlerin gerçek ihtiyaçları meselesi var. Zannetmiyorum ki ülke nüfusunun yarısını oluşturan bu kitlenin tek derdi, oturma odasını aldığı kadar kırlentle doldurmak,yahut mutfağa ankastre fırın ve davlumbazla hava katmak olsun. Bu insanlar dünyayı tanımak ister, okumak, öğrenmek, kendini aşmak ister. Hülasa “devlet evlenmeye vereceği desteği sanata, bilime, spora yatırsa ya?!” diyeceğim ama zaten kime diyorum? Oralar hep boş küme.

**
Evrende çözemediğim sırlardan biri de sonsuza dek pahalanabilen ev aletleri. Özellikle yukarıda adını andığım ankastre fırın mesela, yemeğin tadına muazzam bir ankastrelik, bir mobilyaya gömülmüşlük katıyor olmalı. İnsan o fırında pişen ıspanaklı böreğe diş geçirdiğinde, “Hımmm, işte tam aradığım tat. Mutfak yüzeylerinde pürüzsüzlük…” şekli farkındalıklar yaşamalı. Şaka bir yana, blendır bir yana dostlar. Birkaç ufak işlevsel gerecin dışında, çoğu ev aletinin ziyadesiyle faydasız ve kolpacı olduğunu kabullenmek durumundayız.

Açıkçası benim şimdiye kadar yediğim en muazzam şeyler, akla gelebilecek en ilkel şekillerde üretildiler. Kuyu içinde tandıra kadar gitmeyeceğim. Herkezin çocukken evinde bulunan, o yuvarlak, o her fişe takıldığında evin kontağını attıracak denli dandik fırınları saygıyla hatırlasak yeter. Ne kekler, ne kıymalı poğaçalar pişti onlarda, hey gözünü sevdiğim… Maharet fırında değil, annedeymiş meğer.
Mutfaktaki dandik gereçleri en yaratıcı şekillerde kullandığına şahit olduğum kişiyse, şüphesiz anneanemdi. Tasarrufu DNA’ya işlemiş nesilden geldiğinden, öyle her gün büyük fırını yakamazdı, pastaneden bir şey zinhar alamazdı. Bu vesliyle, teflon tavanın üstünü önce cam kase, sonra havlu ile kapatıp, bilmediğim bir yerinde su kaynatarak  “ocak üstü fırın” icat etmişti kadın. Bir nevi mutfağın Mc Gyverı olmuştu. Belki gizli gizli Mc Gyver izleyip feyz de alıyordu, şimdi düşününce. Zira balkondaki çiçeklere yokluğunda su taşıyacak “bezden şeritler projesi”ni ve karıncaları güneşlenen reçellerden uzak tutacak “su bendi projesi”ni yine onda gördüm.

Şimdi eskileri övmek gibi olmasın ama torunuma aktarabileceğim en büyük el becerimin PS konsolunda karakter zıplatma (kimileri için çömme ve adam vurma) olması biraz tuhaf, bir tutam da acıklı sanki.

**

Herkese (mutlu olmak veya etmek için) daha azına ihtiyaç duyup, daha çoğunu üreteceği bir hafta dileğiyle, gittimdi.

"Romalı bir erkeğin en güzel çeyizi, erik gibi... Euu... Anladınız siz." (Bir Roma atasözü)
Gözümü açtığımda antik Roma Forum’una yani pazar yerine bakan, ekseriyetle kırmızı kadife döşemeli bir odadaydım. Size güncel Roma’da değil de antik olanında uyandığım için duyduğum coşkuyu kelimelerle nasıl ifade etsem bilmiyorum. Zira günümüz Roma’sında 3,5 YTL olan Avro yüzünden günüm sefalet içinde geçecek, iki top dondurma, bir dilim pizzaya hasret yaşayacaktım. Halbuki Antik Roma, Anadolu’ya şah damarından daha yakındı; hatta bizzat aynı ülkeydi. Bense antik dünyada doğuştan Romalı’ydım. Bunun bilinciyle üstüme bir masa örtüsü dolayıp derhal kendimi sokağın karmaşasına bırakmaya karar verdim.

Forum her zamanki gibi görkemli ve çok kalabalıktı. Tavuktan kilime, heykelden kılıç kalkana insanın her ihtiyacını karşılayabileceği dükkanlar, dönemin AVM’si gibi bir arada toplanmışlardı. Baktım soylu bir takım Roma vatandaşları Forum’un kalabalığından ve pisliğinden şikayet ediyor, soluğu derhal onların yanında aldım. “Her yer Arap dolmuş, gerçek Roma bu değil!” şekli çemkirdiğimde, sevgili Romalılar beni hararetle onayladılar. Hakikatten de, köle ve papağan ticaretinde uzman Araplar, giyim kuşamları ve biz mermer gibi beyaz insanların arasında, esmer tenleriyle dikkat çekiyorlardı. Yine de Romalı ahbaplarımla kölelerin dişlerini incelemekten ve onlara nargilenin reklamını yapmaktan geri durmadım. Konu kavrulmuş kahveye geldiğinde ise isyan etmeme ramak kalmıştı. “Ne Arabı? Türk kahvesi bu Türk, Türk!!” ısrar ettim Antiakos’a. Bana bön bön bakan Anti iste, anten anten cevap kastı. “Türkler mi? Hani şu, Çinli’lerin arpa buğdaylarını çalmasınlar diye sınırlarına duvar inşaa ettiği halk değil mi onlar?” sordu utanmadan.

Anten Antiakos’tan epey sıkılmıştım doğrusu. Koca adam olmuş ama hala etek ve pencereli sandaletle dolaşmayı bırakamamış bir insandı neticede. Ona bir de Arapların oynadığı tavlayı açıklamayı içim kaldırmayacaktı. O esnada Forum’un kapısına geldiğimi, ana caddeye çıkmakta olduğumu fark ettim. Yaklaşık 200 metre sağımda Kollezyum, bayrak ve flamalarla donatılmıştı. Dahası tıpkı Şükrü Saraçoğlu’ndan yükselen bir haykırış tufanı insanı o yöne gitmeye teşvik ediyordu. Kollezyum’a doğru yürürken, bu kez halktan bir kişiye “Hayırdır kardeş, maç mı var bugün?” diye sordum. Meğer çok büyük bir generalin ölümü şerefine gladyatörler dövüşüyormuş. Roma adetlerine göre, ölen ne kadar önemliyse, o kadar fazla insan dövüştüğünden, en az beş bin gladyatör er meydanında çarpışacakmış. Basit bir hesapla, arenaya çıkan savaşçıların en az iki bin beş yüzünün zayi olacağını öngördüm ve kendi kendime “Bi de ölenle ölünmez derler” şekli hayıflandım. Halbuki gördüğümüz üzere, ölenle her devirde ölünüyordu. Biri ölünce onun onuruna daha da çok ölünüyordu. Dünyanın en büyük medeniyetlerinden birinin bu özel adetini, 2015 yılında hala uyguladığımız ülkemize veslieyle bir kez daha saygı duyarak, Kollezyum’a doğru seyirttim.

Kollezyum’da cenk eden takımlardan biri saraya yakınlığıyla bilinen Maviler’di ve işin içinde saray olduğundan haliyle şike ile anılıyordu mavili takım. Halk ve esnafın taraf olduğu Yeşiller takımı ise bu haksızlıklar karşısında illallah demiş ve isyana meyletmişti. Taş ve sopalarla başlayan isyan ise, Yeşiller takım kaptanı, maskotu ve tüm galdyatörlerin kılıçtan geçirilmesiyle son bulmuştu ki, buna açıkçası pek şaşırmadım. Kimse imparatorun gücünü sınamaya kalkmamalıydı. Senato bile… Bu fikirlerimi kapı güvenliğinden iki lejyonlerle paylaşarak dövüşlere bedava giriş hakkını kazandığımı ise, söylememe gerek yoktur umarım.

Resmen ana baba günü olan Kollezyum’da nispeten daha soylu insanlara ayrılmış, sağ kapalıya yerleştim ve çömlek içinde dağıtılan kırmızı şarabı dikleyerek insanların birbirini kesmesini heyecanla izlemeye başladım. Yaklaşık her 30 saniyede bir kişinin kellesi mıcır kaplanmış zemine düşüyor, buna bineaen kalabalıktan coşkulu haykırışlar yükseliyordu. Güneş altında şarabı çok kaçırdığımdan ve o dönemde Meksika dalgası kavramını bilen tek kişi olduğumdan, derhal tribün amigoluğuna soyundum. Ama ne kadar izah edersem edeyim, adamlara “Önce sen kalk, sen oturunca o kalksın, sonra bunu hep beraber böyle ard arda bütün tribün yapalım”ın mantığını anlatamadım.

Zaten soylu da olsa, dünya medeniyeti de olsa, Antik Roma’da da kadınların tribün amigoluğu yapmaları hoş karşılanmıyormuş. Bu kez başka iki lejyoner tarafından araya alınmak suretiyle dev stadın dışına doğru iteklenirken “Roma bitmiş abi, bitmiş!” diye söylendim. “Sen buraları asıl Arkaik dönemde, Remus, Romulus’un zamanında görecektin!”


biterken,
bu yazı bi süre önce penguen dergi'de yayınlanmıştır. "üreten bizsek, tüketen niye biz olmayalım?" diyerek, buraya da kopyalanmıştır. yeni şeyler de yazıcam tabi, bu furya böyle devam edemez. 
bi cuma akşamı, kıçım koltuğa yapışık. rüya buyurgan, ufo ayağımda açık. 
.
ay em lav,
d.