Son Şeyler

Showing posts with label mizah. Show all posts
Showing posts with label mizah. Show all posts
burdayız...
Bi barda, tek tabanca, yabancı ve pahalı içki şişelerinin dizili olduğu raflarla bakışıyorum. Raflarla değil, şişelerle bakışıyorum aslında. Pahalı içkiler bakışlarımı üzerlerinde hissediyorlar mı, pek emin değilim gerçi. Yine de yaptığımın bakışmak olduğunu iddia etmek istedim.

Çok değil, iki Jameson shot içip kalkıcam. Çünkü müzik o kadar iyi değil, ayrıca bu gece içmesem de olurdu, ayrıca işim var, ayrıca...

Şişelerle bakışırken, kendimi eğlendirmek için, "Bunların hangilerinden içtim?" diye düşünmeye başlıyorum. Neredeyse hepsinden... Arada tanışmadıklarım da oluyor tabi. Her şeyi de ben deneyemem neticede. Ama denediklerim, tanış olduklarım, durdukları yerden bi hikayeler fısıldıyorlar sanki. Benlen bakışabildiklerine inanan, fısıldadıklarına da inanır, şüphesiz.

Tombul Safari şişesi. Yıllardan 97, liseden yeni mezunuz. Bizim kız tayfasıyla Pınar'ın yazlığı Sarımsaklı'dayız. Annem, tüm kızların anneleri arayıp örgütlediği için, disko iznimiz gece yarısına kadar. Sonrası bal kabağı, eve dönüş ve terasta gündüzden kalan yemekleri siniler halinde gömme keyfi. Zira Pınar'ların yazlığında 2 buzdolabı var. Biri yemekler, diğeri tatlılar ve meyvalar için. Tam bir sefahat alemi... Ve biz bu alemin taze kumruları, ağzı kokutmuyor diye Safari portakal içiyoruz diskoda. Muhtemelen Cheri Cheri Lady çalıyor fonda.

Rafta üstü Rusça yazan bi vokta var. Üfff diyorum, hatırlasam da anlatamam o geceyi. İçinde bir Kanuni motorsiklet, bir cüce ve uzun bir yol vardı. Düşük bütçeli Yüzüklerin Efendisi'ydi mübarek. Şişe Kazakistan'dan gelmişti. Fonda ise kesin Bob Dylan çalıyordu ama ben dinledim desen yalan. Ben de benden iyi bilenlere, isyandaydım zira bi zaman.

En tepede Patron tekillalar var. Ah iğrenç tekillalar. 19 yaşındayız, 24 ayardayız, gündüzleri hala girilebilir Aya Yorgi beachinde yüzüp, - Evet, inanamazsınız ben bu punk halimle ben beahclub'larda büyüdüm. Çoğunu üstüme yaptılar hatta- akşam üstü Çeşme'nin meşhur kumrucusu Şevki'ye düşüyoruz iki araba. Bizi çok seven Şevki, o zamanlar böyle rahat bulunmayan bi şişe tekilla yolluyor bizim site gençliğine. Kız ekibi evlerden çıkarken sweatshirtlerin belinde tuzluk, limon, bıçak, bardak... Fonda en leyminden Sezen Aksu; Bir Kırık Gençlik Hikayesi... (Yarası Saklım imiş adı şarkının. peh) Gecenin sonunda  plajın duşuna sokmak zorunda kaldılar beni. Akabinde odama çıkan merdivenlerde sürünüp, yatağa kustum. Velhasıl Meksika'ya gitmediğim sürece, bi daha tekilla içeceğimi hiç zannetmiyorum.

Şeridıns, hiç sevmem. Amarillo, hem delirtir, hem kusturur. Absinth'ler ise evde çaresiz kalınan vakitlerin, harmanlığın dostu. Çünkü yani ya muşamba, yahut Marilyn Manson olmak lazım tüketmek için onu. Ki biz ara ara olmuşuz demek. Canım, ay em yor pörsınıl cisıs.

Smirnoff'u bi kez bile para verip almadım. Bi takım partilerde beleşe içirdiyse içirdi kendini. Kusuruma bakmasın gerçekten. Adını vermeyeceğim havuzda bi parti, partinin sahibinden ötürü katılımcıların yarısı model. Siz bir grup modeli hiç havuz başında, üstelik üstünüzde bikiniyle gözlemlediniz mi, bilmiyorum. Sümükümsü bi hissi var. Ve sümük şahsınız oluyor. Tuhaf, her neyse... Müstakbel eşimin izniyle, Brezilyalı model bir süt oğlana yazıyorum. "Du yu samba?" filan dedim herhalde çocuğa, Allah canını almasın Smirnoff. Ve haliyle zerrece siklenmeyip, bıyık altından gülüşler eşliğinde, ekibimin yanına dönüyorum. Fonda kesin Violent Femmes çalıyordu. (Ehehehe tabi ki yalan) Add It Up. (Çalsa münasip olurdu en azından)

Cinler bana dokunuye. Ne zaman cin içtiysem yapmamam gereken bir halta imza attım. Sonra artık bi noktada, akıllandım sayarak cin içmeyi bıraktım. Bıraktım dediğim de dün. Ahahahaha. Şaka. Bi keresinde, bi arabanın ön koltuğundaydım. Aracı kullanan yasak elma, prens kabilinden bi gencimizdi. Kendisini öptükten sonra yarı belime kadar camdan çıkıp, bildiğin dosta düşmana karşı uluduydum. Gerçi bunu bana hatırlatırsanız sizinle bozuşurum. O yaz fonda hep Athena - Pis çaldı. Tüm albüm. Öyle de bi yazdı, canı sağ olsun.

Rom tayfasının Allah canını almasın. Sarılyılan dj, ortam Kiki. Kiki dediğinse gece bi saattten sonra interneyşınıl bi metrobüs... Nefes almak isterken etrafındaki en az üç kişiyle cinsi temaslar yaşıyorsun. Ya da dj'in yanında kabinde mahsur kalıyor, dj'ye yağan peçeteleri, lafları, kendisi zerre s.klemediği için güler yüzle karşılıyorsun. Fakat o esnada sabahın 4'ü olmuş ve barmen size aralıksız olarak karaciğerinize toynak gibi saplanan bir takım Mohitolar fişeklemiş. Mohito denizinde Castro'ya selam çakmış, on saniyeliğine saygıdan Kominist olmuşuz. Dj funk, Türkçe rap, Ajda, Let's Dance ve son olarak Master of Puppets diyor. Ah, Allahım neden? İşte bunun ertesi sabahında, düzeltiyorum akşamüstünde, kör uyanmıştık. Ve körlük muazzamdı.

Konyakları tek içmeyi severim. Eskiden böylesi değildim.(Bu blogun büyük bi kısmı sıkı konyaklar eşliğinde, bi elektrik sobası başında yazıldı.) Eskiden, -çok eskiden- Tekel cep konyağı vardı ve onu adi deri postallarımızın içinde taşırdık. Ceplerimiz Antep fıstığı dolu olurdu. Nursel'le postalları attığımız gün, bi daha asla moda olmayacaklarını ummuştuk. Fakat oldular -tipini sktiklerim-. Ben konyağı en çok karlı, elektriklerin kesik olduğu ve evde bir tek pilli radyonun çalıştığı, radyoda da The Black Heart Procession'dan Diamonds in Your Eyes çaldığı bi günde sevdim. Bi de Ermenistan'da iyi konyak vardı. Ama dilerseniz onu başka bi zaman anlatayım.

Gelelim Martini'ye... Bu, bu gece anlatabileceğim son hikaye. Archers ve Martini gibi içkilerin hastası elbette, evdeki şirinliklerin ustası Nursel ablamızdı. Kahkülünü düşürür ve tatlı bir içkiyle, yanakları kızartırdı. Komaya girmeden tam bir hafta önce, gece 2'de, telefon açtı bana. Belki de bana açmadı o telefonu çünkü sesi binlerce kadehin dibinde... "Ay lav yu!" diye bağırdı bi kaç kez, ben de cevap verdim ama sanki pek duymadı. İşte onun ertesi günü bi şişe Martini, bi paket cins sigara ve güzel de bi çikolata alıp, çalıştığı plakçıya gittim. Martini'yi bitirip, gözümüze farlar sürüp, Kimyon'da kebap yedik. Gece rakıyla devam etti. Rakının verdiği yetkiye dayanarak o gece, bana yıllardır söylemediği bi takım şeyler söyledi. Sonra, o kadar sarhoş olduk ki, birbirimizi kaybettik Dunia'da. Hiç vedalaşmadık böylece, çok değil bir hafta sonra artık aramızda olmayacak biricik arkadaşımla.

Velhasıl size sağlam bi içki, yanına iyi bi arkadaş, fona güzel bi müzik, dilinize de koyu bi muhabbet dilerim.

Bazen, çoğu zaman, hayatta bundan fazlası yok.

lav.

d.

biterken,
biraz moral bozmuş olabilirdim niyetim hiç bu değilken.
bi de yazar olduğumu hatırlıyorum galiba yeniden.
fonda çalan parçaların linklerini yerleştirim. bi tıkla dinlemeye git diye. resmen amme hizmeti. sev beni.
viskilerden bahsetmedim, bi gün edicem.

Yüzün Yarısı Saçla Kaplı Selfie
Selfie: (TDK kifayetsiz çabaları) Kendiçekim, çekimim, çekimleme, şahsi çekimleme, çekimleyiş, bireysel çekimleyiş. (Attım elbette hepsini, TDK'ya meraklısı baksın.)

Bizim zamanımızda şahsını sürekli fotoğraflamak diye bişey yoktu. Çünkü biz dediğim, son analog doğan nesiliz. Fotoğraf makinelerinin içinden çıkan filmleri tab etmeye götüren ve hatta tab edilmiş fotoğrafların üzerine parmak izi çıkartmaktan imtina eden, fotoğrafa maddesel bir değer veren son nesil.

Dijital makinelerin doğuşu ilk başlarda, 180 adet torun yahut bayram sofrası fotoğrafını arka arkaya gözünüze sokan annelerin çabası dışında çok ses getirmediydi. Zira o dönemde gençleri fotoğraf sanatına çeken ya da umarsızca iten, sadece bir takım sanatçı siteleri vardı. Ancak selfiesine sanatsal dokunuşlar katabilenlerin kendi suretleriyle sürekli uğraşabildiği yerlerdi oralar. Sanat ayağına dize kadar çoraplı, ağlayıp akmış makyajlı fotoğraflarınızı paylaşabiliyordunuz bu erken dönem selfie çabalarında.

Sonra Facebook geldi. Dünyanın en sıkıcı ve en önemsiz pozlarının albüm albüm internete yüklenişinin, dahası bu çabayı tek layklayanın dayınız olmasının çaresizliği, işte bu günlere dayanır.

Ama işlerin iyice zıvanadan çıkması için, Instagram belasının doğmasını beklememiz gerekti. Ne zaman ki Instagram doğdu, hepimiz aniden sanat fotoğrafçısına evrildik. Etrafta belgelenmemiş kedi, çocuk sümüğü, kahve, kitap, yağmur, medeni Avrupa şehri bırakmadık. Fakat oh beybi, fakat… Nice çabayla çektiğimiz tüm o stillayf hatta haylayf görseller, tüm o seçkinliğimizin belgeleri, Burcu’nun çok güzel çıktığı bi fotoğrafın yerini tutmuyordu işte! Burcu layka boğulurken, bizim manzaramız boynu bükük kalıyordu.

İşte o gün hepimiz acıyı, unutuluşu ve selfie’yi keşfettik.
O manzaranın, o kitaplığın, o kafenin, o şamdanın bi yerine suretimiz, kıyafetimiz, saçımızın o gün aldığı muazzam şekil girmeliydi.

2018 yılının ortalarında bir gün, gelecek nesillere hepimizi kopyalatacak kadar şahsi fotoğrafımızı bırakmış olacağız. Let it be. Let it be. (Liasez faire, laisez passe de denilebilir buraya. Mmmff frankofonluk)

Şimdi dilerseniz yoğun, ama civa kadar, yahut Metin Hara felsefesi kadar yoğun ve bilimsel çabalarla hazırladığımız, “selfie çeşitleri” dosyasını açalım. Doyasıya içselleştirdiğimiz selfie kavramını, bir de anlamlandıralım.

Şimdiden söyliyeyim, benim altta bahis açacağım tüm bu şekillerde/şukullarda selifie'lerim var. Sonra “Bağa mı didin?” şekli, aramızda manasız husumetler çıkmasın. Çünkü "Sağa dimedim." Yani. Şahsi olarak.

Selfie'ler ve Anlamları

Omuz Üstünden Selfie: Selam. İnanmazsınız, benim içime bu sabah kahvaltıda şeytan girdi. Az beklersen kafayı tam tur bile döndüreceğim. İşte asıl o vakit selifie’yi tersten göreceksin. Belki de dine döneceksin.

Çok Yakından Selfie: Burnum düzgün (muhtemelen gözlerim de renkli) lakin g.tüm kamyon kasası gibi. Tombulluğumun tamamı kadraja sığdıramıyorsam suç benim mi?

Sporda Selfie, Göbek Açık Selfie, Hatta Bikinili Selfie: Yüzümü bi kenara koyalım, vücudum daş gibidir. Bu konuda herhangi bi şüphesi olanı, yakın çekim kas selfie'm ile tokatlarım.
Dağılabilirsiniz. (Ya da spor hocam hepinizi döver. Çünkü dövebilir bence.)

Tanga Bikinili Selfie: Rus'um ben. Bazen de Brezilyalı. Ve sana gelmem.

Ünlüyle Selfie: Beybim benim ortamım belli. N’aapcaktım, senlen mi selfie çekilecektim? Ka’moon. (Bu selfie türünün en şifalısı elbette, rükuya varmış bir top modeli, belinden kavrayıp uyluğundan öptüğünüz selfie'dir. Ama zordur. İnce iştir. Bilimseldir.)

Lüks Mekanda Selfie: Eee, benim ortamım belli demiş miydim? Demiştim. Peki arkamdaki kristal avizeyi gördün mü? Hee. İşte o sana girsin. Çünkü hesap da bana girdi.

Deniz Kenarı Selfie: Birazdan bir şiir yazacağım ve sen beni terk ettiğine çok pişman olacaksın. Ayrıca şiir sokakta. Martı ve hüzün. Yağmur ve nem. Hı hı. Nemlilik; aşkın olmazsa olmazı bence.

Dekolteli Selife: Çaresizim. Şaka şaka o kadar da çaresiz değilim. Çünkü destekli sütyen diye bişey var.

Manitalı Selfie: İlişkimiz çok fotojeniktir. Ayrıca bu bay/hanım benimdir. Herkes ayağını denk alacak ulen!

Sandalyede Ters Selfie: Beni 20 yıl önce Candan Erçetin’e benzettiklerinden beri kendime gelemedim. Ayrıca tuhaf bi kalça rahatsızlığım var, Allah kimseye vermesin.

Hayvanla Selfie: Şirinim. Sıcak, sımsıcak, tatlış biriyim. Sen de bana böyle sarılmak istemez misin?

Yüzün Yarısı Saçla Kaplı Selfie: Selam, ben kısaca D. Ö. Yüzümün işe yarar kısmı hizmetinizde. Daha ne istiyorsunuz bilmiyorum. Hayır, özenle örttüğüm kısımda bi sivilce var, sanırsın üçüncü bi göz. Sanırsın Total Recall'da adamın karnından çıkan diğer adam. Uyyy. Sen de fenalaştın di mi?

Bereli ve Kapişonlu Selfie: Bu sezon mutlaka bi adet çekmeniz, altına da Ezhel’e gönderme yapmanız gereken selfie. Lütfen bu konularda duyarlılığımızı kaybetmeyelim.

Partilemeli Selfie: Gencim ben. Henüz sarhoş, ağzımın burnumun kayık çıktığı fotoğrafları önemsemiyorum. Ciddi bi ilişkim ya da işim olduğunda hepsini silicem tabi.

Çalışırken Selfie: Bugün "hayaller - hayatlar" konseptinden ekmek yemeği düşünüyorum. Çünkü bu şaka daha bitmez, bitirtmem. Niye? Çünkü hayallerimizin hiç biri olmuyor. Çünkü çok acı var ve ben bir ofisteyim. Çünkü şu sıralar depresyon aşırı moda. Pardon ya... Fotoğrafın altındaki açıklamamı buraya yazmışım. Hızımı alamadıysam demek.

Kocişle Kahvaltıda Selfie: Akşam yaşadığımız cinsellikten sonra sabahına yumurta kıracak halimiz kalmadı. Biz de kalktık buraya geldik. Serpme kazık en sevdiğimiz menü. Moda'ya da bayılıyoruz.

Burning Man Selfie: Dünyanın en kopuk festivalindeki tek ayık insan benim. Yanında fotoğrafçı taşıyan tek manyak da benim. Manyağın harman olduğu yerde bu kafaya geldiğim için kutlayacaksınız beni! Ahahayt! Dağılın lan fakirler.

Ay yoruldum.
Ben bu gözlemi yapmak için kaç selfie incelemek zorunda kaldım biliyor musunuz? HA! Kaç genç ve güzel ve fit insanın profilinde, hücrelerimden genetiğime her konuda varlığımı sorguladım...
Ömrümü yedi amk Instagramı, ömrümü!
Onun story'si bunun yan bakışı derken ciğerlerim söndü. Ama tüm bu çabalar hep sizin için, eğer hala kaldıysa sevgili KLBHE okurları.

Şayet bahis açılmasını istediğiniz başka selfie'ler, ya da sosyal medya eyyorlamaları varsa, yoruma yazın. Pucca gibi ben de bloga döndüm bu yıl. Tabi o, zengin ve ünlü ve anne. Bense "epey bi meehhh" ama olsun. Herkesin hayatı kendine.

Hadi, öperim ve severim. Bilirsiniz.

biterken,
okumayan nesil için bunun videosunu da yapıcam. onun dışında, beni tanıyan için, çok enteresan bişey yok. bazen ergenliğim geçiyo sokaktan. lan, diyorum sen hala mı serserisin? fiti fiti kaçıyo ben bunu sorunca. ardından miyavlıyorum. 
(Bu yazı Ekim 2015'te Penguen'de basılmış olup, "Gözümü açtığımda" absürdlüğünün başlangıcına tekabül eder.)
GÖZÜMÜ AÇTIĞIMDA, Hint okyanusuna bakan camgöbeği bir kumsalda, tahta ve sazdan yapılma basit fakat zarif bir kulübenin içindeydim. Akşamdan kalmalığımı üstümden atmak için hizmetli kızın getirdiği meyve sumuthimi kafama diktim ve ağzımı elimin tersiyle vahşice silerken, hangi günde olduğumuzu düşündüm.

Adaya geldiğimden beri, gün, gündem, Tayyip sesi, dolar kuru gibi dertlerimden tamamen sıyrılmış olduğumu o an anlayarak, pişkin pişkin gülümsedim. Dünyada acı çekmenin yaşam biçimi olmadığı, her gün insanların sapır sapır ölmediği yerler de vardı ve ben onlardan birindeydim. O sevinçle denize atladım ve mercan resiflerine kadar yüzerek kendime gövde gösterisinde bulundum. Hatta dönüşte tıpkı Avrupalı hippi bir kız gibi kumlarda yoga da yapacak, bireysel huzurumu ince beyaz kumullarla perçinleyecektim.

Ne var ki, kader bana layık gördüğü acıların sonuna gelmemiş. Resiflere geldiğimde yorulmuştum. Normalde her sabah Twitter’a bakıp kahvaltı öncesi limonlu çay ile 3-5 sigara tüketen bedenim fazla oksijen ve serotonini ne yapacağını bilememiş olacak ki, kalçamdan topuğumua dek saplanan krampın esiri oldum. Kramp deyip geçmeyin, bir rahatsızlık değil adeta bir adamdı sanki giren kramp; maç çıkışı sustalı çeken bir Fikirtepe delikanlısı kadar zalimdi. Velhasıl olduğum yerde su yutarak debelenmeye, ıssız kumsala doğru çaresizce “Help Help” şekli bağırmaya başladım. Sonrası uzun mavi bir sessizlik…

Tekrar gözümü açtığımda içinde bulunduğum cennetin apgıreyd olduğunu görüp içimden ufak bir sevinç çığlığı attım. Zira hala aynı beyaz kumullu sahildeydim ve bu kez başımda batı Avrupalı kimliklerini inci dişleri, külllü sarı perçemleri, tüysüz uzun vücutlarıyla doyasıya yaşayan iki genç adam duruyordu. Resiflere dalmaya çıkmış, Norveç fiyordlarının lacivert gözlü delikanlısı Wotzic ve Büyük Britanya’nın büyüklüğünü tekrar gözler önüne seren, resmen fularıyla dalmaya gitmiş Adams, endişeyle yüzüme bakıyor, bana bir sonraki suni tenefüsü yapmak için adeta yarışıyorlardı. Kıyamazdım, ki kıyamadım. “Şimdiye  dek aldığım nefeslerin tadı yokmuş!!”, benzeri iltifatlarla ikisini de sakinleştirdim. Tatilim nihayet maceraya doyacak gibiydi.

Günler geçiyor, Adams ile Wotzic’in bana olan şevkat ve seksüel enerjiyle yoğrulmuş ilgileri katlanarak büyüyor, bense seçime giden kararsız vatandaş gibi bir türlü mührü kime vursam bilemiyordum. İnsan bu kibar delikanlılara baktıkça, 10 tane mührü olsun, beş beş aralarında paylaştırsın istiyordu. Buna rağmen seçim yapmam şarttı çünkü Avrupa standartlarındaki bu gençler birbirlerini kız yüzünden şişlemeyi reddediyor, gayet “bro bro” takılmalarını sürdüyorlardı. Bu duruma içten içe bozulduğumu, arada birbirlerine karşı oğlanları fişteklemeye çalıştığımı saklayacak değilim. Şükür rabbime, bu fiştek çalışmalarım meyvesini verdi ve yine hep beraber sürat teknesiyle gezip, sumuthi içip, vaka vaka dansları ettiğimiz bir günün sonunda geçler, beni paylaşmak amaçlı, çok sert bir tenis müsabakası yapmaya karar verdiler. Maçı alan beni de almış sayılacaktı. Diğeri ise hayatımızdan çıkıp gidecekti. Çaresizce bu moderniteye boyun eğdim ama tenis sevmediğim için maçı izlemedim açıkçası. Galibi büyük bir heyecanla tahta barakamda, bembeyaz cibinliğim içinde bekledim.

İngiliz rakibine azmiyle fark atan Wotzic, beni ve aşkımı kazanmıştı. Beraber ilk günlerimizde kaybettiği arkadaşı Adams için azıcık içlense de, benim deneyimli kollarımda bu mutsuzluğunu kısa zamanda unuttu. Varını yoğunu bana, ilişkimize ve yanıma taşındığı için, tahta kulübemize yatırmaya başladı. Elinden her iş gelen bir delikanlıydı Wotzic, sanki analar onu benim için doğurmuş, hamurunu her türlü ev işi, tamirat, dizayn ve dekorasyon ile yoğurmuştu. Kısa süre sonra içinde önceleri yatak ve cibinlikten başka bir şey olmayan kulübemiz, rustik bir kuzey evine benzemeye başladı. Akıllı tasarımlar etrafımızı sarmış, olmayan camlara canlı renklerde perdeler asılmış, kulübeye 46 parçalık antika yemek takımı, %100 bambu dokuma çarşaflar ve daha nice şeyler alınmıştı. Wotzic resmen yuva kurucu bir kuş misali çarşı pazardan sürekli ihtiyaç topluyor, evimizin hiçbir şeyini eksik etmiyordu.

Ben önceleri bu yuvalanma faliyetini memnuniyetle karşılasam ve Wotzic’e Türk erkeklerinin ne evden, ne işten zerrece anlamadığını, hepsinin zevksiz herifler olduğunu dedikodulasam da, işler giderek zorlaşmaya başladı. Wotzic beni kumlu terlikle kulübeye sokmuyor, seviştikten sonra yatakta zinhar sigara içtirtmiyor, zaten öncesinde de dişlerimi üç kez fırçalattırarak beni diş ve dişeti rahatsızlıklarına karşı korumayı görev biliyordu. Beslenme programımı ise ele geçirmişti. Önce pesketeryan, sonra vejeteryan, en son vegan olmuştuk. Wotzic’in elleriyle topladığı çiğ meyva, tohum, fındık fıstığı tüketmekten kulaklarımın üstü tüylenmeye, içimde kemirgenlik emrareleri oluşmaya başlamıştı. Gözüm her yerde domuz pastırmasına elli kollu girişen, cızbız köfteyi beşer beşer götüren Adams’ı arar olmuştu. Wotzic ile kuzeyli oda orkestraları, efendime söyliyeyim yok Wagner,  yok Schubert filan dinlemekten yüzümde renk kalmamıştı. Bazı sabahlar çok uzaklardan gelen bir Ankara havası melodisiyle uyanıyor, tüm sabahımı kumlara iri iri bıyıklar çizerek geçiriyordum.

Bir gün daha fazla dayanamayıp motorsikletime atladığım gibi kasaba merkezine doğru yola çıktım. Niyetim yeni yüzler görerek aklımı dağıtmak ve belki de Adams’a denk gelip, nasıl bir hata yaptığımı itiraf etmekti. Uzun uzun sokaklarda bir başıma dolandıktan sonra Adams’ı bir bilardocuda buldum. Elinde birası ve sigarası, gömleğinin önü bele kadar açık, tek gözünü duman gelmesin diye kısa kısa üç bant oynuyordu. Çekingence yanına yaklaştığım Adams bana yüksek sesile “Selamın aleyküm!” diye bağırmasın mı? Ne yapacağımı şaşırmıştım. Adams ise güvenle gülümsüyor ve beni kaybettikten sonra acısını dindirmek için Tayland’a ziyarete gelen tüm Türklerle ahbaplık ettiğini, onlara verdiği dalgıçlık dersleri karşılığında Türkçe ve Türk kültürünü öğrendiğini anlatıyordu. Küfürde, ölümcül araç kullanmada, Twitter trollüğü alanında uzmanlaşmıştı. Hatta kulübesini tuğla ve çimentoyla camsız, sadece kapısı olacak şekilde ördürtmüş, sonra sırf adada ses olsun, yaşadığımız ortaya çıksın diye matkapla cam açtırtmıştı.

Adams kulübesinin balkonunu iki kez eve katmak amaçlı kapattığını, belediyeye şikayet olunca yıktırıp bu kez komple pimapen yaptırdığını öğrendğimde artık kendimi durduracak takatim kalmamıştı. “Sus artık yalvarırım!” diyerek dudaklarına yapıştım Adams’ın.  O ise beni sertçe yere iterek “Arkadaşımın aşkısın sen, kahpe!” diye bağırdı. Sonra elbette yerden kaldırıp hastaneye götürmeyi teklif etti çünkü genlerinden gelen bazı sıkıntıları aşması o kadar da mümkün değildi. Yine de ilk kavgamızı bikinimin boyutu üzerine ettiğimizde, sonunda doğru seçimi yaptığımı anlamıştım.

Sevgi emek demekti… Sevgi, Batı’nın ahlaksızlığıyla handiyse tam  bir godoş gibi rahat takılacak adamı, kıskanç bir erkeğe dönüştürme çabasıydı… Ve biraz emekle Adams’tan tam ağzıma layık bir erkek üretebileceğime emindim.  Onun çipil gözlerine hülyalı hülyalı bakarken “Büyük bi tek taş isterim yannız. Ee beni alıyosun olm, kolay mıa?” diye fısıldadım.

**

biterken,
penguen'de çıkan diğer yazıları da ara ara bloga koyacağım ki, maksat neydi? ayağınız alışsındı.
maksat neydi? hareket olsundu. onun dışında, yarın, yani sanırım 1 aralık salı günü, tamamı hatun standupçılardan oluşan gecemiz vardır. kısır ve mizah konsepti olacağını sananlar yanılır. kısır yok. kısır döngü var. olayın linki: beni tıkla

ayrıca kış geldi. 
aman ha, birbirinize sokulmayı unutmayın. 
yoksa üşürsünüz...

lav,
d.




duygu dolu yaşanmışlık
Sahnede insanları güldürdüğüm tek bir anı, yaşadığım başka hiç bir şeye değişmem. (Belki denize nazır bir ormanda yapılan yogaya ve belki biraz da çok görmek istediğim uzak bir şehrin sokaklarında kaybolmaya...) Ama onun dışında değişmem yani, net.. Ve ben komik olmanın genel kanaatin aksine, öğrenilebilir olduğunu düşünüyorum. En azından şahsen komiklik yapmayı öğrenmiş biriyim. Ne kadar öğrenebildiğim tartışılır, lakin onu şimdi tartışmayalım mon şer. Çünkü konumuz ben değilim; konumuz mutelif performanslarını beğendiğim stendapçı kadınlar.

Bu yazıyı aslen şu an baştan, ikinci kez yazıyor olduğum, zira her metin yazarının kabusu, bol linkli, embed kodlu orjinal versiyonu bir Firefox çökelmesi sırasında kaybettiğimden kelli, bu girizgah geyiğini kısa tutacağım. (O kadar uzun cümle kurdu ki, yazarken kendini yalanladı) Dünyanın sahne alan ilk stendapçı kadını, aynı zamanda modern Amerikan stendapının da kurucularından olan Moms Mabley hanımmış arkadaşlar. Kendisi 1894 doğumlu, üstelik zenci bir hanımefendi.(Bize öyle doğrudan zenci demek caiz değil mi? Ya da daha kibarı olarak ancak "çikolata renkli"yi kullanıyoruz. Negro diye de büskivit var zaten. hımm) Ben açıkçası bu hanımefendinin varlığını öğrendiğimde, aklımın bir bölümü yandı; zira inanılmaz bir varoluş, zamanının çok ötesinde. Hele bir grup caz mizisyenini susturup sahne alışını izleyince, (sene 1948) karşısında saygı duruşunda bulundum umarsızca. Moms Mabley hanımefendinin sahne adı; kendisi 1950'lerin ilk kadın stendapçı neslinin anası sayıldığından almış bu adı da. Vay ananem yaa, ben size Moms'u bambaşka bir yazıda ayrıntılı anlatayım en iyisi.

Neyse, aşağıda çok geniş olmayan ve mutlaka ikincisinin yapılmasını da gerekli kılan, stendaplarına hasta olduğum bacılarımızdan bir liste bulunmakta. Dilerim zevkle izleyiniz.

 1) Amy Schumer: Özellikle ilk filmi, yazıp oynadığı Trainwreck'ten ve komedi şovu "Inside Amy Schumer"ın etkileyici 3. sezonundan sonra son derece popüler olan Amy, şu sıralar her yerde karşımıza çıkabiliyor. Bir gün bakmışsınız Tonight Show'u sunmuş, diğer bir gün GQ'nun kapağında ağzında C3Po'nun parnağı ile poz kesiyor... Amy bacımız doğma büyüme NY'li bir Yahudi ve seçtiğim video Nikki Glaser ve Marina Franklin'le birlikte gerçekleştirdiği "Woman Who Kill" gösterisi. (Çünkü elalemde 3 kadın birleşip gösteriye girmek diye bir gelenek var) Amy'den bu videoyu seçmemin sebebi ise, 2015 yılında hala, bir standup gösterisinin altına "kodonlor oslo komok olomoz" yazan cemiyet davarlarının dünyanın her yerinde yaşadığını göstermesi.


 
2) Sarah Silverman: Amerikalıların geleneksel "Yahudi kızlarını komik yapıyoruz arkadaşlar. Bunların anaları da komikti zaten." geleneğinden olan Sarah, 1970 doğumlu, oyuncu, şarkıcı, komedyen. Kariyerine Saturday Night Live'da başlamış, eski manitası Jimmy Kimmel ile beraber bir Emmy'leri de bulunmakta. Sarah biraz sert bir komedyen, ırkçılık ve din üzerine bazılarının çok alınabileceği şakaları var. Ben en çok "annesi ile olan" şakalarına alınıyorum ama çaktırmıyorum. En sevdiğim stendap gösterisi ise HBO için yaptığı "We are Miracles" şovu oldu. Neden? Çünküm, hatasız kul olmaz ama gösteri olur ve bu gösteri gerçekten "tokkat" gibi. Ders niteliğinde diye tabir olunabilecek bir performans, kusursuz bir direksiyon hakimiyeti, deliksiz bir atış...  Maalesef şovun tamamının videosunu youtube'larda bulamadım. Ama torrentlerde var, kesin bilgi.



3) Ellen Degeneres: Amerika onu gay ikonu ve önderi olarak günümüzde bağrına basmış olsa da, Ellen ilk kez lezbiyen olduğunu açıkladığında, pek çok marka şovundan sponsorluklarını çekmeyi tercih etmiş. Buna rağmen Ellen o sezon bir Emmy kapmayı ve 2008 yılında Amerika'nın en komik insanı seçilmeyi başarmış. Okan Bayülgen'in idda ettiğinin tersine, kadın hostların da pekala uzun süren başarılı şovlar yaratabileceğinin en sağlam kantılı Ellen, aynı zamanda muhteşem sunduğu ödül törenleri ile de anılıyor. Hatta 11 Eylül saldırılarının hemen sonrasında sunduğu bir Emmy töreninde, çok konuşulmuş ve alkışlanmış şöylesi bir vecizesi var. "Taliban'ı, takım elbiseyle ödül töreni sunan, Yahudiler'le çevrili gay bir kadından daha çok ne rahatsız edebilir ki?" İşte o ödül töreni.

 

4) Kathy Griffin: Benim bu hanfendiyle esas tanışmam, kendi yaptığım talihsiz bir espri sayesinde oldu. Twitter'ıma "Kaan'ın iki çocuğunu da Şeçkin'den yapması, biraz da bizim kusurumuz kızlar" yazmış ve ayıp etmiştim. Bir takipçi de bu şakayı çok Kath Griffin bulmuştu. Çünkü Kathy hanım maazallah ülkemizde yaşasa, anlattıklarıyla pek çok kez topuğundan kurşunlanırdı. Zira kendisi giderek tüm materyalini ünlü dedikodu ve taşlaması üzerine kurmuş. Öte yandan "ııh bunlar çok popüler kültür" eleştrisi alsa da, Kathy onlarca film, televizyon şovu ve bakın bu çok enteresan, saydım tam tamına 20 adet farklı stendap şovu yazmış ve oynamış. (Cem Yılmaz bey'in 20 yıllık stendap kariyerinde 4 farklı şovu var, oradan bi karşılaştırma yapılabilir) Kathy hanım'dan bu videoyu seçmemin sebebi ise, aynı rutin içinde (o vakitler hayatta olan) Whitney Houston ve Anna Nicole Simth'in şakalarının olması ve bu hanımların hazin sonu. Mizah bazen acımasızca bir şey, videodan çıkardığım ders de bu oldu.



5) Joan Rivers: Komedyen, yazar, yapımcı oyuncu titrlerine listemizdeki pek çok kişi gibi haiz rahmetli Joan hanım, vefaatinden hemen önce, stilleri taşladığı "Fashion Police" isimli bir program yapıyordu. Zaten 55 yıllık kariyerde altından çıkmadığı şov yok. Ed Sullivan'ın, Tonight'ın 60'lı yıllardaki nadir kadın gediklilerinden. Bu hanımefendi de içeriğnin çok şahsi ve dedikodu vari olması dolayısıyla epey eleştri almış vaktiyle. Fakat kullandığı anlatım biçimi, günün sonunda modern stendapın temel taşlarından birini oluşturmuş. Joan hanımfendi'den seçtiğim video, vintajlığı, sahneye çıkılan kostüm ve saçla beni benden alan bir çalışma. Şakalar da haliyle epey naif. Ne diyeyim, helal olsun.



6) Lisa Lampanelli: 1960 doğumlu Lisa bacımız wikipeyalarda komedyen ve "insult comic" olarak geçiyor. Zira bacımızın alemet-i fahrikası, sahneden bir güzel tüm seyircisini acı acı aşağılaması. Öyle Huysuz Virjin tarzı bel altı da değil, yanlış olmasın. İzleyici olarak gelen Çinli, zenci (bakın yine genişcene zenci dedim), Meksikalı, gay filan, topyekün ve bol bol ırkçı, steryotip şakalarına maruz kalıyor. Ama bunu bilip geliyorlar yine de. Ki seçtiğim videoda da göreceksiniz, izleyici odiyıns değil, sanki Nuh'un gemisi mübarek. (HDP parti seçim merkezi de olabiliğ) Neyse, farklılığa mizahi kucağını açan Lisa hanım tabi ki, ciddi bir LGBT destekçisi. Hatta onu protesto eden bir Baptist Kilisesi'nin getireceği her bir protestocuya karşı, Gay Sağlığı Derneği'ne 1000 dolar bağışlayacağını duyurmuş. Neticede kadının şovunu protestoya gelen, 44 adet kahraman alık Baptist, Gay Sağlığı Derneği'ne yuvarlak hesap 50 bin papal kazandırmışlar. Ooo CcC Lisa beybi CcC.




7) Kristen Schaal: Kendisini en iyi "Flight of the Conchords'un tek ve daimi ve çılgın hayranı" olarak hatırlayacaksınız. En azından ben öyle hatırlıyor ve dizide ona yeterince laf düşmüyor diye hayıflanıyordum. Kristen ise meğer şöhreti yakalayınca hemen kendi özel stendapına başlamış. 2000 yılından bu yana NY sahnelerinde komedi döktüren bir oyuncu kendisi ve aşağıdaki videosunu sevmemin temel sebebi de tam olarak bu; şakaları değil, onları nasıl yaptığı. Kristen "patates" dese gülecekmişiz gibi bir his var içimde. Bu onu gerçekten özel yapıyor. Öte yandan şakalarının da bir kafası var ve çıktığı sahne, açık ara gördüğüm en çıkılası sahnelerden. Buyrun, üç harfli derisinden mont giyen Kristen.




8) Diane Spencer: Bu bacımı şu anda okuduğunuz listeyi hazırlamaya çalışırken buldum ve "Kızlarımın tamamı beyaz ve Amerikalı değil. Bakın araya turuncu İngiliz attım" diye (mal gibi) sevindim. Prenses Diane'nın kızlık ismine sahip bu bacımızın hayali, prens Henry'i baştan çıkartıp, afedersiniz iş üstünde kendisine "Adımı söyle!" diye bağırmak. Çünkü İngiliz kraliyetinin psikolojisini bozmak, monarşiye böylesi bir çomak sokmak istiyor. Diane oyunculuk kökenli ve dahası "pis" esprilerle dolu şovunu prenseslere yaraşan bir zerafet ve ciddiyet içinde gerçekleştiriyor. Bir kadının ağzından duyduğum en tuhaf şakaları yaparak bana kendimi normal hissettirmiş Diane'nin tüm şovlarını, uzun versiyonlarıyla, Youtube ve kendi web adresinde bulmak mümkün. Seni kızıl cadı!


Yazımızın sonuna gelmişken, şu gün ülkemizde bir stendap kültürü doğmakta olduğunu daha önce bildirmiş miydim? O kadar doğuyor ki bakın yazının başından bu yana (bi yerlerde atlamadıysam) ülkemizde kırk yıldır stand up şekli yazılıp bir karşılığı olmayan kelimeyi, fonetiği ile Türkçe'ye yerleştirdim. (aferim, bravo, hıı çok)

Neyse, demem o ki, şu an şayet İstanbul'da yaşıyorsanız, yaklaşık 30 kadar yeni nesil, gıcır gıcır komedyenin oluşturduğu stendap kültürümüzün doğuşuna siz de benim gibi birinci elden tanıklık edebilirsiniz. (Şayet İstanbul dışında bir şehirdeyseniz de, keşke siz de kendi stendap kollektiflerinizi kursanız, bi İzmir, bi Angara ,bi Eskişehir, hatta Diyarbakır... Biz de gelsek yanınıza, tanışsak, beraberce gülüp, güldürsek. Di mi ama?) İzleyici olarak Feys'ten Açık Mikrofon ve Standup İstanbul sayfalarını takip ederek yaklaşan şovların haberlerini de alabilirsiniz. Bakın size şu kadarını söyliyeyim, gelen bağımlısı oluyor, gülme arsızı oluyor. Haftasına yine geliyor. Ha bir de yeni nesil stendapçılarla alakalı Cumhuriyet Sokak yazım vardı. Onu da şuracığa bırakayım. Evvet.

Son olarak mizah yapmak isteyen, "beni sahneye çıkarın kanka" diyen bir kadınsanız, umarım videolarla güzelcene gaza geldiniz. Ve yeterince gaza geldiyseniz, bana ulaşınız sevgili bacım. (mailim filan var, bize ulaşın kısmında.)
Beklemedeyim.


biterken,
ben bu yazıyı ilk yazdığımda, henüz seçim sonuçları laps diye kucağımıza düşmemişti ve yazı sonunda resmen martılar uçuyor, ufukta çifte gökkuşakları parıldıyordu. sonra tabi gece tatsız geçti, umutlarımız kırıldı. kendimizi hem kandırılmış hissettik, hem de karşımızda sevinen güruhun aslen neye sevindiğini bildiğimizden kanımız çekildi. sanki özgürlük hiç gelmeyecek, adalet ise sonsuza dek taraf tutacaktı. 
nedenlerini uzun uzun tartışırız, hatta dilerseniz parmakla gösterip cahilleri, yae'cileri, kürtleri, falanları da suçlarız. ama belki de yapacak tek bir şey var: daha çok çalışmak. işimizde en iyisi olmak. bunu yaptıktan sonra kazandığınız parayla avrupa'ya mı kaçarsınız, yoksa ülkenin standardını mı yükseltirsiniz, onu da siz bilirsiniz.

ayrıca hiç bile, acımadı ki.

ay em lav.
d.