Son Şeyler

Showing posts with label hayat. Show all posts
Showing posts with label hayat. Show all posts


Selam,
Kendim için yazmayalı epey oldu, o yüzden şu an ne diyeceğimi pek bilemiyorum. Günlerdir hastayım, virütik besin zehirlenmesi gibi bişey oldum. Sözde perşembe sabahına İzmir'e uçacak, oradan halalık duygularımı dibine dek yaşamak amacıyla, 6 ve 4 yaşındaki 2 yiğenimin yanına Çeşme'ye yollanacaktım. Olamadı. Sabahına tatile çıkacağım geceyi Kadıköy Şifa'nın nobran hemşiresine kolumu deldirerek ve hadi saklamayalım, resmen sıça kusa hastaneye koşturarak geçirdim.
Velhasıl acıyın diye demiyorum ama burada, suyunu ince ince ve kararlılıkla çekmekte olan istanbul'dayım.

Virütik zehirlenmeye dönersek, ki korkmayın çok da detaylandırmayacağım, bana sadece pirinç, patates ve peksimet yeme özgürlüğü tanıyor. Bu 3 p ile geçen 4. Günüm. Haliyle kahvaltı etmek istemiyorum. La vashe qui rit'in ineği sanki bana hiç gülmüyor. Ve zehirlenmemin temel nedeninin havuzda son 2 yıldır uzaktan izlediğim kadınların nazarı olduğuna inanıyorum.

Kadınların lideri 50'li yaşlarında, sarışın, pırlantaları ile yüzüyor ve son 3 yazdır havuz başındaki yerini hiç bir insanoğluna kaptırmadı. Bir de yeni tarz yapmışlar bu sene, koca koca kadınlar, fosforlu renklerde ip bikiniler giyiyorlar. Ben manitaya dedikodusunu yapıyorum. Yani aslında nazara gelen benmişim gibi dursam da, siz bi de onları görün. Bence perişan haldeler. Çünkü nazara çemkirerek aduket atıyorum. Yaşım bunu gerektiriyor.

Yaşım demişken, bu sene doğum günüm aradan kaynarken elime kalem bile almadım. Normalde her sene bir yazılar döşenirdim, bir havalara girerdim ki hiç sormayın. Çocukluğumdan beri böyle; depresif, sıkılgan, varoluş kaygılı... Sonra 32 gibi yavaş yavaş geçmeye başladı bu hastalığım. 35'te ise şımarıklıktan eser kalmadı. Doğumgünümde pasta yemedim, bir kalemden gayrı hediye almadım, insan gibi gelen bütün aramaları ve mesajları tek tek cevapladım. İnstagrama koyduğum selifemi saymazsak, şımarıklığın ş'si yoktu üzerimde; halbuki geçen birkaç ayda uzun uzadıya, adeta bir yaşam koçu edasıyla 35 yaş yazısı yazmayı tasarladıydım.

35 yaş yazımda özellikle genç kızlara tavsiyeler verecektim, zira kafasını açtığım her genç kızda kendi gençliğimden gün kazanıyorum. Ağlak, uyuşuk, umutsuz ve tembel geçen günlerim, başkasında kurtardığım günlerle geri ekleniyor bana. Siz de deneyin, size de eklenecek. Çok mistik, bir o kadar da kuantum. Tavsiyelerim arasında stil konusu da önemli bir yer tutuyordu. Ehehehe. Acile giderken stil insanın işine çok yarar çünkü, gerçekten.

Acil demişken, doğumgünüme evinde girdiğim halde, ağır depresyon ve iş kaygısından o saatlerde odasından çıkmayan Çağatay'ım, hemen ertesi gün Gezi'de kaykaydan düşüp götünü kırdı. Ve bunun olacağını gerçekten hissetmiştim. Dilerseniz başından anlatayım.

8 Temmuz'u 9'una bağlayan gece, gittik Ece-Çağatay palas'a. Gazozlu beyaz şarap ve bolca sigara içip geyik yaptık. Çağatay o gece odasında laneth okuya okuya çalışıyordu ve beni moleküllerine ayrılmak istediğini söyleyerek epey bi korkuttu. Ertesi gün ise sabah işe giderken, Çağatay'ın kuzenini gördüm İstiklal girişinde, selam vermedim çünkü çocuğun yüzüne bakınca bir an, bana Çağatay ile ilgili fena bir haber verecek sanarak çok korktum. İşte o sabahın akşamına gidip üst bacağını ve onu kalçasına bağlayan yeri kırmış beyzademiz. Telefonu kapalıymış, yardım için kimseyi arayamamış. Parkta koşan sporcu bir çocuk yardımcı olmasaymış, kimbilir kaç saat çakıldığı betonda yatacakmış.

Bereket ki, sağlık hizmetlerimiz 10 numara. Ak parti döneminin en güzel tarafı sağlıktı, herkes bunları anlatıyordu, gittik yerinde gördük. Şişli Etfal harabe gibi, kalabalık, acilde hastanın elinde kalan bacağını yakını taşıyo ama yine iyi. Geçmişe göre herhalde iyi. Kan bankasından kan alabilmek için kan bağışlama tarzına ise özellikle vuruldum. Kana kan... Çok tradisyonelll. Velhasıl korkmayın Çağatay'ın götünü tamir ettiler. Çok acı çekti, derdinden günlerce yemek yiyemedi ama şimdi iyi. Yani sanırsam. Ben hastanelik olduğumdan beri aramadım.

Kadıköy Şifa'nın acili ise çok pahalı, tavsiye etmiyorum. Üstelik pek iyi davranmıyorlar insana. O köfte dudaklı hemşire mi, stajyer doktor mu, her kimse ona hala kin duyuyorum. Kin çok kötü bişey. Kıskançlık da öyle. İkisinin de beslendiği yer aynı aslına bakarsan; insanın içindeki korkutucu bir boşluk. Kimsesizlik ve çaresizlik hissi. Kıskançlıkta bu kimsesizlik, başka aczların şekline bürünüyor. Acz. Çok severim bu kelimeyi, ifade ettiğini değil ama ifadenin şeklini. Yerine getirlemeyen arzular... Tatmin olmamış istekler, ihtiyaçlar. Ve onları başkasında görmek. Senden başka herkesin, ya da hadi diyelim ki, büyük çoğunluğun, onlara sahip olduğunu zannetmek. Öfkelenerek tükenmek...

Boş işler. Bu kadar kısa ve basit değil ama öyle bir yandan. Sana bişey itiraf edeyim, aklın kalmasın. Hani o milletin FB fotolarını ya da instagramlarını dolaşırken, hissettiğin kıskançlık var ya... Sen onu bir parça marka bikini, bir grup az tanınmış insan, biraz manzara sanıyorsun ve onlara ulaştığında, tüm aczların dineceğine inanıyorsun ya... Ha ha ha. O işte, öyle değil. Tek eksiğin sevilmek, önemli hissetmek, kendinle rahat edebilmek. Kendinle rahat... Suretlere takılma, imajlardan kop da gel. Tek ama tek bir eksiğin var, kendini sevmek.

Karnım çok aç ve yeminle göbeğim eridi 3 günde. İşin kötüsü bu yaz bikinli fotoğraf verebileceğimi hiç sanmıyorum, de ki vaktim yok. Geçen sevdiğim genç bir kız geldi, benle röportaj yapmak istedi bir gazete için. Sorduğu soruların içinde en temel eksen, benim cesaretimdi, evvet, ben de inanamadım. Sahnede anlattıklarım, yazarak devirdiğim tabular, kendimle dalga geçebilişim... Çok mu yaşamıştım, milleti donumda mı sallamıştım, nereden geliyordu bu özgüven?

Bilse, ben bu soruların cevabı diye ettiğim her bir kelam için sonradan en az bir kere utanıyorum. Duyduğum her kin ve kıskançlık için en az bir defa. Ve sonra hepinizinkiler için biraz daha utanıyorum ama ne olur üzerinize alınmayın. Hobi olarak insanlık halleri için utanıyorum durmadan. Hatta yetinemiyorum, çoğu için de özür diliyorum. Ah bir hippi feminist çıkıp beni tokatlasa. "Kimseye rüzgarını çaldırtma, kurtlarla koş!" felan dese. Ah ah ah.

Teoride çok güzel şeyler var, misal ki sosyalizm, gerçeği hiç de hayal edildiği gibi olmuyor. Takdir edersiniz ki bir tek hayalle yaşanmıyor. Hayal gerçeğe ne kadar yakınsarsa, başarı yüzdesi o kadar büyük oluyor. Şimdi sor bakalım, peki başarı o kadar mı önemli? Sen değil miydin bundan neredeyse 10 yıl önce, insanın yarattığı başarı imgesinin gözüne tüküren, ardından konuşan? Bendim, hala da benim. O zaman göremediğim kısmını şimdi söyliyeyim: başkaları başardığını düşündüğünde iyi hissedeceksin ama çok takılma. Sen başardığını hissettiğinde, hiç bir anlamı kalmayacak.

Laptopun şarjı bitmek üzere, ben yaklaşık 300 yıldır olduğum yerdeyim. Batı çınarları ile bakışıyorum burada bütün gün. Ki batı çınarı kadar güzel bakan insan da zor bulunur, şimdi kalbinizi incitmek gibi olmasın. Sanırım söylemek istediklerim bu kadar. Ya da kan şekerim iyice düştü çünkü hiç bir şey hatırlamıyorum. En son bir an anlatarak gitmek isterim. İçinde olduğunda fark edemeyeceğin kadar hızlı geçen, elinde tutamadığın, ışık gibi şaibeli bir an.

Sahnedeyim ve sen de karşımdasın.
Rahat göründüğümü düşünüyorsun ve benim aslında korkudan götüm uğulduyor, sorun değil.
Az sonra cümlem bitecek ve bana güleceksin. Gülmeyi uzatırsan bunu hakketmediğime inanıp elimle hafifçe dur dur işareti yapacağım alttan. Susuzluktan ölmek üzereyim, ceket giydim çünkü ter içindeyim. Şşşt. Sorun değil.
İşte kahkaham geliyor, işte kendi kurduğum cümle, kendi sesim ve ışık.
Bir tek nefes, tek bir yöne, o kadar.
Şu an ölmeyeceğim, şu anda canımı sıkan hiç bir şey yok, olsa da umrumda değil, hiç olmayacak, hah, hiç olmadı ki.
Şu an dünyaya uzaydan bakan ve "ne saçmaymış amk" diyen o ilk astronotum ama dünya hemen burada.
Hepimizle dost ve ayaklarımın hemen altında.

Kendine bir "şu an" bul. Hep bul.
Diz onları uc uca.
Sana tek 35. yaş tavsiyem budur.

Lav yu ol,
d.

Geçen hafta Göksu Gül'ün köşesinde görünce bir daha anladım. Ben Gezi'ye genelde bir 10 yıl, 20 yıl sonrasından bakmak istiyorum.
Bahsi geçen hikayede sokakta hanımefendi Göksu, gündemden ve direnişten her birimiz gibi sinir hastası olayazınca, soluğu Bozcaada'da, doğaya yakın, hep o hayallerdeki naturel-entel tarzı bir yerde alıyor. Ve orada, gece ateş başında, eski solcu bir ressamın, Paris 1968 direnişini büyük bir tutku ve özlemle, adeta olağanüstü bir masalmışcasına anlatışına tanıklık ediyor.

İşte ben, buna inanıyorum.
Bir nesil olacağımıza ve uğruna mücadele ettiğimiz her bir güzelliğin, bizi daha mutlu bir topluma, daha barış içine, kendi kendi yiyip bitiren değil, yeniden üreten, geçmişiyle bu günüyle insancıl olan bir ülkeye götüreceğine inanıyorum.

***

Ütopyalar insanlığın tamamı için ortak bir çözüm bulmak yahut böyle bir çözümün imkansızlığını ispatlamak hevesiyle kaleme alındılar. Eğer ikinci seçenek uygulanır ve ütoptyada her şey boka batarsa, ona distopya denildi. Şimdi yaşadığımız, göğüs germek ve içinde varolmak zorunda bırakıldığımız durum, klasik bir distopyayı, George Orwell'in 1984'te resmettiği o baskıcı, o korkunç tek sesli yaşamı andırıyor olabilir. Ama gerçekten öyle mi? O kadar çaresiz miyiz? Yoksa bir başka distopya olan Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'inin sonunda olduğu gibi -spoiler vermek caiz olmasa yapmazdım ama- hepimiz insanlığın ortak iyilik bilincine sahip çıkıp, hayatımızın geri kalanını birer kitap olarak geçirecek noktaya daha mı yakınız?

Bence, durduğumuz yer bir başka ütopyacı Ursula leGuin'in Mülksüzler'ine daha çok benziyor. Ursula, George'dan farklı olarak Mülksüzler'de gücün ve güçlünün karakterinden ziyade, bireyin ve güçsüzün tavrına bakmayı tercih eder. Onun ütopyasında mülklüler ve mülksüzler ortadan ikiye ayrılmış, mülksüzlüğü ve sonsuz eşitliği tercih edenler, dünyanın (Anarres) kaynakları oldukça kısıtlı uydusuna (Urras) yerleşmişlerdir. Tıpkı aşırı mülklülük gibi, tamamen mülksüzlük de, Ursula'nın yarattığı evrende var olmayı beceremez. Ursula bu duyguyu unutulmayacak denli basit bir imgeyle ölümsüzleştirir:
Tüm çocukların hep birlikte yetiştirildiği bakım evinde, 4 yaşında bir bebek, güneşlenme sırası bir sonraki bebeğe geçtiğinde isyan eder ve "Güneş benim!" diye bağırır.

Hakikatten güneş kimin?
Hangi çocuğun, çoğunluğun?

***

Büyük resmi anlatıcam derken Gezi'den iyice uzaklaştığım sanılabilir, ay n'oolur sanılmasın saygı ve sevgi dolu okuyucu. Gezi benim için çok şey demek ama en başta öğrenmek demek. Gezi'de sadece gazdan korunmayı, düşeni kaldırmayı, ilk yardım esaslarını, polisten kaçarken nelere dikkat edilmesi gerektiğini, internet platformları ürerinde haberleşip örgütlenmeyi öğrenmedik. Gezi'de öteki kavramının ne kadar kırılgan ve yine ne kadar derin olduğunu, insanların birbirine nasıl kolayca ötekileştirip düşmanlaşabileceğini, bunun bir ülke politikasının en vahşi ve en acımasız şekli olabileceğini öğrendik.

Tek tek yazmak içimizi kurutur ama insanın ötekisine uygulayabileceği zulmün ucu bucağı görünmediğini, kinin ve nefretin ancak ve ancak daha fazla kin ve nefret doğurabileceğini de öğrendik.

Hala da öğreniyoruz.

Gezi, sadece üç beş ağaç değildi; parktaki komün, sapanlı teyze, yaylım gaz ateşi altında Cihangir sokaklarında yankılanan Duman - Eyvallah, "Kırmızılı Kadın", "İşte bu çapulcunun sesi"ni söyleyen Boğaziçi korosu, Beşiktaş Çarşı, İstanbul United, Cuma'yı barikatta kılan Devrimci Müslümanlar, parka börek taşıyan anneler, Divan Oteli, Ankara Kızılay'ı ve Kuğulupark'ı, İzmir'in saçından sürüklenen badem kızları, duvar yazıları, Mustafa Keser'in askerleri, Duran Adam'ın saatler içinde ülkenin dört bir yanında, Sivas, Madımak'ın kapısında bile, insanları durdurabilmesi, Gezi dağıtıldığı gece, Kadıköy'den karşıya geçmeye çalışan, bisiklet kasklı kız çocukları değildi.

Gezi, söylemesi güç ama bütün çirkinliğimizi, pespayeliğimizi, içimizin dipsiz kuyularında yıllarca irin irin dolanları da gösterdi. Hala anlamakta güçlük çektiğimiz yalanları, daha önce bunca derin olduğunu bilmediğimiz muhafazakar kesim korkularını, "Kabataş'ta bebekli bir annenin derili, çıplak bir erkek gürühu tarafından linç edilebilme ihtimali" kadar absürt hallerde öğrendik. Daha beteri, adam sandığımız adamların bu ve benzeri yalanları yüzleri kızarmadan savunuşlarına tanık olduk.

Biraz içimiz öldü.
Sonra biraz daha öldü, çünkü öldürdüler. 
Hangi hangi ceza avutur bilmem, Ali ismail'in, Berkin'in, Mehmet'in, Ethem'in, hadi gerisini siz tamamlayın, gözü çıkanların, beyin travması geçirenlerin annelerini...

Bildiğim, Gezi'de yaşam kadar ölümü de öğrendik. Nasıl acıttığını ve buna nasıl tahammülümüz olmaması gerektiğini. Çünkü hiç bir devletin, vatandaşını "öyle ya da böyle" öldürme yetkisi yok. İhmalle de öldüremez, sabrı taştığı için de. Etnik kökenini beğenmediği için de öldüremez, meshebini yahut kıyafetini gözü tutmadığı için de.

***

Gezi bizi düşman etti biraz, epey de barıştırdı. Polis öldürürken başka yana bakan yetkili kurumları ve medyayı görünce misal Kürtleri, Ermenileri, Alevileri daha bir anlayanlarımız oldu. Hatta o kadar anladık ki, başbakan "çözüm sürecine darbe!" diyemeden Kemalistle - Kürdistan bayrağı taşıyan çocuk, el ele tomadan kaçmak durumunda kaldılar. Ölmekten vakit bulduğumuzda işi şakaya vurduk, şimdi bir eylemde biri "Peki ya Kürtler nerede?" diye sorarsa, onun "Modern dansa gittik ya iki dakka!" şeklinde cevaplanmışı var.

Hani "hiçbir şey değişmedi" diyoruz ya, o çok yalan. Ben 35 yıllık ömrümde bu ülkede Kürt diye bi şey olmadığı, onların dağ Türkü olduğu zamanları da hatırlıyorum. Değil ki, modern dansa gitmek.

***

Daha geçen gün anneme uluslar-üstü bir internet toplumunun doğuşundan bahsediyordum. Kurumlar, sınırlar, devlet ve şirket kodamanlarının çıkarlarından değil, "kanlı canlı bireylerin hür iradelerinden ve ifade arzularından doğan, kendine yakın olanı, fiziksel mesafe gözetmeksizin içine alan" bir toplumdan.
Bu toplum, görmekte olduğu ve görmesi muhtemel her türlü baskı ve şiddet içinde dahi, barışçıllığı ilke edinmek zorundadır. Nefret yerine sevgiyi savunmak zorundadır. Öldürmek yerine yaşatmayı arzulamak zorundadır.

Ancak bu şekilde, dünyadaki tüm diktatörlerin, insanları köleleştiren dev şirket ve sistemlerin, eşitliği günümüzda hala insan türüne çok gören tüm zihniyetlerin karşısında durmak mümkün olabilir. O toplum ki, muhtemel 3. dünya savaşının çıkmamasının yegane umududur.

İşte ben Gezi'de bu toplumun, doğum anını görüyorum.
Anlamanın, barışmanın, öğrenmenin, eşit ve denk olmanın, sevmenin, din, dil, ırka takmadan som insan olmanın, kararlı ve sancılı doğumunu.

Her şeye ve herkese (padişahımız dahil) rağmen.

Son olarak:

Padişahım ölme, bilakis çok yaşa!
Yaşa ki gör, nasıl yanıldığını, nerede hata yaptığını.
Kimse bu ülkeyi üzerine yapmadı, hiç birimiz senin değiliz. En "senin" sandıkların bile.
Adalet duygusal bir süreçtir ama his ile sağlanamaz.
Adalet kindar değil, kararlıdır.
Ve o adaleti ya sağlayacağız, ya sağlayacağız.
İnadına seveceğiz bize düşman kıldıklarını, severek iyileşeceğiz.
İnsanların madende/sokakta/inşaatta/trafikte ölmek yerine, ağaçlar altında istedikleri dilden şarkılar söyledikleri bir ülke olacağız.
Çocukların sevişmeyi yahut gülmeyi değil çalmayı ayıp bildiği, dindarın dinsizle komşu olabildiği, doğanın edepsizce talan edilmediği, pırıl pırıl bir yer olacağız.
Ve sen tüm bunları,
hücrenden duyacaksın.

İyi ki doğdun Gezi.

edit notu: yazıyı ilk yayınladığımda, "insanların bir kitabı ezberleyip, ormanda kendi kendilerine onu anlatarak dolaştıkları ortam" ile biten distopyanın 1984 olduğunu yazmıştım. ece soner sağ olsun, yanlışımı düzelten, beni doğruya iteleyen kişi oldu. fahrenheit 451, kağıdın yanma ısısıdır bu arada.
ve me yazık ki, 1984'ün sonu epey acıklı.