Son Şeyler

Showing posts with label edebiyat. Show all posts
Showing posts with label edebiyat. Show all posts
Hepimiz anlamlı bir şeyin yörüngesine girebilmek için evrende başıboş dolanıp duruyoruz...

Tanrısal düzensizliğe öykündüğümüz sıradan bir bahar gecesiydi. Ona daha o gün, uzun bir mektup yazıp, dünya üstünde önceden yazılmamış hiçbir şey olmadığını anlatmıştım. Bana cevap vermek yerine, akşamüstü buluşmayı önermişti ama gün iyice batana, kızıllık yerini katmanlı mavilere bırakana kadar da ortada görünmedi.

“Olsun” diye düşündüm onu beklerken. “Olsun”, bir teselli değil de daha ziyade bir temenniydi o an için; yeter ki olsun. “Hele bir olsun da, nasıl olursa olsun” diye için için yanan ufak, kırmızı bir temenni… Cennet yeter ki var olsun. Bizler, yani aşıklar, müptezeller, hayalperestler, o imgenin huzuruyla, cehennemde güle oynaya yanarız, dert değil.

Buluştuğumuzda, hala verecek bir cevabı olmadığından, bir deniz kıyısında elimi tutup, korkunç derecede akla yatkın yalanlar sıralamaya başladı. Şayet bu denli akla yatkın olmasalar, yalan olduklarını asla anlayamazdım. Ev kirası ve beyaz eşya, araba ve kasko, banka kredisi ve maaş bordrosu kelime öbekleri, dudaklarından küfür değilse de, kokusu nahoş tükürükler gibi saçılıyordu gecenin baharlı berraklığına. Kafamı sağa yatırıp, boynumun açıkta kaldığı için tek ısırılışta koparılmayı bekleyen narinliğiyle dinliyordum onu. O hala elimi hafif hafif, varla yok arası sıkıyordu.

Bizim el ele tutuşmaklığımızdan birkaç metre ötede, gece gibi denize yahut deniz gibi geceye durmaksızın olta savuran üç adam vardı. Biri o esnada türkü söylüyor, biri durmaksızın ağzının kenarındaki cigarayı körüklüyor, sonuncusu ise gençliğinde oltasına takılan bir deniz kızının, vaktiyle çağıl çağıl kucağında kıpırdayan saçlarından bahsediyordu. Hiç deniz kızı görmüşlüğümüz olmadığından, mecburen türküye ve cigaraya eklendik. Ama kulağımız hala deniz kızının saçlarından bahseden balıkçıdaydı. Deliliğin bulaşıcı olma ihtimaliyle kabarmış kulağımızdan başka bir şey düşünemiyor, ne yapıp edip, o delilikten, bir soğuk algınlığı gibi, kapmak istiyorduk. En azından ben o anda, sevgilimin de benimle aynı tonda ve anda delirmek istediğini düşünüyor, hayır düşünmek de değil bu, düpedüz arzuluyordum.

Balıkçının lafına inanılacak olursa deniz kızı hiçbir zaman bir çift bacak arzulamamıştı. Balıkçı bu isteksizliği hatırlarken gözleri doluyor, boğazındaki tesellisiz ızdırap yumağı yutkunulmaz oluyordu; bakınca anladık. Bu bacak istememe hadisesini, yeterince sevilmediğine yormaktaydı balıkçı. Öyle ya, yeterince sevilseydi şayet, denize ait de olsa, o deniz kızı balık kısmını kestirip atmaz, erkeğiyle bir olmak için kendine şöyle bir çift işe yarayan bacak edinmez miydi? Ayağa kalkıp, eteğini beline toplayıp, pazara çarşıya, sevdiğine börekler açmak için pazı, ıspanak ve lor peyniri bulmaya gitmez miydi?

Öyle miydi? Değil miydi? Türkü ve cigara giderek zor geçmeye başlamıştı. Deniz kızıyla teması olan balıkçının yüzme bile bilmediği, öğrenmeyi hele hiç düşünmediği ortaya çıkınca, ortam biraz karıştı. Işıkları sıra sıra yanan, şiir gibi bir vapur geçti uzaktan. O bile bir aralık durup, kıyıdaki sorumsuz balıkçıyı ayıpladı.

Neden sonra balıkçıların zamanda ve uzayda bir simetri yaratma hevesiyle yan yana dizildiklerini anladık. Gerçi sevgilim bunu, SGK borçları ve taşeron işçilerin tembelliği konularına çok yakın bulmuştu. Konuyu hep oralara bağlamaya çalışıyor sonra da bir yuvanın olmazsa olmazının dış cephe yalıtımı olduğu konusunda ufak bir nutuk atmak istiyordu. Ben ise kimi konuları anlamakta geç kaldığımı düşünüyordum.

Zaman benimle aynı fikirde değildi hiç. Zaman, anın şaşmaz doğruluğundan başka bir meşruiyet aramıyordu. Çünkü sinsi bir çakaldı ve ay neredeyse batıyordu.

Anladığım kadarıyla, balıkçılardan türkü söyleyen, kozmosda umudu ve hasreti temsil etmekteydi o gece. Türkü söyleyen balıkçının eskiden marangoz olduğunu iki parmağının artık yerinde bulunmayan uçlarından anlamıştım. Çok yontmuş, kesmiş, aşındırmış, en nihayetinde sözlerini kan güllerine, geçmiş ve geleceğin buluşmazlığına, bir mahpusluk, bir içinde kapalı kalmışlık haline bağlamıştı. Geçmiş idi, türkü söyleyen balıkçı. Artık orada olmamanın acısını, biz fanileri durduk yere hüzünlendirerek çıkartıyordu.

Sigara tüketen, henüz 22 yaşında var ya da yok; en genç balıkçıydı gördüğüm. Kozmosun şimdisiydi; sürekli, an be an, sıkıla sıkıla tükenen, tüketilen şimdi... Kaka kana sonu gelen, sonun içinde kendini var eden, suskun, göz ardı edilen, sadece hırsla sömürmeyi bildiğimiz şimdi... Biz ise birbirimizi tüketiyorduk; sözlerimiz ve yalanlarımız, deja vu ile unutkanlık arasında boş bir satır gibiydi, şimdi. Biz nefesle köklemesek o sigarayı, rüzgar gelip içecekti, şimdi. Yine habersiz geçecekti, ah hep o şimdi... Düpedüz çaresizdi şimdinin bağımlılığı; neresinden tutsak, elimizde kalamıyordu.

Sonuncu balıkçı, yani deli olduğundan hiç şüphe duymadığımız deniz kızı sevdalısı, geleceğimizdi. Her şey sona erdiğinde, başkalarının gözünde, hayali, imkansız, atmasyon, iptidai, müşkülpesent, manidar, hanidiyse masal ve boş – ama kıyasıya boş- bir gölge olacağımızı muştuluyordu. Deniz kızının saçlarının o kucakta kıvıldanışı hiç gerçek olmamıştı; diplerde dalgalanan yosunları saça benzetmişti sadece balıkçı. Gittim diye anlattığı denizlere hiç ulaşmamıştı; en fazla Heybeliada’ya kadar kürek çekmiş, o esnada başına güneş geçmiş olacaktı.

Gecenin sonlarına doğru, türkü söyleyen balıkçı denizdeki tüm tuzu burundan tek seferde çekip, derin bir sessizliğe gömüldü. Onun suskunluğunun gölgesinde bu kez sigara içen bir takım türküler söylemeye başladı ama neyin ne olduğu, hangi yöreden söylediği hiç anlaşılmıyor, sürekli potpuri yapıyordu. Onu ne dinlemek, ne anlamak, ne de eşlik etmek istiyordunuz böylece. Çünkü hepsini yapabilmek için yegane bir tek şeyi, onu kabullenmeyi öğrenmek gerekiyordu. Canımız çekmiyordu bunu.

Velhasıl hepimiz, anlamlı bir şeyin yörüngesine girebilmek için uzayda başıboş dolanıp duruyorduk o gece. Yörüngeye girmek yahut sokmak için gerekli olan güç; kütle çekimi, gerçekliğin süslenmiş tatlı bir hali yahut gereğinden uzun sürmüş bir ayrılık olabilirdi. Ben bunları dert etmiyordum zira, bana sorarsanız, hakkında daha önce defalarca yazıldığı halde tekrar yazmaya değer yegane iki şeyin aşk ve mevsiminde Kırkağaç kavunu olduğunu, anlayanlar anlamıştı. Sevgilim hariç. O bir mühlet daha, mutfak ve banyo tadilatı, ev sahibinin kira gecikmesinde gönderdiği tebligatı, Merkez Bankası faiz indirimi ve tuvalet kağıdının evde azalan varlığı konularına değindi. Bense kavunları düşündüm. Sarı, olgun, tatlı, kavunları…

Nihayet, benden gelen öneriyle, deniz kızından bahseden balıkçıyı, altı okka yapıp, denize attık. Küçük, plansız bir cinayet gibiydi bu. Kimse ölmedi gerçi. Ama öyle bir boşluk oldu ki o gidince, hepimiz hükmen ölmüş sayıldık.

* Masa Dergi Haziran 2018'de yayınlanmıştır.

biterken,
kalbimde dövmesi olan bi yazıydı. dövme kaldı, kalp geçti.
hep şaşırıyor olacağım buna.
Egon Schiele, ağlat beni
Bi keresinde gençtim.

Ne kadar gençtim? DJ’inden hoşlandığım barın yüksek taburelerine tüneyip, peçetelere şiir yazmak havalı bir şey sanıyordum; tam olarak o kadar gençtim işte.

Beyoğlu’ndaydık; henüz saç ekimi çizgisini gizleyen havlu bantların, İstiklal’i ele geçirmediği yıllardı. Ne kadar güzellerdi, şimdi nostaljinin ışığında net bir şey söylemem zor. Fakat her çeşit insanı gördüğümüz bir yerdi o zaman Beyoğlu. Şimdi o multikültürel ruhuna el-fatiha…

Yanımda oturan adam, ağız kenarlarında beyaz tükürük topakları, uzun süre susup birasına baktı. Ben de elimde olmadan adamın, vaktiyle olgun narlar gibi kemiğe dek açılmış, kol façalarına baktım. Yara izleriyle bir süre bakıştıktan sonra, adını bile söylemeden konuya girdi façalı abi. Dosdoğru bana beyaz tükürükler sıçratarak, “Sana bir hikaye anlatayım mı?” dedi.

Şimdi af buyurunuz. Bir barda tek başına peçetelere şiir yazdığını sanacak kadar naif bir kız, bu teklifi geri çeviremez. Belki korkar, belki bir şeylerin yolunda gitmeyebileceğini sezer ama kalkamaz yerinden. Çünkü onun o ısrarla tuhaf görünmelerinin hepsi, diğer tuhaflıklar, yani benzerleri, gelip de kendisini bulsun diyedir.

“Sevdiğim bir kız vardı…” anlatmaya başladı bizim façalı. Hiç şaşırmadık, hikayenin başında neme lazım, mutlaka sevilen bir kız bulunmalıydı. “Ben kokainmandım, bu kız da işte çalışıyordu. Sonra param kokaine yetmeyince itirafçı, ihbarcı oldum. Karakola da girip çıkmışlığımız vardı hani. Bir nevi ahbaplık oluştu, annadın? Ben giriyorum, çıkıyorum, birilerini söylüyorum filan… Gel zaman, git zaman…”

Zaman böyle durumlarda pek hayırlı yönlere akmaz. Bu hikayede nereye akmış, gelin dilerseniz façalıdan dinleyelim.

“Bizim kızın bi olayı vardı. Erkeklere gidiyor bu, bazen parasına. Ama para için değil, ablaları var hep çalışıyorlar. Annesi var, dört kız kardeş aynı evde... Bu bazen bi dönercide yemeğine gidiyor adama, annadın? Ben kapısında bekliyorum otelin. Çıkışta tutup diyorum, neden yaptın? Bişey demiyo, bakıyo öyle yüzüme. Ağlıyo filan… Böyle bir, iki… Ben bunu bi gün otelden aldım eve götürdüm. Çıkartmazsam evden diye düşündüm, vazgeçer. O arada tabi kardeşleri polise gitmiş. Alıkoyma var, kaçırma var. Darp da etmişiz, böbreği zarar görmüş, sonra o da ortaya çıktı. Aldılar götürdüler hastaneye ablaları. Ben kaldım evde. Sonra mahkeme oldu, avukatlar falan, hep para annadın? Bunlarda para var, sen bakma. Para var bunlarda, ama niye öyle yapıyorsun o zaman değil mi? Gitme adama. Yapma. Ama yapıyor, gitmiş kafa, annadın?”

Hikayeyi dinlediğim vakit, ne yaşandığını tam olarak bir türlü anlayamadığımı hatırlıyorum. Bir adamın façalara, bir dudaklarının iki kenarında topaklanan tükürüğün giderek büyüyüşüne, bir de beni aslında hiç görmeyen gözlerine bakıyorum. Hiçbir şeyi aklım tam almadığı için de, kafam o an rahat. Ne duyduğumu, kimden duyduğumu daha sonra düşüneceğim. Bunun için yıllarım olacak.

“Mahkeme ne oldu?” sordum bir bira yudumlamalık suskunlukta. “10 yıl verdiler, Perşembe gireceğim.” dedi façalı. Bu cümle o gece aramızda akan son cümle olarak, DJ’in çaldığı şarkıların etrafında bir süre dolandı. O esnada “Burda ne yapıyorum lan ben?” sormuş olmalıyım kendime. Çünkü çok gençlikte bile, sorulur böyle şeyler. Şayet yeterli derecede sert bir yüzeye çarpıldıysa… Bir Beyoğlu, bodrum katı barının tuvalet fayansları kadar sert, soğuk ve tiksinti uyandıran ıslaklıkta bir yüzeye mesela...

O gece nasıl bitti hiç hatırlamasam da, ne façalıyı ne de DJ’i bir daha görmediğimi biliyorum. Peçeteleri de bir taşınma esnasında atmış olmalıyım, zira yıllardır evde karşılaşmıyorum. Şimdi, yani o geceden aşağı yukarı yirmi yıl kadar sonra, iki şeyi daha biliyorum. Bir; şiir öyle yazılmaz. İki; insan öyle sevilmez.

Peki ama nasıl sevilir insan? Doğru bir ölçüsü ve optimum bir şekli, şemali var mı? Senden doğmamış bambaşka bir canlıyı gerçekten sevmenin en etkin yöntemi nedir? Yoksa sevda dediğimiz eve davetsiz gelip, uzun süre dışarı çıkartamadığın için, sana aklını oynattıran bir kara sinek midir? Ve en nihayetinde, sineği gazete kağıdıyla yere sermeden, bu azap geçirilemez midir?

İşte bunları düşünmek için, o peçete kağıtlarına şiir yazan ponçik kızın epey vakti oldu. Birilerini sevdi, sevilmedi, yahut verilen miktarı kendine yeterli göremedi. Bunlar için arada kollarını havaya kaldırıp, isyan da etti. Sonra o haliyle boş bulunup, gövdeye ve çeneye esaslı darbeler aldı. Ama bir şekil, bir yol, bir racon misali üstelik, o nazik ölçüyü tutturmayı sanki hiç öğrenemedi. O -sözde- aşk uğruna çürütülen böbreğin sızısı kaldı hep bir tarafında. Ve kimi sabık aşklarına sabahın sekizinde telefon açıp; “Böbreğini versen yetmeyecek!” diye de inledi.

Halbuki kimse böbreğini, dalağını, kalbini, ciğerini, yani ivedi organlarından hiç birini, feda etmemeli aşk için. Aman sakın! En fazla belki bir serçe parmağı verebiliriz; şayet çok sevdiysek… Yahut sağ diz kapağı feda edilebilir; aşkımızdan öle yazdıysak filan… Latife ediyorum. Aşk bedensel bütünlüğü de, zihinsel huzur kadar zedeler, ammena. Yine de konu feda etmek olunca, en başarısız ilişkiler, birinin sürekli kurbanı oynadıkları oluyor. Biri saçını süpürge etmeye görsün, sanki diğer herkes oracıkta kel kalıyor.

İşte bu sebep, hayra yorun bitişleri, o son konuşmaları, vedaları… O bir türlü unutulamayan, ah ne acılar ve badirelere mal olan sevdicek karşınıza çıktığında, alttan almayın. Ve şöyle diyiverin, o zamansız gidene, kıymet bilmeyene, aldatana, hak yiyene, artık size ne ettiyse hergele…


“Bilirsin tatlım, Kadıköy’ü çepeçevre ve bir kalemde, yakardım senin için. Şimdi sadece sigaranı yakarım. O da imkanım olduğundan.”

Sonra şayet eğer varsa, masadaki peçeteleri de yakın; kimse üzerlerine kötü bir şiir yazmadan.
Bakın, o harbiden havalı olur.


* Aksi Dergi Nisan 2018 sayısında yayınlanmıştır.

biterken,
pazar sabahı, radyo eksen'de kendi programımızı dinliyorum.
bu sabah çok ağladım, niye hiç bilmiyorum.
"üzgün insan kötü, neşeli insan iyidir" diyor osho. sakalından utan osho. ya da ben osho okuduğum için sizden mi utansam. boşverin lan ne utanıcaz. 
beni okuyorsunuz ya ,sizi çok seviyorum.
Kuğulu Park'ta in, cin ve bi takım öredekler top oynuyor
Tunalı Hilmi Caddesi’nde, gecenin bir buçuğunda, Duman şarkıları bağırarak koşmamın bi nedeni olmalı. Gören de bu şehrin yerlisiyim sanır. Gören, pek çok şey sanabilir aslında. Oysa ben otelin yerini bulmadım sadece. Otelin yerini bulamayınca kendimi Kuğulu Park'ta buldum. Ve (bunu itiraf etmek biraz canımı yakıyor ama) kuğular bu işten hiç hoşlanmadı.

Parkta in, cin ve bir takım ördekler top oynuyor. Parkın girişindeyse ekip aracı, nam-ı diğer amcalar… Kimlik sorsalar mesela, yahut niye bangır bangır “giderek dağı duvarı aştığımı” sorsalar, verecek cevabım yok. “Salya sümük ağlarım herhalde” diye düşünüyorum çünkü kadınım. Ağlamak bizim en kuvvetli silahımız değil miydi ayol? Sanki ağlayarak kendimizi sevdirebildiğimiz tek bir canlı olmuş gibi…

Ağlayan bir kadını annesi bile sevmez. Gelin bütün bu konuları açık ve net konuşalım. En fazla der ki; “Boş boş şeylere gözyaşı dökme, ayağına da terlik giy!” Anne olsam aynen, bilfiil, kelimesi kelimesine ben de bunları söylerim üstelik. Ama değilim. Olmaya da niyetim yok. Çünkü bilirsiniz; gecenin bir buçuğunda, Kuğulu Park’ta sarılmam gereken Akağaçlar var benim. Evet, ah, evet. Ben biraz serseriyim.

Kuğulu Park’tan günler önce başka bir parktaydım. Yaklaşık 450 km uzakta, Kadıköy Yoğurtçu’da… O gün canım sıkkındı. İnsanın canı tek kolunu kopartıp, o kolla kendini dövmek isteyecek kadar sıkılabilir bazen. Bişey ister mesela, onu kanı çekilerek, hücreleri büzüşerek ister de, olmaz o iş. Olamaz. Olmayacak şeyler istediğini kabullenmemek, insanın temel özelliklerinen biridir. O yüzden parklara gider, yağmurlarda mahsun gezer insan kişisi. O parkta yaşadığı hatıraları yad eder, ağlak ve kederli. Belki birini öpmüştür orada. Belki birini öpmeyi canı çekmiştir; en masum ve içten haliyle kanının. Ama akacak kan yerinde duramamıştır en nihayetinde. Masumiyet parkı terk etmiş, geriye sadece sağlıkları ve yaşam kaliteleri oldukça şaibeli evsiz amcalar kalmıştır.

Evsiz amcalar da insan. Bunu söylemem ne denli acımasız, çaresiz ve yalan. Hiç, bir evsiz amcayla, iş arkadaşın gibi, ne bileyim eltin gibi, kaynın gibi vakit geçirmişliğin var mı? Ancak öyle bön bön bakarsın amcalara ve dersin ki; “Ben deliyim herhalde. Şu sağlıklı, şu göreceli olarak varlıklı halimde, hala kendime acıyorum. Ama bak, ne hayatlar var! Hem de ne hayatlar var!”
İşte böyle arsız arsız geveleyerek, ibret alırsın. Yahut aldığını sanırsın. Halbuki evsiz amca hem aç, hem harman. Neyse… Harmanlık, hele de sevdaya harmanlık nedir, biliyorsun en azından.

Evrenin henüz keşfedemediğimiz gizemleri kadar tuhaftır; olacak şeyler, olması hayırlı şeyler arzulamaz her zaman insan. Hayırını şerrini, gireceğini çıkacağını, kendine ve etrafındakilere neler edeceğini zerrece umursamadan ister bazen. Kimi şeyleri... İşte bu mesnetsiz halet-i ruhiyeye ihtiras denir. Kirli, coşkun bir sudur bu his. Üstelik hangi yöne akarsa aksın, ister Japon, hatta Alman altyapılarıyla karşılaşsın, yine de taşar, sel olur, ortalığı berbat eder ihtiras. Tarzı budur, karışılmaz.
Ve parklar, ekseriyetle kış gecelerinde ıssız ve serin olur. Tehlikeleri çeşitlidir lakin benim karşılaştığım en büyük tehlike, yine kendim oldum o günün sonunda. Akağaça sarıldıktan hemen sonra, beş metre sağımda onu gördüm. Gençliğimi…

Bedbaht değildi, mutlu da sayılmazdı. İşin en tuhafı, beni gördüğüne hiç şaşırmadı. Dedim; “Kızım çıldırdın herhalde? Burada işin ne? Hava eksi beş derece, farkında mısın?”
“Ben pek üşümem yaa!” cevapladı beriki. Üstüne başına baktım; epey de inceydi. “Gençlik işte! Kafa yok ki kafa! Tek yumurtalığı eline alınca görürüm ben seni…” diye düşündüm ama üstelemedim.
Çok da uzatmadan karşılaşmamızın heycanını, eski bir dost gibi yanına oturdum gençliğimin. Sanki koca evrende bizi bizden çok sevip anlayacak, koruyup kollayacak, o gece bağrına basacak başka kimseler yoktu. Gerçi tüm bu şevkate dal vermiş Akağaçlar, tepemizde dikilmeyi sürdürüyordu. Onların suskunluğuna sığınıp, biz de ince ince susuştuk bir süre. Sonra sessizliği gençliğim bozdu.

“Kırk tane kediyle bir evin içinde ölüyorum ve cansız bedenimi kedilerim yiyor, di mi?” sordu ters ters.
“Yuh, amk. Yuh!” dedim. “Senin bana hiç mi itimadın yok?”
“Olsun mu?” terslendi, beni baştan aşağı tek kaş havada süzerek. Kendimi niye sevdiğimi bir kez daha hatırladım. Delirdiğime emin olduğum anda bile, hep bi şaka peşinde koşardım.
“Sadece” dedim, bunu dedikten sonra bi süre susup, hızlı hızlı bir sigara sardım. Arap kağıdı kurumuş damağıma yapıştı da, çaktırmadım bizimkine. Neden sonra lafa girdim, kendimi tüm zamanlarımda teskin etmek istercesine…

“Sadece tekrar, tekrar ve tekrar, üstelik her seferinde öncekilerden biraz daha derin, bi tutam daha  kanının orta yerinden aşık oluyorsun. Her seferinde kendini kaybedip, sonra gece yarısını az geçe, bütün prensesler evlerine döndüğünde ve tüm  iyi çocuklar uyuduğunda, yeniden buluyorsun. O yani… Kediyi de bırakıyorsun bi noktada. Buna sen bile inanamıyorsun üstelik.”

Dedim.

Güldü . Gülüşü sevdiğim her şeyle, o en çok kalbimi yaranla, ihtirasın adıyla, içimdeki tüm gölgeler ve aydınlıklarla aynıydı; korktum. Uzun süredir korkmuyordum.
“O zaman” dedi. “İntihar etmiyorsak yani, çünkü etmemişiz belli, bi çay mı içksek? Hava hayvan gibi soğuk.”


* Mart 2018 sayısında, Masa Dergi'de yayınlanmıştır.

biterken,
bu yazımda borges'e selam çaktım. borges dedi ki; beni bu menşından çıkarın.
çünkü selam çakmanın biraz da emizlemek olması, akuzlamak olması...
benim yazıyı yazıp yolladıktan sonra bunu fark etmem...
ama her sanat mercan resifi gibi, birbirinin üzerine yapışa yapışa kendini inşa etmiyor mu zaten?
gel yapış bana okuyucu; sensiz yapamam bilirsin.
burdayız...
Bi barda, tek tabanca, yabancı ve pahalı içki şişelerinin dizili olduğu raflarla bakışıyorum. Raflarla değil, şişelerle bakışıyorum aslında. Pahalı içkiler bakışlarımı üzerlerinde hissediyorlar mı, pek emin değilim gerçi. Yine de yaptığımın bakışmak olduğunu iddia etmek istedim.

Çok değil, iki Jameson shot içip kalkıcam. Çünkü müzik o kadar iyi değil, ayrıca bu gece içmesem de olurdu, ayrıca işim var, ayrıca...

Şişelerle bakışırken, kendimi eğlendirmek için, "Bunların hangilerinden içtim?" diye düşünmeye başlıyorum. Neredeyse hepsinden... Arada tanışmadıklarım da oluyor tabi. Her şeyi de ben deneyemem neticede. Ama denediklerim, tanış olduklarım, durdukları yerden bi hikayeler fısıldıyorlar sanki. Benlen bakışabildiklerine inanan, fısıldadıklarına da inanır, şüphesiz.

Tombul Safari şişesi. Yıllardan 97, liseden yeni mezunuz. Bizim kız tayfasıyla Pınar'ın yazlığı Sarımsaklı'dayız. Annem, tüm kızların anneleri arayıp örgütlediği için, disko iznimiz gece yarısına kadar. Sonrası bal kabağı, eve dönüş ve terasta gündüzden kalan yemekleri siniler halinde gömme keyfi. Zira Pınar'ların yazlığında 2 buzdolabı var. Biri yemekler, diğeri tatlılar ve meyvalar için. Tam bir sefahat alemi... Ve biz bu alemin taze kumruları, ağzı kokutmuyor diye Safari portakal içiyoruz diskoda. Muhtemelen Cheri Cheri Lady çalıyor fonda.

Rafta üstü Rusça yazan bi vokta var. Üfff diyorum, hatırlasam da anlatamam o geceyi. İçinde bir Kanuni motorsiklet, bir cüce ve uzun bir yol vardı. Düşük bütçeli Yüzüklerin Efendisi'ydi mübarek. Şişe Kazakistan'dan gelmişti. Fonda ise kesin Bob Dylan çalıyordu ama ben dinledim desen yalan. Ben de benden iyi bilenlere, isyandaydım zira bi zaman.

En tepede Patron tekillalar var. Ah iğrenç tekillalar. 19 yaşındayız, 24 ayardayız, gündüzleri hala girilebilir Aya Yorgi beachinde yüzüp, - Evet, inanamazsınız ben bu punk halimle ben beahclub'larda büyüdüm. Çoğunu üstüme yaptılar hatta- akşam üstü Çeşme'nin meşhur kumrucusu Şevki'ye düşüyoruz iki araba. Bizi çok seven Şevki, o zamanlar böyle rahat bulunmayan bi şişe tekilla yolluyor bizim site gençliğine. Kız ekibi evlerden çıkarken sweatshirtlerin belinde tuzluk, limon, bıçak, bardak... Fonda en leyminden Sezen Aksu; Bir Kırık Gençlik Hikayesi... (Yarası Saklım imiş adı şarkının. peh) Gecenin sonunda  plajın duşuna sokmak zorunda kaldılar beni. Akabinde odama çıkan merdivenlerde sürünüp, yatağa kustum. Velhasıl Meksika'ya gitmediğim sürece, bi daha tekilla içeceğimi hiç zannetmiyorum.

Şeridıns, hiç sevmem. Amarillo, hem delirtir, hem kusturur. Absinth'ler ise evde çaresiz kalınan vakitlerin, harmanlığın dostu. Çünkü yani ya muşamba, yahut Marilyn Manson olmak lazım tüketmek için onu. Ki biz ara ara olmuşuz demek. Canım, ay em yor pörsınıl cisıs.

Smirnoff'u bi kez bile para verip almadım. Bi takım partilerde beleşe içirdiyse içirdi kendini. Kusuruma bakmasın gerçekten. Adını vermeyeceğim havuzda bi parti, partinin sahibinden ötürü katılımcıların yarısı model. Siz bir grup modeli hiç havuz başında, üstelik üstünüzde bikiniyle gözlemlediniz mi, bilmiyorum. Sümükümsü bi hissi var. Ve sümük şahsınız oluyor. Tuhaf, her neyse... Müstakbel eşimin izniyle, Brezilyalı model bir süt oğlana yazıyorum. "Du yu samba?" filan dedim herhalde çocuğa, Allah canını almasın Smirnoff. Ve haliyle zerrece siklenmeyip, bıyık altından gülüşler eşliğinde, ekibimin yanına dönüyorum. Fonda kesin Violent Femmes çalıyordu. (Ehehehe tabi ki yalan) Add It Up. (Çalsa münasip olurdu en azından)

Cinler bana dokunuye. Ne zaman cin içtiysem yapmamam gereken bir halta imza attım. Sonra artık bi noktada, akıllandım sayarak cin içmeyi bıraktım. Bıraktım dediğim de dün. Ahahahaha. Şaka. Bi keresinde, bi arabanın ön koltuğundaydım. Aracı kullanan yasak elma, prens kabilinden bi gencimizdi. Kendisini öptükten sonra yarı belime kadar camdan çıkıp, bildiğin dosta düşmana karşı uluduydum. Gerçi bunu bana hatırlatırsanız sizinle bozuşurum. O yaz fonda hep Athena - Pis çaldı. Tüm albüm. Öyle de bi yazdı, canı sağ olsun.

Rom tayfasının Allah canını almasın. Sarılyılan dj, ortam Kiki. Kiki dediğinse gece bi saattten sonra interneyşınıl bi metrobüs... Nefes almak isterken etrafındaki en az üç kişiyle cinsi temaslar yaşıyorsun. Ya da dj'in yanında kabinde mahsur kalıyor, dj'ye yağan peçeteleri, lafları, kendisi zerre s.klemediği için güler yüzle karşılıyorsun. Fakat o esnada sabahın 4'ü olmuş ve barmen size aralıksız olarak karaciğerinize toynak gibi saplanan bir takım Mohitolar fişeklemiş. Mohito denizinde Castro'ya selam çakmış, on saniyeliğine saygıdan Kominist olmuşuz. Dj funk, Türkçe rap, Ajda, Let's Dance ve son olarak Master of Puppets diyor. Ah, Allahım neden? İşte bunun ertesi sabahında, düzeltiyorum akşamüstünde, kör uyanmıştık. Ve körlük muazzamdı.

Konyakları tek içmeyi severim. Eskiden böylesi değildim.(Bu blogun büyük bi kısmı sıkı konyaklar eşliğinde, bi elektrik sobası başında yazıldı.) Eskiden, -çok eskiden- Tekel cep konyağı vardı ve onu adi deri postallarımızın içinde taşırdık. Ceplerimiz Antep fıstığı dolu olurdu. Nursel'le postalları attığımız gün, bi daha asla moda olmayacaklarını ummuştuk. Fakat oldular -tipini sktiklerim-. Ben konyağı en çok karlı, elektriklerin kesik olduğu ve evde bir tek pilli radyonun çalıştığı, radyoda da The Black Heart Procession'dan Diamonds in Your Eyes çaldığı bi günde sevdim. Bi de Ermenistan'da iyi konyak vardı. Ama dilerseniz onu başka bi zaman anlatayım.

Gelelim Martini'ye... Bu, bu gece anlatabileceğim son hikaye. Archers ve Martini gibi içkilerin hastası elbette, evdeki şirinliklerin ustası Nursel ablamızdı. Kahkülünü düşürür ve tatlı bir içkiyle, yanakları kızartırdı. Komaya girmeden tam bir hafta önce, gece 2'de, telefon açtı bana. Belki de bana açmadı o telefonu çünkü sesi binlerce kadehin dibinde... "Ay lav yu!" diye bağırdı bi kaç kez, ben de cevap verdim ama sanki pek duymadı. İşte onun ertesi günü bi şişe Martini, bi paket cins sigara ve güzel de bi çikolata alıp, çalıştığı plakçıya gittim. Martini'yi bitirip, gözümüze farlar sürüp, Kimyon'da kebap yedik. Gece rakıyla devam etti. Rakının verdiği yetkiye dayanarak o gece, bana yıllardır söylemediği bi takım şeyler söyledi. Sonra, o kadar sarhoş olduk ki, birbirimizi kaybettik Dunia'da. Hiç vedalaşmadık böylece, çok değil bir hafta sonra artık aramızda olmayacak biricik arkadaşımla.

Velhasıl size sağlam bi içki, yanına iyi bi arkadaş, fona güzel bi müzik, dilinize de koyu bi muhabbet dilerim.

Bazen, çoğu zaman, hayatta bundan fazlası yok.

lav.

d.

biterken,
biraz moral bozmuş olabilirdim niyetim hiç bu değilken.
bi de yazar olduğumu hatırlıyorum galiba yeniden.
fonda çalan parçaların linklerini yerleştirim. bi tıkla dinlemeye git diye. resmen amme hizmeti. sev beni.
viskilerden bahsetmedim, bi gün edicem.

Yüzün Yarısı Saçla Kaplı Selfie
Selfie: (TDK kifayetsiz çabaları) Kendiçekim, çekimim, çekimleme, şahsi çekimleme, çekimleyiş, bireysel çekimleyiş. (Attım elbette hepsini, TDK'ya meraklısı baksın.)

Bizim zamanımızda şahsını sürekli fotoğraflamak diye bişey yoktu. Çünkü biz dediğim, son analog doğan nesiliz. Fotoğraf makinelerinin içinden çıkan filmleri tab etmeye götüren ve hatta tab edilmiş fotoğrafların üzerine parmak izi çıkartmaktan imtina eden, fotoğrafa maddesel bir değer veren son nesil.

Dijital makinelerin doğuşu ilk başlarda, 180 adet torun yahut bayram sofrası fotoğrafını arka arkaya gözünüze sokan annelerin çabası dışında çok ses getirmediydi. Zira o dönemde gençleri fotoğraf sanatına çeken ya da umarsızca iten, sadece bir takım sanatçı siteleri vardı. Ancak selfiesine sanatsal dokunuşlar katabilenlerin kendi suretleriyle sürekli uğraşabildiği yerlerdi oralar. Sanat ayağına dize kadar çoraplı, ağlayıp akmış makyajlı fotoğraflarınızı paylaşabiliyordunuz bu erken dönem selfie çabalarında.

Sonra Facebook geldi. Dünyanın en sıkıcı ve en önemsiz pozlarının albüm albüm internete yüklenişinin, dahası bu çabayı tek layklayanın dayınız olmasının çaresizliği, işte bu günlere dayanır.

Ama işlerin iyice zıvanadan çıkması için, Instagram belasının doğmasını beklememiz gerekti. Ne zaman ki Instagram doğdu, hepimiz aniden sanat fotoğrafçısına evrildik. Etrafta belgelenmemiş kedi, çocuk sümüğü, kahve, kitap, yağmur, medeni Avrupa şehri bırakmadık. Fakat oh beybi, fakat… Nice çabayla çektiğimiz tüm o stillayf hatta haylayf görseller, tüm o seçkinliğimizin belgeleri, Burcu’nun çok güzel çıktığı bi fotoğrafın yerini tutmuyordu işte! Burcu layka boğulurken, bizim manzaramız boynu bükük kalıyordu.

İşte o gün hepimiz acıyı, unutuluşu ve selfie’yi keşfettik.
O manzaranın, o kitaplığın, o kafenin, o şamdanın bi yerine suretimiz, kıyafetimiz, saçımızın o gün aldığı muazzam şekil girmeliydi.

2018 yılının ortalarında bir gün, gelecek nesillere hepimizi kopyalatacak kadar şahsi fotoğrafımızı bırakmış olacağız. Let it be. Let it be. (Liasez faire, laisez passe de denilebilir buraya. Mmmff frankofonluk)

Şimdi dilerseniz yoğun, ama civa kadar, yahut Metin Hara felsefesi kadar yoğun ve bilimsel çabalarla hazırladığımız, “selfie çeşitleri” dosyasını açalım. Doyasıya içselleştirdiğimiz selfie kavramını, bir de anlamlandıralım.

Şimdiden söyliyeyim, benim altta bahis açacağım tüm bu şekillerde/şukullarda selifie'lerim var. Sonra “Bağa mı didin?” şekli, aramızda manasız husumetler çıkmasın. Çünkü "Sağa dimedim." Yani. Şahsi olarak.

Selfie'ler ve Anlamları

Omuz Üstünden Selfie: Selam. İnanmazsınız, benim içime bu sabah kahvaltıda şeytan girdi. Az beklersen kafayı tam tur bile döndüreceğim. İşte asıl o vakit selifie’yi tersten göreceksin. Belki de dine döneceksin.

Çok Yakından Selfie: Burnum düzgün (muhtemelen gözlerim de renkli) lakin g.tüm kamyon kasası gibi. Tombulluğumun tamamı kadraja sığdıramıyorsam suç benim mi?

Sporda Selfie, Göbek Açık Selfie, Hatta Bikinili Selfie: Yüzümü bi kenara koyalım, vücudum daş gibidir. Bu konuda herhangi bi şüphesi olanı, yakın çekim kas selfie'm ile tokatlarım.
Dağılabilirsiniz. (Ya da spor hocam hepinizi döver. Çünkü dövebilir bence.)

Tanga Bikinili Selfie: Rus'um ben. Bazen de Brezilyalı. Ve sana gelmem.

Ünlüyle Selfie: Beybim benim ortamım belli. N’aapcaktım, senlen mi selfie çekilecektim? Ka’moon. (Bu selfie türünün en şifalısı elbette, rükuya varmış bir top modeli, belinden kavrayıp uyluğundan öptüğünüz selfie'dir. Ama zordur. İnce iştir. Bilimseldir.)

Lüks Mekanda Selfie: Eee, benim ortamım belli demiş miydim? Demiştim. Peki arkamdaki kristal avizeyi gördün mü? Hee. İşte o sana girsin. Çünkü hesap da bana girdi.

Deniz Kenarı Selfie: Birazdan bir şiir yazacağım ve sen beni terk ettiğine çok pişman olacaksın. Ayrıca şiir sokakta. Martı ve hüzün. Yağmur ve nem. Hı hı. Nemlilik; aşkın olmazsa olmazı bence.

Dekolteli Selife: Çaresizim. Şaka şaka o kadar da çaresiz değilim. Çünkü destekli sütyen diye bişey var.

Manitalı Selfie: İlişkimiz çok fotojeniktir. Ayrıca bu bay/hanım benimdir. Herkes ayağını denk alacak ulen!

Sandalyede Ters Selfie: Beni 20 yıl önce Candan Erçetin’e benzettiklerinden beri kendime gelemedim. Ayrıca tuhaf bi kalça rahatsızlığım var, Allah kimseye vermesin.

Hayvanla Selfie: Şirinim. Sıcak, sımsıcak, tatlış biriyim. Sen de bana böyle sarılmak istemez misin?

Yüzün Yarısı Saçla Kaplı Selfie: Selam, ben kısaca D. Ö. Yüzümün işe yarar kısmı hizmetinizde. Daha ne istiyorsunuz bilmiyorum. Hayır, özenle örttüğüm kısımda bi sivilce var, sanırsın üçüncü bi göz. Sanırsın Total Recall'da adamın karnından çıkan diğer adam. Uyyy. Sen de fenalaştın di mi?

Bereli ve Kapişonlu Selfie: Bu sezon mutlaka bi adet çekmeniz, altına da Ezhel’e gönderme yapmanız gereken selfie. Lütfen bu konularda duyarlılığımızı kaybetmeyelim.

Partilemeli Selfie: Gencim ben. Henüz sarhoş, ağzımın burnumun kayık çıktığı fotoğrafları önemsemiyorum. Ciddi bi ilişkim ya da işim olduğunda hepsini silicem tabi.

Çalışırken Selfie: Bugün "hayaller - hayatlar" konseptinden ekmek yemeği düşünüyorum. Çünkü bu şaka daha bitmez, bitirtmem. Niye? Çünkü hayallerimizin hiç biri olmuyor. Çünkü çok acı var ve ben bir ofisteyim. Çünkü şu sıralar depresyon aşırı moda. Pardon ya... Fotoğrafın altındaki açıklamamı buraya yazmışım. Hızımı alamadıysam demek.

Kocişle Kahvaltıda Selfie: Akşam yaşadığımız cinsellikten sonra sabahına yumurta kıracak halimiz kalmadı. Biz de kalktık buraya geldik. Serpme kazık en sevdiğimiz menü. Moda'ya da bayılıyoruz.

Burning Man Selfie: Dünyanın en kopuk festivalindeki tek ayık insan benim. Yanında fotoğrafçı taşıyan tek manyak da benim. Manyağın harman olduğu yerde bu kafaya geldiğim için kutlayacaksınız beni! Ahahayt! Dağılın lan fakirler.

Ay yoruldum.
Ben bu gözlemi yapmak için kaç selfie incelemek zorunda kaldım biliyor musunuz? HA! Kaç genç ve güzel ve fit insanın profilinde, hücrelerimden genetiğime her konuda varlığımı sorguladım...
Ömrümü yedi amk Instagramı, ömrümü!
Onun story'si bunun yan bakışı derken ciğerlerim söndü. Ama tüm bu çabalar hep sizin için, eğer hala kaldıysa sevgili KLBHE okurları.

Şayet bahis açılmasını istediğiniz başka selfie'ler, ya da sosyal medya eyyorlamaları varsa, yoruma yazın. Pucca gibi ben de bloga döndüm bu yıl. Tabi o, zengin ve ünlü ve anne. Bense "epey bi meehhh" ama olsun. Herkesin hayatı kendine.

Hadi, öperim ve severim. Bilirsiniz.

biterken,
okumayan nesil için bunun videosunu da yapıcam. onun dışında, beni tanıyan için, çok enteresan bişey yok. bazen ergenliğim geçiyo sokaktan. lan, diyorum sen hala mı serserisin? fiti fiti kaçıyo ben bunu sorunca. ardından miyavlıyorum. 
dediim gibi
Size erken gelmiş bir orta yaş krizinden bildiriyorum bu sene. En son geçen sene bildirmiştim buralardan. Bu kriz fırsata dönüşür mü, yoksa bizi 50 sente muhtaç mı eder, onu yazının ilerleyen aşamalarında beraber görelim dilerseniz.

Bu bir doğum günü yazısıdır ve bu terkedilmiş kasaba görüntüsündeki bloğun en eski adetlerindendir. Ayrıca rica edicem unutturmayın. Tekrar yazıcam buralara...

**

Hayattan bi'şey öğreniyor muyum, yoksa renkli, değişik vagonlu bir trenin bitmek bilmeyen geçişi gibi kendisine seyirci mi kalıyorum, emin değilim aslında. Çok saçma vagonlar da oluyor. İnsanın üstüne atlayıp sağını solunu kurcalayası geleyor. Sonra o vagon nasıl ediyor da seni sırtından pat diye atıyor? Hep muamma buralar.

Her şeye vakit yok. Tüm vagonları gezemezsin. İstediğin tüm kitapları okuyamaz, içinde erimeye teşne olduğun tüm denizlerde yüzemezsin. Büyüdükçe, öncelikler giriyor hayatına. Öncelikler, kimden doğma, kime dayatma, nasıl da basıyorlar "önce ben" diye boğazına? İşte oraları dilersen çok karıştırma.

Ama işte kendini sevmeden ne sevsen, o sana yabancı, kendine hayran... Kendini bilmeden kimi öğrensen, o senden bi haber, sen ona doyamayan... Bi genç kız vardı bu sene, bana bi barda "Tatmin nerede?" diye sorduydu. Masadaki yakışıklıya yanıktı galiba, beni de rakip mi sayıyordu?

Dedim "Tatmin na burada." Gözümle elimi işaret ettim; koca bi nah. Öyle sahnede, öyle laykta, öyle şakşakla gelmez o hal. Sevildim sanırsın, hayran bile kalınırsın, elini öptürür, gözünü süzdürür, yine de herkes gidince kalırsın, tıpkı bi mal. Çok sevdim sanırsın, ayılıp bayılırsın, duvarlara yazarsın sloganlar falanlar. Sonunda sis dağılır, dağılır gece ve ne kazandın otur bi bak lan?

**

Zaman bi paravan, açılır her gün. Ardından çıkanı beğenmedin. Yaşama o günü istersen. İptal et, salla gitsin. Peki güzel denyom sen bu reddi, daha kaç kere kullanabilirsin?
Zamana tütünü yapıştır, kanıyo bak. Yarana gogoyu yapıştır, başın kabak. Gökyüzü üstünde açılır ama sana vaatleri kuşlardan uzak... Yem koy balkona, tek çaren bu. Kandır zamanı, besle karganı ve sıçsın... yazgına.

Yazgın diye bi dalga, yok bu arada. Kim kandırdı seni bilmem. Hangi vaadi aratırken, denk geldin bu ucuz frikiğe? Elini kaçırdın, elin yanar diye. Kaykıldın tembel bi hiçliğe. Görmedin baharı ve yazı bile. Aklında tilkiler ama hepsinin cinliği veresiye...

**

Yüklerin var. Tüm geçmişlerden. Ölülerden ve dirilerden. İnşaat izleyen emekli albay gibi, bitişine bakıyorsun bi'şeylerin. Ellerin arkada kavuşmuş ama her konuda var yine şikayetlerin. Kendin ettin. Kimse demedi sana; oradan git. Deseydi bile dinlemezdin. Şimdi içinin ormanında kaybolduysan, inşaat sesine gel!
Ruhun betona harman ve çakılmanın tadı güzel.

**

En dipteyken, başlayacak ancak yeni bir hikaye. Bir önceki hikayenin kahramanı, üstüne bir avuç toprak serptiğinde. Kendini gömüp, cenaze namazını kılan çingene gibi, Eyüp'ten bir hışım ineceksin yokuş deli. Sayacaksın tek tek servileri, ölmeden başına dikmiş biri. ARO. Bundan sonra yazacağın hikayede, kendine verirsin artık başrolleri.

Şimdiyi ve hepsini.

Ve unutma, sırf bi gece karşısında oturup bira içelim diye tam 2000 yılda, kan, ter, gözyaşı ve skolastik düşünce ve Bizans oyunları ve Osmanlı vurgunları ve yeni dönem Laz-Arap sentezleriyle, inşaa ettim koca İstanbul şehrini.

Değdi mi, değmedi mi, bilemem şimdi.

biterken,
kafiyelerimizi ezhel'e, götümün üzerine oturamayışı, kendimi yoga yaparken sakatlamış olmama, geri kalan her şeyi ise yaptığımız seçimlere borçluyuz. ve seçmemek bi seçim değil. hoşgeldin tipini sktiğimin 38'i. fotoğraf baya eski.

"Hizmetlerinizden memnun değilim." - Rüya Özturhan 2000-2016

Ev bakıyorum.
Kuracağım aile için bir yuva.
Hali hazırda kurulmuş ailelerin onay verebileceği, türlü arsız gençlik heveslerinden, yuvarlanıp gitmelerden, dağıtıp toparlayamamalardan arındırılmış, pür-i pak bir toprak parçası.
Üstelik bu aramayı Caferağa sınırlarında yapıyorum ki, kira bedelleri bize imkansızlık olarak dönsün, tasarruf olarak dönemesin.
40 yaşında bir dikili ağacımız bulunmasın.
Ay neden olmasın?

**

Ev bakmanın yanı sıra menapoza giriyorum. Bunu da böylesine yazdım, artık bu blogu kimsecikler okumuyor deyu.
Canım istediğinde buraya gelip "deyu, himinik" ve "şöfer" yazabilme hakkına sahip olduğumdan da yazıyorum biraz. Evet erken giriyorum menapoza. O da bana giriyor, girişiyoruz. Gerçi epeydir ben bu halde olduğumdan, sorun değil. Deliren delirdi, çıldıran çıldırdı. Kalan sağlar halayda.
İşin tıbbi kısmı bir yana, bana sorarsanız çok teyze şakası yaptığımdan geldi bunlar hep başıma.
O son "teyze evi kokusu" şakasını yapmayacaktım.

**

Apansız bastıran buhranlı menapozumdan yazık en çok kedim çekti. Benim dünya yünlüsü güzel kızım.
Şu an sayıyorum, tam olarak 19 gündür aramızda değil kendisi. Ve ben bundan bahsederken çok ağlıyorum.
Az ağlamak için size az, çok az ucundan bahsedebileceğim hatta. O kadar ucundan olacak ki, "Deniz" diyeceksiniz, anlatmaya da bilirdin. (Böyle bir yazım/dil bilgisi bulunmamaktadır. Lütfen kendi metinlerinizde denemeyin.)
Ne diyordum?
Hah, ben ağlıyorum.
Geçen bi gün üşenmedim hatta, tam 7 saat ağladım. Nasıl bu kadar verimli ağladım kendim bile şaştım.
"Vay anasını" dedim. "Performans sanatçısı olsam kendimi Moma'ya yerleştirirdim" dedim.
Demedim tabi. Manyak mıyım ben ayol?
Velhasıl, 16 yıl, bir kedi, ismi Rüya.
Çok ama çok güzel kediydi, beni ağlatmayın.

**

Kedime ağladığımı Ekşi Sözlük'e yazmıştım.
Bi vesile, bi başlık.
Manyağın biri iş oldu, "İnsanla kediyi bir tutuyorsun. Senin acını sikeyim!" diye mesaj attı. Ben de durur muyum? Hemen yapıştırım cevabı. Dedim "Ühühühüh?!?!"
Çünkü niye? Malım. Çünkü niye? İnsani değerler.
Elin herifi herhangi bir insani değer oluşturamamış diye, benim şimdiye kadar inşaa ettiklerimin ortasına sıçmam gerekmiyor.
Sik hacı, sik! Acımı, beynimi, gelmişimi, geçmişimi, back to the future, gone like the wind.
Ben sana benzemeyeceğim.
Velhasıl, küfretmedim bile pezevenge.

**

Her şey de kötü olmadı. Yani olan oldu ama bildiğiniz gibi olanla olunmaması gerektiğinden, çok da şeyedilmedi. Ah ah ah.
Bugün, yahut geçen hafta, pek çok kimseyi birden hayatından çıkartmış (sktiretmiş) eski bir arkadaş adına, Facebook grubu kurmayı önerdim. "Kazıkladığı kankişlerinden Aybars'ı dövme etkinliği". Aybars bu herkesleri siktir eden kişi. Halbuki iyi olay bu değildi. Ve asla, Aybars'ı gerçekten dövecek de değiliz. Lakin Aybars da onca kırılmış kalbin hesabını bir noktada vermeli. En azından o örselenmiş duyguların sahipleri ne hissediyor bilmeli.
Yoksa Aybars'ın da ruhu kuruyacak.
Tıpkı tanımadığı insanların derdini siken, o adam gibi.
Ah Aybars, ah.
Bi dövsek rahatlarsın lan belki.

**

İyi şeyler demiştim, vaatlerimin arkasındayım. Hatunlar Standup ekibi Mart ayında ilk turnesini yaptı.
Ankara'da Tunus Caddesi'indeki If Performance Hall'ı yıktık, Ayvalık'ta Muhabbet Sokağı No:90'ı inlettik.
He yaa.
Mütevazi olayım diyorum, sonra diyorum ki koy g.tüne. Beni bilen biliyor. Hayatımı şu güne kadar şahsi nefretle, acımasızlıkla geçirdim de ne oldu? Kansere giderken kornerden dönüp, tam bir teyze gibi menapoza yollandım. Belki de lüzumundan çok fazla Bim poşetine temas ettim. Ondan da olabilir bu mena-poz. Poz. Pozantı cezaevi. (Bilinç altımızda işkenceli ortamlar var, kelimeyi salınca nerelere gidiyor. Sen sabır ver ya Rabbi)

**
Hatunlar Standup'ına dönüyorum; 5 ila 8 kadın arası değişen grubumuz, "evde kalmışlık, istenmeyen tüyler, regl, yavşayan adamlar, lazlık ve Gri'nin 50 Tonu" gibi konular üzerine komiklik yapmaktadır.
Kızlarımızın tamamı güzeldir ve a.ş. hepsi ben gibi kart değildir.
İsmi "Çok da Fifi" olan gösterimiz, yaklaşık 90-100 dakika sürmekte, biletlerimiz sanırım 25 TL gibi bir fiyattan alıcı bulmaktadır.
Bilet ücreti, ızgara tavuklu sezar salata+coke zero birim fiyatı esas alınarak hesaplanmıştır.
Yine yalan söylüyorum, biletin ne kadar olduğundan haberim yok.
Ayrıca geçtiğimiz hafta grubumuzun meda-ı iftiharı Doğu Demirkol bacımız, kıvrak zekası ve apaçi saç modelinin hakkını vermek suretiyle, nihayet şöhret oldular.
İsmine tıklayan bu çok sevdiğimiz komedyenin videosuna gidebilir.
Doğu'nun bacı olmadığının farkına vardıktan sonrası kolay.

**

Son sevindirici habere geçiyorum.
Ben burayı gelip gidip günlük gibi kullanıcam kızlar. Sakın kimseye söylemeyin. Ses etmeyin, çıt çıkarmayın. Bunca yıldır hakkımızda mahkeme olmadan falan etmeden cümlesine saydırıyoruz. Gelin bu sağlıklı uğraşımıza, kaldığımız yerden devam edelim.

Son uyarıma geçiyorum.
Oranıza buranıza  dikkat edin, doktor kontrolünüze gidin. İhmal etmeyin kızlar, ki ne kızlar.
Çünkü sağlık olmayınca başka hiç bi skim olmuyo.
Ve kedilerinizin kulaklarından öpün. Bi gün ölecekleri için değil, benim için.
Kedi kulağına hasretim.

Lav,
d.






"Romalı bir erkeğin en güzel çeyizi, erik gibi... Euu... Anladınız siz." (Bir Roma atasözü)
Gözümü açtığımda antik Roma Forum’una yani pazar yerine bakan, ekseriyetle kırmızı kadife döşemeli bir odadaydım. Size güncel Roma’da değil de antik olanında uyandığım için duyduğum coşkuyu kelimelerle nasıl ifade etsem bilmiyorum. Zira günümüz Roma’sında 3,5 YTL olan Avro yüzünden günüm sefalet içinde geçecek, iki top dondurma, bir dilim pizzaya hasret yaşayacaktım. Halbuki Antik Roma, Anadolu’ya şah damarından daha yakındı; hatta bizzat aynı ülkeydi. Bense antik dünyada doğuştan Romalı’ydım. Bunun bilinciyle üstüme bir masa örtüsü dolayıp derhal kendimi sokağın karmaşasına bırakmaya karar verdim.

Forum her zamanki gibi görkemli ve çok kalabalıktı. Tavuktan kilime, heykelden kılıç kalkana insanın her ihtiyacını karşılayabileceği dükkanlar, dönemin AVM’si gibi bir arada toplanmışlardı. Baktım soylu bir takım Roma vatandaşları Forum’un kalabalığından ve pisliğinden şikayet ediyor, soluğu derhal onların yanında aldım. “Her yer Arap dolmuş, gerçek Roma bu değil!” şekli çemkirdiğimde, sevgili Romalılar beni hararetle onayladılar. Hakikatten de, köle ve papağan ticaretinde uzman Araplar, giyim kuşamları ve biz mermer gibi beyaz insanların arasında, esmer tenleriyle dikkat çekiyorlardı. Yine de Romalı ahbaplarımla kölelerin dişlerini incelemekten ve onlara nargilenin reklamını yapmaktan geri durmadım. Konu kavrulmuş kahveye geldiğinde ise isyan etmeme ramak kalmıştı. “Ne Arabı? Türk kahvesi bu Türk, Türk!!” ısrar ettim Antiakos’a. Bana bön bön bakan Anti iste, anten anten cevap kastı. “Türkler mi? Hani şu, Çinli’lerin arpa buğdaylarını çalmasınlar diye sınırlarına duvar inşaa ettiği halk değil mi onlar?” sordu utanmadan.

Anten Antiakos’tan epey sıkılmıştım doğrusu. Koca adam olmuş ama hala etek ve pencereli sandaletle dolaşmayı bırakamamış bir insandı neticede. Ona bir de Arapların oynadığı tavlayı açıklamayı içim kaldırmayacaktı. O esnada Forum’un kapısına geldiğimi, ana caddeye çıkmakta olduğumu fark ettim. Yaklaşık 200 metre sağımda Kollezyum, bayrak ve flamalarla donatılmıştı. Dahası tıpkı Şükrü Saraçoğlu’ndan yükselen bir haykırış tufanı insanı o yöne gitmeye teşvik ediyordu. Kollezyum’a doğru yürürken, bu kez halktan bir kişiye “Hayırdır kardeş, maç mı var bugün?” diye sordum. Meğer çok büyük bir generalin ölümü şerefine gladyatörler dövüşüyormuş. Roma adetlerine göre, ölen ne kadar önemliyse, o kadar fazla insan dövüştüğünden, en az beş bin gladyatör er meydanında çarpışacakmış. Basit bir hesapla, arenaya çıkan savaşçıların en az iki bin beş yüzünün zayi olacağını öngördüm ve kendi kendime “Bi de ölenle ölünmez derler” şekli hayıflandım. Halbuki gördüğümüz üzere, ölenle her devirde ölünüyordu. Biri ölünce onun onuruna daha da çok ölünüyordu. Dünyanın en büyük medeniyetlerinden birinin bu özel adetini, 2015 yılında hala uyguladığımız ülkemize veslieyle bir kez daha saygı duyarak, Kollezyum’a doğru seyirttim.

Kollezyum’da cenk eden takımlardan biri saraya yakınlığıyla bilinen Maviler’di ve işin içinde saray olduğundan haliyle şike ile anılıyordu mavili takım. Halk ve esnafın taraf olduğu Yeşiller takımı ise bu haksızlıklar karşısında illallah demiş ve isyana meyletmişti. Taş ve sopalarla başlayan isyan ise, Yeşiller takım kaptanı, maskotu ve tüm galdyatörlerin kılıçtan geçirilmesiyle son bulmuştu ki, buna açıkçası pek şaşırmadım. Kimse imparatorun gücünü sınamaya kalkmamalıydı. Senato bile… Bu fikirlerimi kapı güvenliğinden iki lejyonlerle paylaşarak dövüşlere bedava giriş hakkını kazandığımı ise, söylememe gerek yoktur umarım.

Resmen ana baba günü olan Kollezyum’da nispeten daha soylu insanlara ayrılmış, sağ kapalıya yerleştim ve çömlek içinde dağıtılan kırmızı şarabı dikleyerek insanların birbirini kesmesini heyecanla izlemeye başladım. Yaklaşık her 30 saniyede bir kişinin kellesi mıcır kaplanmış zemine düşüyor, buna bineaen kalabalıktan coşkulu haykırışlar yükseliyordu. Güneş altında şarabı çok kaçırdığımdan ve o dönemde Meksika dalgası kavramını bilen tek kişi olduğumdan, derhal tribün amigoluğuna soyundum. Ama ne kadar izah edersem edeyim, adamlara “Önce sen kalk, sen oturunca o kalksın, sonra bunu hep beraber böyle ard arda bütün tribün yapalım”ın mantığını anlatamadım.

Zaten soylu da olsa, dünya medeniyeti de olsa, Antik Roma’da da kadınların tribün amigoluğu yapmaları hoş karşılanmıyormuş. Bu kez başka iki lejyoner tarafından araya alınmak suretiyle dev stadın dışına doğru iteklenirken “Roma bitmiş abi, bitmiş!” diye söylendim. “Sen buraları asıl Arkaik dönemde, Remus, Romulus’un zamanında görecektin!”


biterken,
bu yazı bi süre önce penguen dergi'de yayınlanmıştır. "üreten bizsek, tüketen niye biz olmayalım?" diyerek, buraya da kopyalanmıştır. yeni şeyler de yazıcam tabi, bu furya böyle devam edemez. 
bi cuma akşamı, kıçım koltuğa yapışık. rüya buyurgan, ufo ayağımda açık. 
.
ay em lav,
d.
(Bu yazı Ekim 2015'te Penguen'de basılmış olup, "Gözümü açtığımda" absürdlüğünün başlangıcına tekabül eder.)
GÖZÜMÜ AÇTIĞIMDA, Hint okyanusuna bakan camgöbeği bir kumsalda, tahta ve sazdan yapılma basit fakat zarif bir kulübenin içindeydim. Akşamdan kalmalığımı üstümden atmak için hizmetli kızın getirdiği meyve sumuthimi kafama diktim ve ağzımı elimin tersiyle vahşice silerken, hangi günde olduğumuzu düşündüm.

Adaya geldiğimden beri, gün, gündem, Tayyip sesi, dolar kuru gibi dertlerimden tamamen sıyrılmış olduğumu o an anlayarak, pişkin pişkin gülümsedim. Dünyada acı çekmenin yaşam biçimi olmadığı, her gün insanların sapır sapır ölmediği yerler de vardı ve ben onlardan birindeydim. O sevinçle denize atladım ve mercan resiflerine kadar yüzerek kendime gövde gösterisinde bulundum. Hatta dönüşte tıpkı Avrupalı hippi bir kız gibi kumlarda yoga da yapacak, bireysel huzurumu ince beyaz kumullarla perçinleyecektim.

Ne var ki, kader bana layık gördüğü acıların sonuna gelmemiş. Resiflere geldiğimde yorulmuştum. Normalde her sabah Twitter’a bakıp kahvaltı öncesi limonlu çay ile 3-5 sigara tüketen bedenim fazla oksijen ve serotonini ne yapacağını bilememiş olacak ki, kalçamdan topuğumua dek saplanan krampın esiri oldum. Kramp deyip geçmeyin, bir rahatsızlık değil adeta bir adamdı sanki giren kramp; maç çıkışı sustalı çeken bir Fikirtepe delikanlısı kadar zalimdi. Velhasıl olduğum yerde su yutarak debelenmeye, ıssız kumsala doğru çaresizce “Help Help” şekli bağırmaya başladım. Sonrası uzun mavi bir sessizlik…

Tekrar gözümü açtığımda içinde bulunduğum cennetin apgıreyd olduğunu görüp içimden ufak bir sevinç çığlığı attım. Zira hala aynı beyaz kumullu sahildeydim ve bu kez başımda batı Avrupalı kimliklerini inci dişleri, külllü sarı perçemleri, tüysüz uzun vücutlarıyla doyasıya yaşayan iki genç adam duruyordu. Resiflere dalmaya çıkmış, Norveç fiyordlarının lacivert gözlü delikanlısı Wotzic ve Büyük Britanya’nın büyüklüğünü tekrar gözler önüne seren, resmen fularıyla dalmaya gitmiş Adams, endişeyle yüzüme bakıyor, bana bir sonraki suni tenefüsü yapmak için adeta yarışıyorlardı. Kıyamazdım, ki kıyamadım. “Şimdiye  dek aldığım nefeslerin tadı yokmuş!!”, benzeri iltifatlarla ikisini de sakinleştirdim. Tatilim nihayet maceraya doyacak gibiydi.

Günler geçiyor, Adams ile Wotzic’in bana olan şevkat ve seksüel enerjiyle yoğrulmuş ilgileri katlanarak büyüyor, bense seçime giden kararsız vatandaş gibi bir türlü mührü kime vursam bilemiyordum. İnsan bu kibar delikanlılara baktıkça, 10 tane mührü olsun, beş beş aralarında paylaştırsın istiyordu. Buna rağmen seçim yapmam şarttı çünkü Avrupa standartlarındaki bu gençler birbirlerini kız yüzünden şişlemeyi reddediyor, gayet “bro bro” takılmalarını sürdüyorlardı. Bu duruma içten içe bozulduğumu, arada birbirlerine karşı oğlanları fişteklemeye çalıştığımı saklayacak değilim. Şükür rabbime, bu fiştek çalışmalarım meyvesini verdi ve yine hep beraber sürat teknesiyle gezip, sumuthi içip, vaka vaka dansları ettiğimiz bir günün sonunda geçler, beni paylaşmak amaçlı, çok sert bir tenis müsabakası yapmaya karar verdiler. Maçı alan beni de almış sayılacaktı. Diğeri ise hayatımızdan çıkıp gidecekti. Çaresizce bu moderniteye boyun eğdim ama tenis sevmediğim için maçı izlemedim açıkçası. Galibi büyük bir heyecanla tahta barakamda, bembeyaz cibinliğim içinde bekledim.

İngiliz rakibine azmiyle fark atan Wotzic, beni ve aşkımı kazanmıştı. Beraber ilk günlerimizde kaybettiği arkadaşı Adams için azıcık içlense de, benim deneyimli kollarımda bu mutsuzluğunu kısa zamanda unuttu. Varını yoğunu bana, ilişkimize ve yanıma taşındığı için, tahta kulübemize yatırmaya başladı. Elinden her iş gelen bir delikanlıydı Wotzic, sanki analar onu benim için doğurmuş, hamurunu her türlü ev işi, tamirat, dizayn ve dekorasyon ile yoğurmuştu. Kısa süre sonra içinde önceleri yatak ve cibinlikten başka bir şey olmayan kulübemiz, rustik bir kuzey evine benzemeye başladı. Akıllı tasarımlar etrafımızı sarmış, olmayan camlara canlı renklerde perdeler asılmış, kulübeye 46 parçalık antika yemek takımı, %100 bambu dokuma çarşaflar ve daha nice şeyler alınmıştı. Wotzic resmen yuva kurucu bir kuş misali çarşı pazardan sürekli ihtiyaç topluyor, evimizin hiçbir şeyini eksik etmiyordu.

Ben önceleri bu yuvalanma faliyetini memnuniyetle karşılasam ve Wotzic’e Türk erkeklerinin ne evden, ne işten zerrece anlamadığını, hepsinin zevksiz herifler olduğunu dedikodulasam da, işler giderek zorlaşmaya başladı. Wotzic beni kumlu terlikle kulübeye sokmuyor, seviştikten sonra yatakta zinhar sigara içtirtmiyor, zaten öncesinde de dişlerimi üç kez fırçalattırarak beni diş ve dişeti rahatsızlıklarına karşı korumayı görev biliyordu. Beslenme programımı ise ele geçirmişti. Önce pesketeryan, sonra vejeteryan, en son vegan olmuştuk. Wotzic’in elleriyle topladığı çiğ meyva, tohum, fındık fıstığı tüketmekten kulaklarımın üstü tüylenmeye, içimde kemirgenlik emrareleri oluşmaya başlamıştı. Gözüm her yerde domuz pastırmasına elli kollu girişen, cızbız köfteyi beşer beşer götüren Adams’ı arar olmuştu. Wotzic ile kuzeyli oda orkestraları, efendime söyliyeyim yok Wagner,  yok Schubert filan dinlemekten yüzümde renk kalmamıştı. Bazı sabahlar çok uzaklardan gelen bir Ankara havası melodisiyle uyanıyor, tüm sabahımı kumlara iri iri bıyıklar çizerek geçiriyordum.

Bir gün daha fazla dayanamayıp motorsikletime atladığım gibi kasaba merkezine doğru yola çıktım. Niyetim yeni yüzler görerek aklımı dağıtmak ve belki de Adams’a denk gelip, nasıl bir hata yaptığımı itiraf etmekti. Uzun uzun sokaklarda bir başıma dolandıktan sonra Adams’ı bir bilardocuda buldum. Elinde birası ve sigarası, gömleğinin önü bele kadar açık, tek gözünü duman gelmesin diye kısa kısa üç bant oynuyordu. Çekingence yanına yaklaştığım Adams bana yüksek sesile “Selamın aleyküm!” diye bağırmasın mı? Ne yapacağımı şaşırmıştım. Adams ise güvenle gülümsüyor ve beni kaybettikten sonra acısını dindirmek için Tayland’a ziyarete gelen tüm Türklerle ahbaplık ettiğini, onlara verdiği dalgıçlık dersleri karşılığında Türkçe ve Türk kültürünü öğrendiğini anlatıyordu. Küfürde, ölümcül araç kullanmada, Twitter trollüğü alanında uzmanlaşmıştı. Hatta kulübesini tuğla ve çimentoyla camsız, sadece kapısı olacak şekilde ördürtmüş, sonra sırf adada ses olsun, yaşadığımız ortaya çıksın diye matkapla cam açtırtmıştı.

Adams kulübesinin balkonunu iki kez eve katmak amaçlı kapattığını, belediyeye şikayet olunca yıktırıp bu kez komple pimapen yaptırdığını öğrendğimde artık kendimi durduracak takatim kalmamıştı. “Sus artık yalvarırım!” diyerek dudaklarına yapıştım Adams’ın.  O ise beni sertçe yere iterek “Arkadaşımın aşkısın sen, kahpe!” diye bağırdı. Sonra elbette yerden kaldırıp hastaneye götürmeyi teklif etti çünkü genlerinden gelen bazı sıkıntıları aşması o kadar da mümkün değildi. Yine de ilk kavgamızı bikinimin boyutu üzerine ettiğimizde, sonunda doğru seçimi yaptığımı anlamıştım.

Sevgi emek demekti… Sevgi, Batı’nın ahlaksızlığıyla handiyse tam  bir godoş gibi rahat takılacak adamı, kıskanç bir erkeğe dönüştürme çabasıydı… Ve biraz emekle Adams’tan tam ağzıma layık bir erkek üretebileceğime emindim.  Onun çipil gözlerine hülyalı hülyalı bakarken “Büyük bi tek taş isterim yannız. Ee beni alıyosun olm, kolay mıa?” diye fısıldadım.

**

biterken,
penguen'de çıkan diğer yazıları da ara ara bloga koyacağım ki, maksat neydi? ayağınız alışsındı.
maksat neydi? hareket olsundu. onun dışında, yarın, yani sanırım 1 aralık salı günü, tamamı hatun standupçılardan oluşan gecemiz vardır. kısır ve mizah konsepti olacağını sananlar yanılır. kısır yok. kısır döngü var. olayın linki: beni tıkla

ayrıca kış geldi. 
aman ha, birbirinize sokulmayı unutmayın. 
yoksa üşürsünüz...

lav,
d.




foto: temsili - bizim evde her şey bi miktar düşük çözünürlükte böyle, n'etçen?

Uzun süredir bitki bakan biri olduğum halde, çiçeklerimle konuşmayı henüz denemedim. Lakin onların kendi aralarında konuştuklarını da duymazdan gelecek değildim. Hele son birkaç gündür işittiklerim, açıkçası bitkilerin naifliğine olan inancımı epey sarstı.

Misal Hollanda’dan elimle getirdiğim, tohumuna avro saydığım birkaç tip var ki, saymaz olaymışım. İçlerinden biri bildiğin yalancı çıktı. Eve böcek kapan, etobur bitki kisvesi altında girdikten sonra, büyüyüp sineğe böceğe hiçbir talebi olmayan dandik bir çalı oldu. Yine de bakıyorum hatunda kibirin biri bin para. Daha bu sabah diğer Dutch’larla birlik olup Sardunyaları eziklediğini kulaklarımla duydum. Neymiş, sardunyalar sürekli çiçek dökerek balkonu kirletiyorlarmış. “Nıç nıç nıç”mış. Hayır sana ne oluyosa? Sinek avlamıyosun da balkon mu süpürüyosun bre yavuşek züppe?

Neyse ki, Sardunyalar kalabalık. Hepsi mülteci; hepsi başka saksılardan kırılıp balkona kapağı attılar. Mizacı mücadeleci sardunların en büyüğü, yalancı etobura yan yan baktı. “Şekerim sen önce bi kışı atlat da sonra konuşalım bunları” şekli laf çaktı. Baktı sardunların pabuç pahalı, Hollandalı bu kez Avokadolar’dan destek aradı, fitneci piç. Ama Avokadolar delikanlı çocuklar; bi kere kendilerini tropik değil, Migroslu sanıyorlar. Vaktiyle salataya doğranmış olmanın verdiği efendilikle, hemen konuyu değiştirip, yaklaşan gübrelenme döneminden bahse başladılar.

Gübre konusu boka sarınca içlerinden biri, hadi adını da vereyim Laz Fesleğen, “Abilerum ablalarum, ha burayağ en guzel kokan bitgi yarişmasu yapalum da” tuturmasın mı? Balkon birbirine girdi. Henüz baygın kokulu dev beyaz çiçekler açmasına iki ay olan Boru Otu “Erken seçime hayır!” şekli tavrını koydu. Mayıs’ta çiçekleri döken güller “Hakkımız yeniyor, bunu kaldıramayız!” şekli çemkirmeye geçtiler. Pek bir kokusu olmayan lakin çiçekleri mor ve sevimli olan Sabah Çiçeği ise hepsine pis pis bakıp, “Şimdi hiç sizinle uğraşamıycam ama belki uğraşırım yaneee” gibisinden dudak büktü. Bu çıkış diğerlerini epey ürküttü. Zira ecnebi adı “Morning Glory” olan bu tip, sarmaşıkların en belalısı. Hemen her saksıda tohumu, her saksıda bir adamı var. Üstelik manyakça hızlı büyüdüğünden, ben bi hafta balkona uğramasam bütün çiçekleri affedersiniz s.ker atar.

Böylece “En güzel kokan çiçek 2015” yarışması rafa kalktı. O esnada son üç yıldır aynı çömlekte boy atan Citrof, “Benim yeni saksıya çıkmam lazım abi, böyle olmuyor” şikayetlerine başladı. Halbuki haberi yok ama kendisi aslında bonzai. Ben budamayı bilmediğimden ayı gibi oldu zaar. Bir de o dallarla mini mandalinler verişi var, sanırsın büyük olay. Nane iti, bunu duyunca durur mu? “Abi bana her saksı dar yea. Bak misal, elindeki en geniş saksının köşesine ek beni, üç ay sonra bir bakmışın saksının taa öbür ucundayım. Bir oradayım bir burda, hayaller ortasında be abi… Yine de yoluyolar beni be abi, alkollerine meze ediyollaa” diye ortamı kaynattı.

Nane “Beni yoldular” söylenir de, kedi çimi durur mu? Haklı aslında, tüm ekibin en ezilmişi, halk çocuğu, kedilerin her sabah kusmak için yedikleri bu gariban çim. Aslında kedi çimi bile değil, Kadıköy Belediyesi’nin “fazla geldi” diye kesip, bir kumaş parçası gibi yol kenarına attığı halı çimlerden. İki yıldır genişçe bir salata kasesinde yaşıyor ve sanırım evde bakılmak diğerlerinin aksine onu epey bozuyor. “Hani benim parkım, ah vatanım, vah vatanım” ağlaşıyor da, balkon ahalisi bunu pek takmıyor. Yine içli bir türkü tuturdu. “Kimse üstümde piknik etmiyor, buna çimlik denir mi? Kediler ısırıyor ama kimse biçmiyor, böyle çimlik edilir mi?”

Artık hangi yörenin türküsüyse, yeminle içim dağlandı. Çektim salağı balkonun ortasına, bi el bezi attım üstüne. Sonra da yarım göt de olsa oturdum tepesine ki gariban üstünde piknik ediliyor sansın. Akabinde hemen aklım başıma geldi de, panikle kalktım oradan.
Bitki kısmına güven olmayabilir. Konuşmalarını anladığımı, bilmesin p.çler.

biterken
İnanın bu yazıyı yazmamak için kendimle birkaç haftadır mücadele içindeyim. Ne zaman evde işgüzar bir kedi gibi olmayan bir şeye doğru baksam ve hani bakakalsam öyle, aynı şeyleri mırıldanırken buluyorum kendimi.

- Mal Sylvia Plath. Mal beyanı, malkoç Sylvia, malın önde giden, bayrak sallayanı Sylvia...

Biliyorum, dünya şiirine imzasını döşemeiş bir kadının ardından bunları söylemek gerçekten rezilce, ayrıca çok ayıp. Ama elimde değil, sinirden hücrelerimin titrediğini, "Biz nerelere gidek, başımızı hangi duvarlara vurak?" inildediklerini duyabiliyorum. Neden mi? Anlatıcam efendim.

Bundan yaklaşık dört sene evvel, bu blogun en çok okunan yazısı olan "Yaratıcı Kadının Hayatta Kalma Kılavuzu"nu yazmışım ve şunu itiraf etmem gerek sevgili mümtaz okurlarım; Kılavuzu karga olanın burnu hakikatten boktan kurtulmuyor.

Aslında yazının başlığını "Okuduklarım 2" olarak atacaktım ama velakin kimse okumadığı için, benim okuduklarımın çok bi önemi yok gibi görünüyor nereden bakarsan. Öte yandan, ilk "Hayatta kalma kılavuzu"nda yaptığım bazı tarihi yanlışlardan da dönmem gerekiyordu. Hülasa-ı mehal, bu yazının sebebi şu sıra hem Sylvia Plath'ın günlüklerini, hem de Virgina Woolf'un "Kendine Ait Bir Oda"sını okuyor olmam. Ve yazının girişinden de anladığınız üzere, malkoç Sylvia'ya çok kızgınım.

Peki niye kızgınım?

Hatırlarsanız ilk yazıda (hatırlamayanlar tıklayıp önce onu okuyabilirler) Sylvia hanım'ın başına gelen tüm felaketlerin tek adresi olarak hasta ruhlu şair eşi Ted Hudges'ı göstermiş, adamı yerin dibine sokmuş ve hatta suratına yağmur misali tükürük yağdırmıştım. Slvia'nın günlüğünü okumaya başladığımda, ilk fark ettiğimse, ikilinin yıldırım hızlı evlilikleri oldu.

O gün 26 Şubat'ı yaşıyorduk ve ben de açıkçası bir yazarın günlüklerini en doğru okuma tekniğinin bu olduğuna inandığım için, Sylvia'nın 26 Şubat 1956'da yazmış olduğu sayfaları açtım. O gün Sylvia, son derece rezil bir akşamdan kalmalıkla, gri bir sabaha uyanmış. Kendisi henüz 23 yaşında, üniversitede bi partiye katılmış, güzelce dağıtmış, tam daha fazla dağıtılamaz ve sıkılanamaz derken ortama şiirlerine hasta olduğu Ted beyler girmiş. İkisi hemen bir odaya kapanıp konyak şatladıktan sonra ateşli bi şekilde öpüşmeye başlamışlar. Hatta Sylvia kanatana kadar adamın yanağını ısırmış filan.

Lakin bunun akabinde Sylvia sırf okulun en çapkın şairi Ted ile adı çıkmasın diye, başka bi çocukla geceyi geçirmeyi tercih etmiş. Hatta ona kendisini aşağılaması için yalvarmış da çocukcağız sadece, şevkatle, Sylvia'ya aptal olduğunu bildirmiş. Sylvia yine depresyona girse de, Şubat'ın 27'sinde bir şiir yazıp Ted beylere itaf etmeyi ihmal etmemiş.

Sonra 6 Mart'ta gelen bir mektup, Richard adlı Sylvia'nın aşkına bir türlü karşılık veremeyen o adamdan gelen mektup, hanım kızımıza dünyayı tersten gösteriyor. "Ben sadece yazmak için varım, okumadığım da 17. -18. yy şairi kalmadı" diye takılan kız sayfalarca "Oh Richard, Paris'e gelip aşkımla ve kararlılığımla buzlarını eriticem. Tüm benliğimle seninim, oh sana bi oğlan doğrusam..." diyerek az değil, 7 sayfa doldurmuş.

Sylvia mektupla alevlen Richard aşkıyla bi hafta kadar orta ateşte pişerken, Mart tüm hızıyla devam ediyor ve baharın da etkisiyle tam bir Kötü Kedi Şerafettin kimliğine bürünen Ted'in, yanında bi şair arkadaşını da katarak, geceleri kızın camına taş attığını öğreniyoruz. Ama taş bi türlü yerine ulaşmıyor. Sylvia uyanıp bunlarla bağıra çağıra Yeats okumalı gece buluşmasını yapamıyor. Onun yerine günlüğüne umutsuzluk içinde "Demek beni gündüz gözüne görecek cesaretleri yok" notunu düşüyor. Tarihler 18 Nisan'ı gösterdiğinde, biz hala Ted ile Sylvia'nın "camına taş attım - ben de sana şiir itaf ettim"den öte bir samimiyetleri olmadığını okuyoruz ve günlük 2 aylık ufak bir kesintiye uğruyor.

Çok değil, 68 gün sonra, 16 Haziran 1956'da Londra St. George the Martyr kilisesinde evleniyor Sylvia ve Ted. Sylvia salağı 15 Temmuz'da bize İspanya Benidorm'dan, o vakitler küçük bir sahil kasabası olup, şimdi Avrupa'nın en yüksek gökdelenlerini barındıran en iğrenç yerinden bildiriyor. Bir şairle evli olmanın haklı gururunu dibine dek yaşayan, balayındaki genç bir kadın olarak... Mutluluktan beyninin yarısı yanık. Diğer yarısıyla pek çok düz yazı ve öyküsüne şekil veriyor o dönemde. Aferim ona.

Sylvia'nın mallık tuzağının başlangıcı, sırf birbirlerine şiir yazıp bundan çılgınca bir yaratıcı sevinç duyuyorlar diye tanımadığı bir adamla evlenmesi ama sene 1950'ler olduğu için bunu hoş görüyoruz, el mecbur. Ted'in başarılarını kendi başarısı bilip sevinçten çıldırdığı 1957 yılı Şubat'ında ikilinin aşklarının iyi gittiğini anlıyoruz. Sylvia'nın günlükleri ağzına dek, tıka basa edebiyatla dolu. Ben ki okumayı söktüğümden beri tüm asosyalliğimi okuma işine yatırıyorum, çok açık söyliyeyim o yaştaki Sylvia'nın ayak parmağı bile değilim. Neyse özetle, gerçek bir yazarın olması gerektiği gibi, "Şöyle bi öykü yazdım, bu yazdığımdan sonradan okuyunca tiksindim, şu eleştirmen, bu şiirime bok attı, içim karardı ölmek istedim" lerle dolu 2 yıl daha geçiriyoruz.

Lakin evliliklerinin üçüncü yılına gelindiğinde, 26 yaşındaki Sylvia bedeninin "üre" çağrısına adamakıllı kapılmış olmalı ki, bebek fikri dışında hiçbir şeye çok yükselemeiyor. Yazın Ted ile beraber Yaddo'ya (N.Y'nin kuzeyinde bir sanatçı komunü) kabul almışlar; kızın tek yapması gereken daha çok yazmak ve çalışmak. Bunu da biliyor ama yapamıyor. Onun yerine "Ay acaba kısır mıyım?" paniklerine kapılıp, koşup mutfakta kısır yapıyor. "Virgina Woolf da çok bunalınca ev temizlermiş" kendini avutup, kalkıp cam siliyor. siftiniyor, kendine acıyor ve oyalanıyor.

Hele bi 20 Haziran güncesi var, kendini kesersin. Yok kendi kısırlığı ile (kısır filan da değil, 2 çocuğu olacak malkoçun) dünya da kısırlaşmış da... Aşkını erkeğine bir bebek vererek kutsayamaz, nihayete erdiremezse Allahım nasıl da yarım kalırmış da... Yok efendim, Ted'i, o muhteşem kocacığını, nasıl kısır bi kadınla evli tutarmış?!! (Bu arada muhteşem kocacığın bebek isteyip istemediğine dair bi fikrimiz yok elbette. Ama ne önemi var? Sylvia aşkını şeyedicek, taçlandıracak hah, evet...)

Bu noktada hemen kendimi tokatlayıp, gittim "Bu karının hiç mi, birazcık da mı feminist düşünceden haberi yoktu?" diye, Simone de Bevoir'ın doğum tarihine baktım. Simon 1908'li, Sylvia ise 1923. "Malkoç, Simone ablasından illa ki bişeyler öğrenmiş olmalıydı ama nerdee?" dedim ve günlüğü ısırmak suretiyle okumaya devam ettim.

Hala da bitirebilmiş değilim. Belki sinirden hiç bitiremem.

Çünkü devam eden günlerde, Syliva daha o çok arzuladığı bebeklere kavuşacak ve "Hassikkttiiiiir laaan, bu ne biçim hayatmış?" diyecek. "Ben kariyeri, para sahibi olmayı önemsemiyorum, erkeğime bebek versem yeter.." yazan Syliva ayacak, "Benimle aynı yollardan geçmiş, benimle aynı dönemde yazan ve adı benim önümde olan herkese öfke duyuyorum!!" açıklayacak. Yazmak istediği dergi kendinden başka kadınları kabul edince bunu kendine hakaret sayacak, artık daha da o dergiye düşmek istemeyecek. Arkadaşı Anne Sexton'un bile arkasından kıskanç gıybetler edecek....

Ah Sylvia, ah benim yetenekli malım. Ah benim dahi kaz kafalım.

***

Ted Huges'a ettiğim haksızlık, her ne kadar türdeşlerinden farksız bir biçimde bencillik saçan bir bünye olsa da, bu zevzek psikolojideki Sylvia'yı kurtaramayacağının ortada olmasından kaynaklanıyor. Sonra da Sylvia intihar ettikten sonra, kızın günlüklerinin son üç yazısını ortadan kaldırmış. Yani Sylvia kafasını fırına sokmadan önceki o netametli Şubat ayında, Sylvia'nın bir yandan en prestijli şiirlerini yazdığı, İngiltere'nin yüz yılın en soğuk kışını yaşadığı ve su boruların donduğu, Ted ile Syliva'nın beş aydır ayrı olduğu ve Sylvia'nın sürekli hasta ve bebek iki çocuğa baktığı dönemin 3 günlüğünü. Ted bu yaptığı günlük yok etme işini açıklarken "Hayatta kalmak -çocuklarım ve kendim için- o zaman bana edebiyattan önemli göründü" demiş. İnsan ister istemez Ted'e acıyor ve Sylvia'nın o üç güncede neler karalamış olabileceğini hayal etmeye çalışıyor.

Büyük ihtimalle onu bir türlü istediği yere taşımayan edebiyat dünyasından başlayıp, sevip sevmediğinden emin olamadığı çocuklarının varlığına kadar her şeyden lanet ettiği yazılardı. Ve işin acısı, bu yazıların yokedilmesi bile, annesini 8 aylıkken kaybetmiş küçük oğlan kardeşin 21 yaşında Alaska'da kendini asmasına, sonradan şair olan kız kardeşin ise hayatı boyunca annesiyle ilgili konuşulan, yapılan ne varsa öfke duymasına engel olamamış.
Trajedi "geliyorum" yazmış yazmış ve sonunda gelmiş.

***

Sonuç şu kızlar.
Erkekler evet, size yardımcı olmazlar sanat yolunda. Hatta normal bi yolda, arabalarıyla yol verdilerse, bu bilin ki ardınızdan götünüze bakmak içindir.
Öte yandan siz kendinize yardımcı olmazsanız, size Allahı gelse yardımcı olamaz.
Bu konuda şu an yerim kalmadığı için değinemeyeceğim, Virgina Woolf'un "Kendine Ait Bir Oda"da yazdıklarını (mutlaka ve ivediyetle) okuyup, onun sözünü dinlemenizi istiyorum. Gerçi o sadece kurmaca yazmak isteyen kadınlara vermişti bu tavsiyeyi ama ben hepinize söylüyorum. (Gelinler, siz de anlayın.)

"Sanat yapmak isteyen kadının parası ve kendine ait bir odası olmalı."

O parayı anlınızın akıyla (kendinize harcamak üzere) kazanın.
Ve o odanın kapısından içeri bebekleri, kedileri, aşkından öleyazdığınız adamları, su faturalarını, pişirilmesi gereken tavukları, ovulması gereken lavaboları, kimin hakkınızda nasıl düşündünü, yeni sezon kıyafetleri, pedükürü gelmiş ayaklar ve ağdası gelmiş kasıkları, sokmayın!

Ha bi de, adı sizden önde olanların arkasında öfkeyle titremek yerine, bambaşka bir yerde, size hayatı ve sanatınızı sevdirecek, yaşam enerjisi verecek bişey yapın. Misal dağda gezin, misal Peru'da ayuvaska ayinine katılın, misal yoga yapın, paraşütle atlayın....
Çünkü o önünüze şu veya bu şekil geçmiş adlar bitmez. Ama hayatınız, en azından gençliğiniz, çok çok hızlı bitecek.
AYIQ OLUN...

lav yu.

d.

biterken, 
tarihlerimiz 11 mart, bu gece bkm mutfak'ta, türk mizah tarihinde ilk defa, 8 standupçı kadın sahne alacağız. yani benim bu yazıyı örtüp, biraz çalışmam lazım. ayna önünde mimik filan yapıcam. ne acaip işler peşindeyim aq. neyse. isteyen gelsin. bedava galiba. bi de bu yazıdan sonra sylvia bana mezarından bi laneth yolluyomuş... şu anda tırstım lan. neyse. yollama malkoçum, yollama... sen hala tek şiirinle hepimizi döversin. öne geçen adın batsın, keşke 5 sene daha yaşayıp bari bi jim morrison, bi jimi hendrix konserine gideydin. en olmadı bi beatles lan... yine neyse... seni seviyorum malkoç kız.