
Tarihin spekülasyona en açık konularından biri heralde bu. Hemen edebiyattan örneklerle yazıyı süsleyelim;
Franko-reklam-pici Frederic Beigbeder, aşkın ömrüne 3 (yazıyla üç) yıl biçiyor. Bunu biçtiği aynı adlı kitabında bolca, hiç skimizde olmayan parizyen bohemlerin cinsel hayatlarını ve tribal alemlerini anlatmakta beis görmüyor.
Öte yandan yüzyılımızın edebi babası Marquez, "Gerçek tutkuların ölümden sonra bile yaşayanlarla kaldığına" dair cümleleri ve hiç olmadı tam elli üç yıl, yedi ay, on bir gün (burayı kitaptan kopya çektim) süren "Kolera Günlerinde Aşk"ı ile tanınır.
İşte bu akşam burada, hangi beyin haklı olduğuna karar vermek için toplandık. Evvet, elleri göreyim;
Kaç kişi sonsuz, itörnıl, tadı damaktan hiç gitmeyen aşka inanıyor? Hadi inanmayı geçtim, ısrarla bakkalından istiyor?
Ve kaç kişi mantığına el basıp, "Efendim herşeyin bir sonu var. Evrenin bile. Yaani..." çekiyor gönülden?
Aşka hiç inanmayan, duygularıyla herhangi bir teması olmayan ezici çoğunluk! Lütfen kütüphane kapısında top oynamayın, gürültü etmeyin, az ötede depişin. Hadi annem, toplantı yapıyoruz içerde, az sonra Tuna Kiremitçi gelecek.
Neydik Noolduk?
Hayatımın Erkeği esasen, genç hemşirelere erkeğin aslında çok da ivedi bir halt olmadığını izah amacıylan kuruldu. Since 2008 ve tam 99 yazıdır, ademoğlunun zevzekliğini anlatıp duruyoruz farkındaysanız. (Çoğul gibiyiz, lakin tek bir şizodan ibaretiz bay dı vey) Oysa zinhar hiç bir gün, aşk için "ivdedi değildir" demedik, demeyiz de.
Aşk sanırım bizden büyük bişey. Balina gibi ama daha akılsız. Öyle "neye inanırsan o olurmuş" mistikliğinde de değil üstelik; hiç balina görmemiş olmanız balinaya inanmamanızı gerektirmez neticede.
Aşk, bizim boklu hayatlarımızdan, sahip olduğumuz ya da asla olmadığımız bi takım plastik, metal, bez, sünger, tuğla ya da alçı aksamlardan, rahatlığımız ve irili ufaklı sıkıntılarımızdan, en pis korkularımız ve en tiksinç hırslarımızdan büyük. Tuna Kiremitçi egosundan bile büyük ve her nasılsa, hiçbirimiz bugün bir tuna olamadığımız halde bu gerçeği göremiyoruz.
Nedeni basit aslında, kediye sorsan patiyle gösterir; bi şekilde en çok kendine aşık insan. Ben hayatta ne yapıyorum? Neden benim istediklerim olmuyor? Bunlar neden benim başıma geldi? Ben, ben, ben ki ben. Ne mühimmişin meğer, ne bahtsız üstelik. Yer yer Mor ve Ötesi şarkıları gibisin; ne dediğin pek anlaşılmıyor ama dinleyenin acı çektiği çok açık.
Ama işte en dipte, ya da düşmekle asılı kalmak arasında diyelim, bir saniye, kendi tatlı canından geçtiğin o unutulmaz bir saniye boyunca, alabildiğine gerçek aşkın büyüklüğü. Marquez kadınlarından güzel Remedios "Ne bayağı adam, benden onulmaz bir hastalıkmışım gibi bahsediyor" omuz silkiyordu aşığını anlatırken. O onulmaz hastalığın her bir semptomuna kurban ol bre insanoğlu...
Hülasa, kül tablasının doluşuyla beraber, bu gizli toplantıyı dağıtmanın vakti geldi sanırım. Lafı ben çok toparlayamadım, yerime Yıldız Tilbe'yi bırakıcam. "Her acı büyütür içindeki çiçeği, dönersin kendine budur aşkın gerçeği" diye inilderken o müstesna deli, ben müsadenizle rüzgar alan bir yükseltiye çıkıp biraz kahramana oynıycam. Çünkü ben arabesk yavşaklıkları severim oh bebek, kendimi keserim gerekirse.
Ha unutmadan, ölü ozanlara ve Ramiz dayıya söyleyin, erkek erkeğe oturup şiir okumak kadar gayce bi hareket olamaz. Ve evet, Marquez reis alayına gider ama bu, balinaları ruj, krem ve ped üretmek için avlayan Japonları hiç bağlamaz.
Biterken,
Bu da aniden bitsin lan.