Son Şeyler

Showing posts with label deniz özturhan yazıları. Show all posts
Showing posts with label deniz özturhan yazıları. Show all posts
Egon Schiele, ağlat beni
Bi keresinde gençtim.

Ne kadar gençtim? DJ’inden hoşlandığım barın yüksek taburelerine tüneyip, peçetelere şiir yazmak havalı bir şey sanıyordum; tam olarak o kadar gençtim işte.

Beyoğlu’ndaydık; henüz saç ekimi çizgisini gizleyen havlu bantların, İstiklal’i ele geçirmediği yıllardı. Ne kadar güzellerdi, şimdi nostaljinin ışığında net bir şey söylemem zor. Fakat her çeşit insanı gördüğümüz bir yerdi o zaman Beyoğlu. Şimdi o multikültürel ruhuna el-fatiha…

Yanımda oturan adam, ağız kenarlarında beyaz tükürük topakları, uzun süre susup birasına baktı. Ben de elimde olmadan adamın, vaktiyle olgun narlar gibi kemiğe dek açılmış, kol façalarına baktım. Yara izleriyle bir süre bakıştıktan sonra, adını bile söylemeden konuya girdi façalı abi. Dosdoğru bana beyaz tükürükler sıçratarak, “Sana bir hikaye anlatayım mı?” dedi.

Şimdi af buyurunuz. Bir barda tek başına peçetelere şiir yazdığını sanacak kadar naif bir kız, bu teklifi geri çeviremez. Belki korkar, belki bir şeylerin yolunda gitmeyebileceğini sezer ama kalkamaz yerinden. Çünkü onun o ısrarla tuhaf görünmelerinin hepsi, diğer tuhaflıklar, yani benzerleri, gelip de kendisini bulsun diyedir.

“Sevdiğim bir kız vardı…” anlatmaya başladı bizim façalı. Hiç şaşırmadık, hikayenin başında neme lazım, mutlaka sevilen bir kız bulunmalıydı. “Ben kokainmandım, bu kız da işte çalışıyordu. Sonra param kokaine yetmeyince itirafçı, ihbarcı oldum. Karakola da girip çıkmışlığımız vardı hani. Bir nevi ahbaplık oluştu, annadın? Ben giriyorum, çıkıyorum, birilerini söylüyorum filan… Gel zaman, git zaman…”

Zaman böyle durumlarda pek hayırlı yönlere akmaz. Bu hikayede nereye akmış, gelin dilerseniz façalıdan dinleyelim.

“Bizim kızın bi olayı vardı. Erkeklere gidiyor bu, bazen parasına. Ama para için değil, ablaları var hep çalışıyorlar. Annesi var, dört kız kardeş aynı evde... Bu bazen bi dönercide yemeğine gidiyor adama, annadın? Ben kapısında bekliyorum otelin. Çıkışta tutup diyorum, neden yaptın? Bişey demiyo, bakıyo öyle yüzüme. Ağlıyo filan… Böyle bir, iki… Ben bunu bi gün otelden aldım eve götürdüm. Çıkartmazsam evden diye düşündüm, vazgeçer. O arada tabi kardeşleri polise gitmiş. Alıkoyma var, kaçırma var. Darp da etmişiz, böbreği zarar görmüş, sonra o da ortaya çıktı. Aldılar götürdüler hastaneye ablaları. Ben kaldım evde. Sonra mahkeme oldu, avukatlar falan, hep para annadın? Bunlarda para var, sen bakma. Para var bunlarda, ama niye öyle yapıyorsun o zaman değil mi? Gitme adama. Yapma. Ama yapıyor, gitmiş kafa, annadın?”

Hikayeyi dinlediğim vakit, ne yaşandığını tam olarak bir türlü anlayamadığımı hatırlıyorum. Bir adamın façalara, bir dudaklarının iki kenarında topaklanan tükürüğün giderek büyüyüşüne, bir de beni aslında hiç görmeyen gözlerine bakıyorum. Hiçbir şeyi aklım tam almadığı için de, kafam o an rahat. Ne duyduğumu, kimden duyduğumu daha sonra düşüneceğim. Bunun için yıllarım olacak.

“Mahkeme ne oldu?” sordum bir bira yudumlamalık suskunlukta. “10 yıl verdiler, Perşembe gireceğim.” dedi façalı. Bu cümle o gece aramızda akan son cümle olarak, DJ’in çaldığı şarkıların etrafında bir süre dolandı. O esnada “Burda ne yapıyorum lan ben?” sormuş olmalıyım kendime. Çünkü çok gençlikte bile, sorulur böyle şeyler. Şayet yeterli derecede sert bir yüzeye çarpıldıysa… Bir Beyoğlu, bodrum katı barının tuvalet fayansları kadar sert, soğuk ve tiksinti uyandıran ıslaklıkta bir yüzeye mesela...

O gece nasıl bitti hiç hatırlamasam da, ne façalıyı ne de DJ’i bir daha görmediğimi biliyorum. Peçeteleri de bir taşınma esnasında atmış olmalıyım, zira yıllardır evde karşılaşmıyorum. Şimdi, yani o geceden aşağı yukarı yirmi yıl kadar sonra, iki şeyi daha biliyorum. Bir; şiir öyle yazılmaz. İki; insan öyle sevilmez.

Peki ama nasıl sevilir insan? Doğru bir ölçüsü ve optimum bir şekli, şemali var mı? Senden doğmamış bambaşka bir canlıyı gerçekten sevmenin en etkin yöntemi nedir? Yoksa sevda dediğimiz eve davetsiz gelip, uzun süre dışarı çıkartamadığın için, sana aklını oynattıran bir kara sinek midir? Ve en nihayetinde, sineği gazete kağıdıyla yere sermeden, bu azap geçirilemez midir?

İşte bunları düşünmek için, o peçete kağıtlarına şiir yazan ponçik kızın epey vakti oldu. Birilerini sevdi, sevilmedi, yahut verilen miktarı kendine yeterli göremedi. Bunlar için arada kollarını havaya kaldırıp, isyan da etti. Sonra o haliyle boş bulunup, gövdeye ve çeneye esaslı darbeler aldı. Ama bir şekil, bir yol, bir racon misali üstelik, o nazik ölçüyü tutturmayı sanki hiç öğrenemedi. O -sözde- aşk uğruna çürütülen böbreğin sızısı kaldı hep bir tarafında. Ve kimi sabık aşklarına sabahın sekizinde telefon açıp; “Böbreğini versen yetmeyecek!” diye de inledi.

Halbuki kimse böbreğini, dalağını, kalbini, ciğerini, yani ivedi organlarından hiç birini, feda etmemeli aşk için. Aman sakın! En fazla belki bir serçe parmağı verebiliriz; şayet çok sevdiysek… Yahut sağ diz kapağı feda edilebilir; aşkımızdan öle yazdıysak filan… Latife ediyorum. Aşk bedensel bütünlüğü de, zihinsel huzur kadar zedeler, ammena. Yine de konu feda etmek olunca, en başarısız ilişkiler, birinin sürekli kurbanı oynadıkları oluyor. Biri saçını süpürge etmeye görsün, sanki diğer herkes oracıkta kel kalıyor.

İşte bu sebep, hayra yorun bitişleri, o son konuşmaları, vedaları… O bir türlü unutulamayan, ah ne acılar ve badirelere mal olan sevdicek karşınıza çıktığında, alttan almayın. Ve şöyle diyiverin, o zamansız gidene, kıymet bilmeyene, aldatana, hak yiyene, artık size ne ettiyse hergele…


“Bilirsin tatlım, Kadıköy’ü çepeçevre ve bir kalemde, yakardım senin için. Şimdi sadece sigaranı yakarım. O da imkanım olduğundan.”

Sonra şayet eğer varsa, masadaki peçeteleri de yakın; kimse üzerlerine kötü bir şiir yazmadan.
Bakın, o harbiden havalı olur.


* Aksi Dergi Nisan 2018 sayısında yayınlanmıştır.

biterken,
pazar sabahı, radyo eksen'de kendi programımızı dinliyorum.
bu sabah çok ağladım, niye hiç bilmiyorum.
"üzgün insan kötü, neşeli insan iyidir" diyor osho. sakalından utan osho. ya da ben osho okuduğum için sizden mi utansam. boşverin lan ne utanıcaz. 
beni okuyorsunuz ya ,sizi çok seviyorum.
Kuğulu Park'ta in, cin ve bi takım öredekler top oynuyor
Tunalı Hilmi Caddesi’nde, gecenin bir buçuğunda, Duman şarkıları bağırarak koşmamın bi nedeni olmalı. Gören de bu şehrin yerlisiyim sanır. Gören, pek çok şey sanabilir aslında. Oysa ben otelin yerini bulmadım sadece. Otelin yerini bulamayınca kendimi Kuğulu Park'ta buldum. Ve (bunu itiraf etmek biraz canımı yakıyor ama) kuğular bu işten hiç hoşlanmadı.

Parkta in, cin ve bir takım ördekler top oynuyor. Parkın girişindeyse ekip aracı, nam-ı diğer amcalar… Kimlik sorsalar mesela, yahut niye bangır bangır “giderek dağı duvarı aştığımı” sorsalar, verecek cevabım yok. “Salya sümük ağlarım herhalde” diye düşünüyorum çünkü kadınım. Ağlamak bizim en kuvvetli silahımız değil miydi ayol? Sanki ağlayarak kendimizi sevdirebildiğimiz tek bir canlı olmuş gibi…

Ağlayan bir kadını annesi bile sevmez. Gelin bütün bu konuları açık ve net konuşalım. En fazla der ki; “Boş boş şeylere gözyaşı dökme, ayağına da terlik giy!” Anne olsam aynen, bilfiil, kelimesi kelimesine ben de bunları söylerim üstelik. Ama değilim. Olmaya da niyetim yok. Çünkü bilirsiniz; gecenin bir buçuğunda, Kuğulu Park’ta sarılmam gereken Akağaçlar var benim. Evet, ah, evet. Ben biraz serseriyim.

Kuğulu Park’tan günler önce başka bir parktaydım. Yaklaşık 450 km uzakta, Kadıköy Yoğurtçu’da… O gün canım sıkkındı. İnsanın canı tek kolunu kopartıp, o kolla kendini dövmek isteyecek kadar sıkılabilir bazen. Bişey ister mesela, onu kanı çekilerek, hücreleri büzüşerek ister de, olmaz o iş. Olamaz. Olmayacak şeyler istediğini kabullenmemek, insanın temel özelliklerinen biridir. O yüzden parklara gider, yağmurlarda mahsun gezer insan kişisi. O parkta yaşadığı hatıraları yad eder, ağlak ve kederli. Belki birini öpmüştür orada. Belki birini öpmeyi canı çekmiştir; en masum ve içten haliyle kanının. Ama akacak kan yerinde duramamıştır en nihayetinde. Masumiyet parkı terk etmiş, geriye sadece sağlıkları ve yaşam kaliteleri oldukça şaibeli evsiz amcalar kalmıştır.

Evsiz amcalar da insan. Bunu söylemem ne denli acımasız, çaresiz ve yalan. Hiç, bir evsiz amcayla, iş arkadaşın gibi, ne bileyim eltin gibi, kaynın gibi vakit geçirmişliğin var mı? Ancak öyle bön bön bakarsın amcalara ve dersin ki; “Ben deliyim herhalde. Şu sağlıklı, şu göreceli olarak varlıklı halimde, hala kendime acıyorum. Ama bak, ne hayatlar var! Hem de ne hayatlar var!”
İşte böyle arsız arsız geveleyerek, ibret alırsın. Yahut aldığını sanırsın. Halbuki evsiz amca hem aç, hem harman. Neyse… Harmanlık, hele de sevdaya harmanlık nedir, biliyorsun en azından.

Evrenin henüz keşfedemediğimiz gizemleri kadar tuhaftır; olacak şeyler, olması hayırlı şeyler arzulamaz her zaman insan. Hayırını şerrini, gireceğini çıkacağını, kendine ve etrafındakilere neler edeceğini zerrece umursamadan ister bazen. Kimi şeyleri... İşte bu mesnetsiz halet-i ruhiyeye ihtiras denir. Kirli, coşkun bir sudur bu his. Üstelik hangi yöne akarsa aksın, ister Japon, hatta Alman altyapılarıyla karşılaşsın, yine de taşar, sel olur, ortalığı berbat eder ihtiras. Tarzı budur, karışılmaz.
Ve parklar, ekseriyetle kış gecelerinde ıssız ve serin olur. Tehlikeleri çeşitlidir lakin benim karşılaştığım en büyük tehlike, yine kendim oldum o günün sonunda. Akağaça sarıldıktan hemen sonra, beş metre sağımda onu gördüm. Gençliğimi…

Bedbaht değildi, mutlu da sayılmazdı. İşin en tuhafı, beni gördüğüne hiç şaşırmadı. Dedim; “Kızım çıldırdın herhalde? Burada işin ne? Hava eksi beş derece, farkında mısın?”
“Ben pek üşümem yaa!” cevapladı beriki. Üstüne başına baktım; epey de inceydi. “Gençlik işte! Kafa yok ki kafa! Tek yumurtalığı eline alınca görürüm ben seni…” diye düşündüm ama üstelemedim.
Çok da uzatmadan karşılaşmamızın heycanını, eski bir dost gibi yanına oturdum gençliğimin. Sanki koca evrende bizi bizden çok sevip anlayacak, koruyup kollayacak, o gece bağrına basacak başka kimseler yoktu. Gerçi tüm bu şevkate dal vermiş Akağaçlar, tepemizde dikilmeyi sürdürüyordu. Onların suskunluğuna sığınıp, biz de ince ince susuştuk bir süre. Sonra sessizliği gençliğim bozdu.

“Kırk tane kediyle bir evin içinde ölüyorum ve cansız bedenimi kedilerim yiyor, di mi?” sordu ters ters.
“Yuh, amk. Yuh!” dedim. “Senin bana hiç mi itimadın yok?”
“Olsun mu?” terslendi, beni baştan aşağı tek kaş havada süzerek. Kendimi niye sevdiğimi bir kez daha hatırladım. Delirdiğime emin olduğum anda bile, hep bi şaka peşinde koşardım.
“Sadece” dedim, bunu dedikten sonra bi süre susup, hızlı hızlı bir sigara sardım. Arap kağıdı kurumuş damağıma yapıştı da, çaktırmadım bizimkine. Neden sonra lafa girdim, kendimi tüm zamanlarımda teskin etmek istercesine…

“Sadece tekrar, tekrar ve tekrar, üstelik her seferinde öncekilerden biraz daha derin, bi tutam daha  kanının orta yerinden aşık oluyorsun. Her seferinde kendini kaybedip, sonra gece yarısını az geçe, bütün prensesler evlerine döndüğünde ve tüm  iyi çocuklar uyuduğunda, yeniden buluyorsun. O yani… Kediyi de bırakıyorsun bi noktada. Buna sen bile inanamıyorsun üstelik.”

Dedim.

Güldü . Gülüşü sevdiğim her şeyle, o en çok kalbimi yaranla, ihtirasın adıyla, içimdeki tüm gölgeler ve aydınlıklarla aynıydı; korktum. Uzun süredir korkmuyordum.
“O zaman” dedi. “İntihar etmiyorsak yani, çünkü etmemişiz belli, bi çay mı içksek? Hava hayvan gibi soğuk.”


* Mart 2018 sayısında, Masa Dergi'de yayınlanmıştır.

biterken,
bu yazımda borges'e selam çaktım. borges dedi ki; beni bu menşından çıkarın.
çünkü selam çakmanın biraz da emizlemek olması, akuzlamak olması...
benim yazıyı yazıp yolladıktan sonra bunu fark etmem...
ama her sanat mercan resifi gibi, birbirinin üzerine yapışa yapışa kendini inşa etmiyor mu zaten?
gel yapış bana okuyucu; sensiz yapamam bilirsin.